Sevgi, aslında doğuştan bildiğimiz ama yaşam içinde yavaş yavaş unuttuğumuz bir dil.
Henüz kelimelerle konuşmayı bilmeden, bir bakışla, bir dokunuşla, bir nefesin ritmiyle öğrendiğimiz bir hâl… Zamanla koşullar, beklentiler, roller bu saf hâlin üstüne katman katman örülür. Bir süre sonra artık “sevmeyi” değil, “sevilmeyi hak etmeyi” öğreniriz.
Kadınlar içinse bu hikâye çoğu zaman biraz daha ağırdır. Çünkü yüzyıllardır sevgiyle birlikte fedakârlığı, vermeyi, susmayı ve kendinden vazgeçmeyi de miras alırız. “Seviyorsan katlanırsın”, “Önce onlar mutlu olsun”, “İyi bir kadın olmanın yolu kendini düşünmemekten geçer” gibi görünmez yasalar içimize yerleşir. Biz de çoğu zaman farkında olmadan, sevgiyi vermekle tükenmek arasındaki ince çizgide yürürüz.
Oysa sevgi tükenmek değil, akmaktır. Fakat bu akış, köklerinde bir yerde tıkanmışsa; sevgi yerini bazen öfkeye, bazen yorgunluğa, bazen de sessiz bir uzaklığa bırakır. Çünkü sevgiye yeniden dönmenin yolu, onun köklerine inmeyi gerektirir -annelerimizin, anneannelerimizin, bizden önceki kadınların taşıdığı hikâyelere… Belki de sevgi, yeniden hatırlanmak için bekliyordur. Ben de bu yazıda, o unutulmuş dili birlikte yeniden duymaya niyet ediyorum.

Kadın hattında taşınan görünmez hikâyeler: Bastırılmış duyguların sevgideki gölgesi
Bir kadının içinde taşıdığı hikâye, yalnızca ona ait değildir. Her nefes, her seçim, her susuş -biraz da ondan önce yaşamış kadınların yankısıdır. Anne, anneanne, büyükanneler…
Onların yaşadıkları, söyleyemedikleri, içlerine gömdükleri duygular, bazen kelimesiz bir şekilde bizde yaşamaya devam eder. Bir kelime, bir bakış, bir korku anı…Hiç tanımadığımız bir kadının geçmişinden bize ulaşan bir duyguya dönüşür.
Kadın hattında en sık taşınan duygular; suçluluk, değersizlik, korku ve yalnızlıktır.
Birçoğu, sevgiyle karıştığı için görünmez. Bir anne “çocuğum üzülsün istemiyorum” derken kendi üzüntüsünü bastırır, bir diğeri “iyi bir eş olmalıyım” diyerek kendi sınırlarını yutar. Bu bastırılmış duygular sevginin içine karışır ve biz o sevgiyi alırken içinde hafif bir ağırlık hissederiz, açıklayamadığımız bir hüzün gibi. Aslında sevgiye gölge düşüren şey sevgisizlik değil, görülmemiş acıların sessizliğidir.
Birçok kadın, “anne olmanın” kutsallığı içinde “kadın olmayı” unutur.
Toplum, sevgiyi genellikle “vermek” üzerinden tanımlar ama bir kadının sevgisi sadece vermekle değil, var olmakla da ilgilidir. Bazen kız çocukları, annelerinin eksik sevgisini tamamlamaya çalışır. Büyürken “annemi mutlu etmeliyim” duygusuyla kendi hayatının önüne geçer. Ve yetişkin olduğunda da aynı kalıpla sevmeye devam eder: hep verir, hep yapar, ama içi hep biraz eksik kalır.

Rahmin hafızası: Duygusal taşıyıcılık
Rahim yalnızca bir biyolojik organ değildir, kadın soyunun duygusal hafızasını saklayan bir alandır. Birçok kadının “nedenini bilmediği” bedensel gerginlikler, karın bölgesinde taşınan duygular, aslında bu kolektif hatıranın izlerini taşır. Rahim hem yaratımın hem de taşımanın sembolüdür ve çoğu zaman sadece çocuk değil, aile sisteminin bastırılmış acılarını da taşır.
Bu nedenle, bir kadın kendi rahmiyle bağ kurduğunda yalnızca bedenine değil, köklerine de dokunur.
Sevginin Bozulan Akışı: Köklerdeki Travmalar
Her ailede sevginin doğal akışını kesen görünmez bir olay ya da hikâye vardır.
Bazen bir kayıp, bazen bir dışlanma, bazen de kimsenin konuşmadığı bir sır…
Bir kuşakta yaşanan bu olay, yıllar sonra bambaşka bir biçimde karşımıza çıkar.
Birinin ani öfkesinde, bir başkasının hep terk edilme korkusunda ya da kendini sürekli “yeterli hissetmemesinde.”
Aile dizimi bakışına göre, aile sistemindeki her birey bir bütünün parçasıdır.
Bir yerde sevgi akışı bozulduğunda, örneğin biri dışlandığında, suçluluk duyulduğunda veya bir kaybın yasına yer verilmediğinde sonraki kuşaklardan biri farkında olmadan o hikâyeyi “taşımayı” üstlenebilir. Bunun adı suçluluk değil, bağlılıktır. Sevgiye en saf hâliyle bağlı kalma isteği:
“Sen yaşamadın, ben yaşayayım.”
“Senin yerine ben acı çekeyim.”

“Kendime değil, anneme benzedim” anı
Birçok kadın hayatının bir döneminde şöyle bir cümle kurar: “Ne kadar istemesem de annem gibi davrandığımı fark ettim.” Bu fark ediş, genellikle suçluluk ya da şaşkınlıkla gelir. Oysa bu benzerlik bir hata değil, sevginin hatırlanma biçimidir. Kadınlar, annelerinin acılarını taşıyarak onları iyileştirmeye çalışırlar. Ama bu çaba, çoğu zaman kendi yaşam enerjilerini kısıtlar. Anneye duyulan sevgi, bilinçsiz bir sadakate dönüşür. Ve bu sadakat içinde kadın kendi yolunu bulmakta zorlanır.
Bu farkındalık geldiğinde, yani “benim olanla bana ait olmayanı” ayırmaya başladığında, bir şey değişir: Sevgi yeniden kendi yolunu bulmaya başlar. Sevginin yeniden akması, geçmişi unutarak değil, görerek mümkündür. Bir kadın, annesinin ya da anneannesinin yaşadıklarına yargısızca bakabildiğinde onların seçimlerini, çaresizliklerini, koşullarını onurlandırabildiğinde sevgi içinden yeniden doğar. Artık geçmişin ağırlığını taşımak zorunda değildir. Çünkü sevgi, yalnızca özgür bırakıldığında akabilir.
Birçok kadın, farkında olmadan kendine ait olmayan duyguları, görevleri ve sorumlulukları üstlenir. Ailede dengeleri koruyan, kırılan yerleri tamir eden, sessizce toparlayan kişi olur.
Küçüklüğünden beri “güçlü kız” olarak yetiştirilmişse, kendi ihtiyaçlarını geri plana atmayı öğrenir. Bir noktadan sonra artık “ben istiyorum” demek bile bencillik gibi gelir.
Oysa bu “taşıma hali” genellikle sevgiden doğar ama içinde fazla sorumlulukla karışmış bir sevgi vardır. Bir kadın için sevgiyi ve sorumluluğu ayırmak zordur. Çünkü çoğu zaman çocukluktan itibaren “sevilmek için iyi olmak”, “değer görmek için çabalamak” öğretilir.
Oysa gerçek sevgi, çaba gerektirmez sadece varoluşa tanıklık ister. Sevgi ile sorumluluk arasındaki farkı fark etmek, kadının kendi iç özgürlüğüne attığı en önemli adımdır.
Sevgi, akmak, paylaşmak, görmek ister. Sorumluluk ise yönetmek, çözmek, kontrol etmek ister. Bu ikisi karıştığında sevgi yorulur. Kadın, başkalarını kurtarırken kendini unutur.
“Benim görevim değil ama sevgi sanmışım.”
Bu cümle, birçok kadının içsel uyanış anını özetler. Bir farkındalık gelir ve kadın birden anlar:
O hep “yardım” ettiğini, “sevgiyle” yaptığına inandığı şeyleri aslında korkudan, yalnız kalmaktan ya da sevilmemekten kaçmak için yapmıştır. Bu fark ediş bir kırılmadır ama aynı zamanda bir doğuştur. Çünkü o anda, kadın ilk kez kendi sınırlarını hisseder.
Kendi alanını sahiplenir. Ve belki de hayatında ilk kez, “ben” diyebilmenin gücünü yaşar.
Kadının kendi merkezine dönmesi, kimseye sırt çevirmek değil, kendini yeniden hatırlamaktır. Başkaları için değil, kendisiyle bir sevgi bağı kurmak…Bu, içsel sadakatin yeniden yön değiştirmesidir. Dışarıya akan ilgi, özen ve şefkat artık içe döner. Bir kadın kendine döndüğünde, rahmiyle, kalbiyle ve bedeniyle yeniden bağ kurar. Artık sevgi onun içinden taşar; çünkü kendini sevmeyi hatırlamıştır. Ve işte o zaman, köklerinden kalbine uzanan o eski sevgi akışı yeniden canlanır.

Sevginin Yeni Tanımı: Köklerden Kalbe
Sevgi, acı çekmek değil; görmekle başlar. Sevgi, acı çekmenin değil, görmenin dilidir.
Birini gerçekten görmek, onun geçmişini, korkularını, sınırlarını, seçemediği yolları fark edebilmektir. Bu, pasif bir anlayış değil bilinçli bir kalp açıklığıdır.
Sevgi, ancak yargısızca bakabildiğimizde, kendi içimizdeki dirençleri fark ettiğimizde derinleşir. Bir kadın, kendi soyunun hikâyelerini görüp anlamlandırmaya başladığında sevgi onun için yeni bir anlama bürünür. Artık sevgi sadece dışa doğru akan bir enerji değildir, kendi kalbine dönen bir daireye dönüşür. Köklerinden aldığı gücü kalbine indirir; geçmişin acılarını taşımak yerine, onlara yer açar. Artık geçmişi taşımaz, geçmişle konuşur. Bu, sevginin olgunlaştığı yerdir: Bağlılıktan özgürlüğe, sorumluluktan farkındalığa geçilen yer.
Bu dönüşüm, kadının içindeki dişil enerjiyi yani yaratma, hissetme, kabullenme gücünü yeniden uyandırır. Bir kadın kendi kalbine döndüğünde artık sevgiye ihtiyaç duymaz, çünkü sevginin kendisi olur. Sevgi artık dışarıdan beklenen bir şey değil, içerden taşan bir hâle gelir.
Köklerine dönmek, kalbine dönmektir
Köklerine dönmek, geçmişe saplanmak değildir; köklerin hikâyesini duyarak onlardan özgürleşmektir. Kalbine dönmek ise o hikâyeleri sevgiyle yeniden yazmaktır.
Her kadın, kendi soyunda başlayan ama kendinde tamamlanmayı bekleyen bir sevgi döngüsünün halkasıdır.
“Sevgi, bizden önce gelenleri affetmekle değil, onları anlamakla başlar.”
Kalbe Dönme Çalışması
Bir an dur.
Nefesini fark et.
Kalbinin ritmini, göğsündeki sıcaklığı hisset.
Şimdi, kadın soyundan gelenleri birer birer düşün.
Anneni… onun annesini… belki adını bile bilmediğin büyükannelerini…
Onların hayatında sevgi neye benziyordu?
Sevgi onlar için bir sığınak mıydı, yoksa bir mücadele mi?
Gözlerini kapat ve içinden sessizce söyle:
“Sizin yaşadıklarınızı görüyorum.
Sizi onurlandırıyorum.
Ama şimdi kendi sevgimi yaşama hakkını seçiyorum.”
Bir süre sessiz kal.
Bu sözlerin bedeninde yankılanmasına izin ver.
Belki bir sıcaklık, belki bir hafiflik hissedersin.
Bu, sevginin yeniden akmaya başladığı andır.
Çünkü sevgi, köklerine dönüp kalbinden geçtiğinde özgürleşir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

