Hayatları göçle sarsılmış atalara bir ağıt

Multidisipliner sanatçı Serina Haratoka Tara’nın, Çerkes atalarının da dahil olduğu gerçek bir hikâyeden yola çıkarak ürettiği ve Karadeniz’in karanlık dalgalarını binlerce metre iplikle yansıttığı eseri 157 yıl önce yaşanan Çerkes Sürgünü’ne gerçek bir ağıt gibi…

Kimi daha iyi bir gelecek umuduyla isteyerek göç eden, kimi de yuvalarında yaşanan savaşlar, şiddet ve adaletsizlikten kaçan göçmenlerin adaptasyon süreçlerine, tarihin farklı dilimlerini aralayarak bakmayı hedefleyen “Öteki Hikâyeler” sergisi 16 Aralık-7 Şubat tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin ev sahipliğinde, Denizhan Özer’in küratörlüğünde Santral İstanbul’da gerçekleşiyor.

Sergiye; “Göç” olgusuna kendi perspektiflerinden bakarak ürettikleri eserleri ile farklı ırk, dil ve inançlardan 12 ülkeden 50 sanatçı katılıyor. 

Bu sanatçılardan biri de sergide özel bir mekanizma ile dönen, dönerken de bir Çerkes şarkısının melodisini izleyenlere dinleten, “Requiem/Ağıt” isimli eserin yaratıcısı Serina Haratoka Tara.

Daha önce “Kutsal Renkler” adlı sergi üzerinden sanat ve şifayı konuştuğumuz Serina ile şimdi de göç, atalar ve yine sanatla şifayı ele aldık.

Sevgili Serina, öncelikle atalarının hikayesinden başlayalım mı? Neler yaşanmış? Ne kadarını biliyorsun?

 Ben anne ve baba tarafından Çerkesim, Çerkesler Kuzey Kafkasya’da yaşayan kendine özgü kültürleri olan, kurallarına sıkı sıkıya bağlı ve savaşçı bir halktır. Ruslar için uzun yıllar asimile olmamış kültürleri ile tehlike teşkil etmişler. Sonunda Müslümanlığa geçiş kararı iplerin tam olarak kopmasına sebep olmuş. Kafkasya’da soykırım ve sürgün olayı 1864 yılında gerçekleşmiş olsa da öncesinde yüz yıl süren çok zorlu bir savaş tarihleri var. Hep tarih kitaplarında okuduğumuz, çoğunlukla tarih ve taraflardan ibaret olan bilgiler bugün beni bile etkileyecek genetik bir miras halini alınca duruma yabancı kalmam söz konusu olamazdı.

Çerkesler on iki boydan oluşuyorlar, her boyun belirli karakteristik özelliği var. Savaşlarda aldıkları roller de bu özelliklerle belirlenmiş. Ailemde iki taraf da asiller ve savaşçılar olarak var olmuş. Sürgün kararı çıktığında ise vatanlarını terk edip Anadolu’ya gelmek zorunda kalmışlar.

Mümkün olduğunca kültürünü korumaya çalışan ve geçmişini hem buradaki kaynaklardan hem Kafkasya’dan araştıran bir ailede büyüdüğüm için bu hikayelere çocukluğumdan beri oldukça aşinayım.

Göç ve göçmen kelimeleri sana ne ifade ediyor? 

Hayatımın yaklaşık on üç yılını sürekli seyahat ederek geçirdim ve bu esnada uzun yıllar İspanya’da yaşamayı tercih ettim. Diaspora’da var olmaya çalışan ataların çocuğu olunca insan hiçbir yere tam anlamıyla ait olamıyor. Burada da orada da her yerde hep yabancı hissetmek normal gelmeye başlıyor. Gençliğin verdiği tecrübesizlikle, “Ruhum nerede huzur bulursa yuvam orasıdır” diye yıllarca kendimi kandırmış olduğumu anladım. Bugün yaş kemale erince “Türkiye benim yuvam” diyorum, üstelik burada huzur bulmak hiç kolay değil, dolayısıyla yıllarca kendimce kurduğum denklem çöküverdi ama bağlılık bambaşka bir duygu, günü gelince bir anda kendini hissettiriyor.

Kafkasya ise insan olarak tamamen yabancı olduğum ama tüm genlerimle toprağına inanılmaz bir güçle bağlı olduğumu hissettiğim bir yer. Biri dünyevi, biri ruhani anavatanlarım desem yeridir. Bu his, hayat ne kadar kolay gidiyor olsa da insana hep bir eksiklik yaşatıyor. Üstüne günümüzde yaşananlar, bunca zaman sonrasında yine savaşa bağlı göçler, adaptasyon sürecinin hiçkimse tarafından önemsenmemesi ve herkesin kucağına atılan bu ağır yük… Sindirilmesi zor olaylara şahit oluyoruz.

Çerkes göçünün farklı etnik grupların yaşadığı acılardan daha az konuşulduğunu düşünüyor musun? Evet ise… Sence neden? Göçmenler arasında bile bir ötekileştirmek var mı?  

Evet, öyle düşünüyorum. Hatta uzun süredir benzer tema işleyerek yaptığım birçok çalışmada sürgünle ilgili bilginin çok çok az olduğunu fark ettim. Bu kültürel farklılıkla alakalı. Toplumların belli başlı karakterleri vardır. Çerkesler dediğim gibi, oldukça kendine özgü kurallar çerçevesinde yaşayan insanlardır. İnanç veya yazılı yasalardan ziyade sözlü olarak belirlenen kurallarına sıkı sıkıya bağlı yaşarlar. Bu kuralların ana fikri kendini öne çıkartıp göstermek yerine bütünün içinde varlığını korumaya yöneliktir. Zengin, fakir, eğitimli, eğitimsiz fark etmeden tüm Çerkesler bu kurallara tabidir. En yaşlıdan başlayan bir saygı sistemi vardır. Sözlü iletişimde de şikâyet, sert tepki, kısacası negatif bir tavır hiç hoş karşılanmaz.

Bu iskelet üstüne kurulu bir toplumda acılardan dışarıya bahsetmek zannediyorum gereksiz görülmüş. Kendi hikayemiz için kendi içimizde bir yas sistemi kurmuşuz. Yıllardır böyle süregelir.

Bir de ev sahibi herkesi eşit şartlarda karşılıyor mu? Adaptasyon süreçleri nasıl işlemiş, eğitim, ekonomi vs. gibi birçok değişken etmen de söz konusu olunca göçmenlik algısı maalesef ülkelere göre ayrılıyor diye düşünüyorum.

“Öteki Hikâyeler” sergisi 7 Şubat'a kadar Santral İstanbul'da...

Bu çalışmanın bu anlamda da bir farkındalık yarattığını düşünüyor musun? Bunu amaçladın mı?

Her paylaşım farkındalık adına atılan büyük bir adımdır diye düşünürüm. Bugün Türkiye’de beş milyonu aşkın Çerkes yaşıyor. Bu harmanın içinde gerçekten var olabilmek adına herkesin yaralarını birbirine anlatıp paylaşmasının bütünün iyileşmesi adına çok anlamlı bir adım olduğunu düşünüyorum. Bu bütün etnik kimliklerin kaynaşması ve ötekileştirme politikalarının çökmesi için anlamlı olduğu kadar gerekli bir adım.

Ben de sürgün temasını işlediğim her eserde, geçmişimin, genlerimin, kültürümün kapılarını izleyiciye açıyorum. Dışavurumcu tavrım bir şekilde bu duygu bağını yakalıyor diye görüyorum.

 Son yıllarda atalarımızın hikayelerini daha iyi bilmenin, onları onurlandırmanın bugünümüze iyi gelebileceğine dair yaklaşımlarla daha sık karşılaşır olduk. 

Bilimsel olarak da spiritüel olarak da hepimiz atalarımızla oluşan zincirin bir halkasıyız. Yaşadığımız birçok tecrübe, seçtiğimiz hayat arkadaşları, çocuklarımızla ilişkilerimiz, hastalıklarımız hatta sevdiğimiz yemekler bile bu zincirin bize etkisi ile ayrışıyor.

İyi veya kötü ayırmadan olanı kabul edip bugünü şekillendirebilmek ciddi bir farkındalık seviyesi ile mümkün. Bu uzun zincirden bizi güçlendiren, yeteneklerimizi öne çıkartan, günlük hayatımıza katkı sağlayan bir enerji akışı olabilir ya da tam tersi hep kazalarla, kayıplarla, hastalıklarla, haksızlıklarla karşılaşmamıza sebep olan negatif etkiler de akabilir. Bu noktaları yakalayıp şifalandırmak biz ve bizden sonraki halkalar için oldukça pozitif bir etki sağlıyor. Bizzat tecrübe ettiğim için rahatlıkla anlatıyorum.

Bugüne kadar böyle çalışmalar yapmış mıydın?

2013 yılında Kafkasya’da uzun süre kalıp oldukça detaylı bir fotoğraf çalışması yaptım. 2014 yılında Çerkes Sürgünü’nün 150. yıldönümü sebebiyle bir fotoğraf sergisi açtım. Gerek Türkiye gerek Kafkasya’da oldukça ses getiren bir sergi olmuştu çünkü hedef bizi bize anlatmak yerine bizi bilmeyenlere anlatmaktı. Zannediyorum bu konu ile yapılmış nadir sanat organizasyonlarından biriydi. O çalışma sanatsal anlamda anavatan ve atalarımla ilk buluşmamdı. O zamandan beri bu konuyu aralıklı olarak çalışmalarımda anıyorum. Her sefer bambaşka deneyimler yaşıyorum.

Eserinin hazırlanış aşaması nasıl geçti senin için? 

Öteki Hikayeler sergisi İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenleniyor, akademik oluşumların üstünde çalıştıkları konuları sanatla anlatma çalışmalarını her zaman çok kıymetli buluyorum. Öncelikle bunu belirtmek istedim. Eserin oluşum ve hazırlanış süreci ise iki ayrı bölüm. Küratörümüz Denizhan Özer bana aylar önce temadan bahsettiğinde bu çalışma zihnimde birkaç dakikada şekillenmişti. Ancak yapım aşaması fikri bulmak kadar kolay olmadı. Aylar, günler ve saatlerce kullandığım malzemelerle, dalgaların içinde kayboldum diyebilirim. Bu işi ortaya çıkartırken binlerce metre iplik kullandım. Hepimizi birbirimize, geçmişimize, bugünümüze ve geleceğimize bağlayan büyülü bir bağ gibi. İyileşmesi gereken ne varsa şifalanmasına niyet ederek uzun süre yoğun duygu durumlarında, bazen doğarak bazen ölerek varlığını o denize bağlamış milyonlara bir selam ettim diyelim.

Enstalasyonda kullandığımız şarkı ise benim çok sevdiğim ve her dinlediğimde çok duygulandığım bir anne şarkısıdır. Ona da müziğin genç dehası” olarak anılan Tambi Cimuk akordeonu ile can verdi.  

Sence soyağacındaki hangi hikayeler seni bir sanatçı ve bir şifacı yaptı?

Baba tarafımda el becerisi olmayan insan yoktur, tüm aile bir sanat icra ederdi, heykeller, yemekler, süsler, takılar, kıyafetler. Zaten rahmetli babamda çok yoğun bir kehanet gücü vardı; iyi bir hikâye anlatıcısıydı, kızdığında dünya kararır güldüğünde güneş açardı. Şifacılık da büyük dededen kalma bir özellik, sembollerle şifa notları, reçeteler yazarmış. Bu bilgiyi yakın zamanda öğrendim, dedem ya da babam hayatta olsaydı çok daha detaylı bilgi edinebilirdim ama olmadı maalesef.

Annem ise gerçek bir kahindir, rüyalar aracılığıyla birçok şeyi bilir. Hayatımda gördüğüm en güçlü kadınlardan biridir.

İki aile de dağlarda, mitolojik hikayelerle, şamanik kültürde yaşayan atalarının izlerini taşıyor. Hikayeler çeşitli, ancak ben çok küçük yaşlarımdan itibaren değişik bir çocuktum, tek başına olmayı doğanın içinde ağaçlarla, hayvanlarla konuşmayı tercih ederdim. En sosyal göründüğüm gençlik yıllarımda bile o izole olma halini hep hissederdim. Yaşadığım büyük kazalar, küçüklükten beri gelen sanat aşkı, büyük kayıplar, seyahatlerim, öğretmenlerim, öğrencilerim, her biri bu yolun birer parçası aslında. Sanat kendimi gerçek anlamda ifade edebildiğim ve bu enerjiyi yönlendirebildiğim yegâne yol. Ne mutlu ki; Kutsal Renkler serisindeki eserlerim dünyanın dört bir yanına yolculuklar yapıp renklerimi, sözlerimi tüm dünyaya yayıyorlar…  

ÖNCEKİ RÖPORTAJ İÇİN TIKLAYIN:

“Tablolarım, kendi kendine çalışan birer şifacı”

Yorumlar