Hem Bilimsel Hem Mistik: Suyun Yolculuğu

Yazar ve fizik öğretmeni Burçak Yüce son kitabı Suyun Yolculuğu ile okurlarını yepyeni sorularla buluşturuyor. Bu sorular içinde biri var ki karşılaştığımdan beri düşünmeden edemiyorum: her şeyi zapt eden Yaradan, suyu neden serbest bıraktı?

Tamamlanma, çoğalma ve olgunlaşma yolculuğundaki insanın hikayesini bir su damlasının döngüsü üzerinden anlatan kitap Destek Yayınları etiketiyle yayımlandı.

“Sen bir yola baş koydun mu gerisi sana ya gösteriliyor ya dinletiliyor ya da ilham ediliyor. Birliğin tutan eli, gören gözü, işiten kulağı, hisseden teni oluyorsun.”

Burçak, senin yolun suyla nasıl kesişti de onun kitabını yazmak istedin?

Her ne kadar bir fizikçi olsam da bu soruya metafiziksel bir hikâyeyle başlamam icap ediyor. Su bana kendini mistik yollarla hep hatırlattı diyebilirim. Hani herkesin sık tekrarlayan rüyaları vardır ya… Benim de suyla ilgili çok sık tekrarlayan rüyalarım vardı. Rüyamda ne zaman deniz görsem, dalgalar yükselir ve tusunami etkisiyle beni içine alırdı. Şimdi sebebini idrak etsem de o vakitler çok ürkerdim rüyamda. Ve sorardım kendi kendime “Neden hep aynı rüya?” Üstelik deniz korkum yoktur. Aksine çocukluğumdan itibaren bana “su kuşu” derler ve işin daha ilginç yanı Su’yun Yolculuğu kitabımı yazmaya başladığımdan beri yani yaklaşık dört yıldır belki de toplamda 80 kez gördüğüm bu rüyayı hiç görmedim. Artık rüyalarımda deniz çarşaf misali durgun. İrice dalgaları artık görmediğimi de geçenlerde fark

ettim. Sanki bir nevi görevimi ifa ettim.

Az evvel de değindiğim gibi suyu çocukluğumdan beri çok severim. Hem içinde olmayı hem içimde olmasını. Şifasını tüm bedenimde hissederim. Hele akıştaki bir suysa değmeyin keyfime. Dere kenarları, o akıştaki serin suya ayaklarımı daldırmak, kaynağından buz gibi sular içmek ruhuma bile iyi gelir. Bu açıdan çok şanslıyım çünkü doğma büyüme Boluluyum ve bilen bilir oraların kökez suyu meşhurdur. Kaynağından gelen akıştaki sularla büyüdüm ben. Pet şişelerde bekleyen suyla neredeyse üniversite yıllarında tanıştım. Hala çok severek içemem. Bu soruyu bu cevapla sınırlı tutarak bekleyen suyun düşük enerjisine birazdan değineyim. 

“KÂİNATIN ANCAK O FREKANSI TUTTURURSAK BİZE FISILDADIĞI BİR DİLİ VAR”

Suyun Yolculuğu bana çok masalsı geldi. Kitapta pek çok metafor ve hikâye var. Nasıl bir çalışmanın sonucu oluştu bu kitap?

Evet, kitabın ilk sayfalarından itibaren metafor kullandığımı söylemeliyim. Mesela oksijen ve hidrojen koca boşlukta yana döne birbirini arayan iki sevgiliydi. Kavuşmaları da bir o kadar masalsı oldu tabii. Kendi benliklerinden geçerek özveriyle öyle güzel bir yapıya büründüler ki. Artık ne o deli gibi yanan hidrojen vardı ne de istemsizce etrafını yakan oksijen… Halis niyetlerle birleşerek su gibi söndürücü bir maddeyi oluşturdular.

Tıpkı Mevlâna ve Şems hazretleri gibi. Malum Şems güneş, oksijen gibi etrafını yakıyor.  Mevlâna ise için için yanıyor hidrojen misali. Ve bir araya gelişlerinde su gibi ferahlatıp şifa veriyorlar aşkla yanan sadırlara. Geriye ne Mevlana kalıyor ne Şems. Velhasıl, İkilikten çıkıp bir olmak yanana da yakana da iyi geliyor vesselam.

Bu kitap bir zamanlar işlettiğim bir butikte yağmur yağarken aklıma düşüveren dört satırla meydana geldi diyebilirim.

Onların serüveni bir bilinmezlik içinde milyarlarca yıl öncesinden başladı

Birbirinden çok farklı özellikteki iki taneciğe artık uslanmasını söyledi Yaradan

Ne yak dedi ne de yan!

Ak dedi gönülden gönüle, arındır ferahlat, yardım et beni bulsun arayanlar

Bana aksınlar, cennet bahçelerimdeki berrak nehirlere karışsınlar.

Bu ilahi bir akıştı ve yazacaklarımı, kurgumu hiçbir kitabın şekillendirmemesi, bana yön vermemesi kısacası akışı engellememesi için okumadım. Okumadım ama sonra tesadüfen bir sohbette, doğaçlama okuduğum bir metinde tasavvufla suyun kesiştiği ayrıntıları zaten yazmış olduğumu gördüm. Gördükçe de doğru yolda olduğumu idrak ettim. Kâinatın ancak o frekansı tutturursak bize fısıldadığı bir dili var. Sen bir yola baş koydun mu gerisi sana ya gösteriliyor ya dinletiliyor ya da ilham ediliyor. Birliğin tutan eli, gören gözü, işiten kulağı, hisseden teni oluyorsun. Şaşılıktan kurtuluyorsun, flu görüşün netleşiyor. Odak noktası tek. Bir gözünle bir tarafa diğer gözünle başka tarafa bakmaya gerek yok yani.

Hülasa benim herhangi bir ön hazırlığım olmadı kitabımla ilgili. Tabii on yıllık tasavvuf yolculuğumu, Mescid-i Aksa’da su kuyularının dibindeki tefekkürleri, yağmurun toprakla birleştiği zamanlarda etrafa yayılan ve bana cennetin kokusunu anımsatan o kokunun bende yarattığı etkiyi, yağmurda ıslanmayı sevmemi ve peygamberlerin su ile kesişen hikâyelerini hep çok sevdiğimi saymazsak.

Suyun Yolculuğu bize suyu anlatırken hangi disiplinlerden faydalanıyor?

Aslında teoloji, bilim, felsefe, tasavvuf ve kadim öğretiler gibi pek çok disiplin iç içe. Hatta kitaptaki metaforların daha rahat anlaşılması adına ilk önce bazı fizik yasalarını madde madde yazma gereği duydum.

Bir örnek vereyim. Yukarıda da bahsettiğim gibi oksijen gazı yakıcı, hidrojen gazı ise yanıcı bir gazdır. İki molekül kimyasal reaksiyonla birleşerek su gibi söndürücü bir sıvıyı oluşturur. Kimyasal reaksiyonların bir özelliği tepkimeye giren moleküllerin özelliklerini yitirmesidir. Hidrojen ve oksijen de amaçları uğruna tüm geçmişlerinden, onları spesifik kılan karakterlerinden hiç düşünmeden vazgeçiyor ve “an” da öyle bir var oluyorlar ki sanki öncesinde hiç var olmamış hissine kapılıyorlar. Şimdi değindiğim kimyasal özellikleri tam bilmeyen bir kişi kitapta vermek istediğim mesajı alamayabilir. Biraz da bu nedenle kitapta birçok disiplin iç içe.

Ayrıca tüm evrenin kendine has iletişim kurdukları bir dili olduğunu konuşuyoruz. Ve günümüzde atom altı boyut yani kuantum dünyası da bu teoriyi desteklemekte. Biz buna dolanıklık ilkesi diyoruz. Einstein ise bu durumu “mesafeler arası korkunç olay!” şeklinde izah etmiştir. Tüm atomlar mesafe fark etmeksizin dolanık olduğu eş parçacıkla iletişim halinde ve ben kitapta bu felsefeden de faydalandım.

Ya da suyun bir hafızası olduğu ve ona yöneltilen enerji ve frekanstan moleküler boyutta etkilendiğini hikâyeme yedirdim. Çok da lezzetli oldu.

Tasavvufta ise marifet kapısının sembolüdür su. “Bu kapı ancak onun gibi saf, şekilsiz, renksiz, kokusuz yani sistemde tam bir yokluk halindeki lakin varlığıyla da son derece kıymetli olan su ile ifade edilebilir” düşüncesi kitabı şekillendirdi.

Ve kadim öğretilerde yüzyıllardır kendine yer bulan suyun, dua gibi güzel enerjilerle yapısının daha simetrik, enerjisi yüksek ve daha faydalı hale bürünmesi gibi özellikleriyle büyü ve sihir gibi alanlarda kullanıldığına dair hem bilimsel hem mistik yönleri de kitapta yer almakta.

Senin mutasavvıf yanını biliyorum. Bu bilgilerle karşılaşman nasıl oldu? Fizik ve tasavvuf hangi ortak kümede buluştu?

Bu soru beni nerelere götürdü... Çok ilginç bir anımı anlatayım… O dönemler üniversite 1. Sınıftayım. Elimde Kuran’daki bilimsel gerçekler içerikli bir kitap. Ayette yıldızların da tıpkı insanlar gibi doğum, yaşam ve ölüm döngüsünden bahsediyordu. Ve kitap, günümüz teknolojisi ve astronomide geldiğimiz noktada bu bilginin gerçekliğini tasdik ediyordu. İçimden dedim ki gerçekten bu doğru mu? Yani yıldızlar da insanlar gibi bir süre sonra ölüyor mu? İçten içe kuşku duyunca kitabı elimden bırakıp televizyondan kanalları taramaya başladım. Sonra bir de ne göreyim… Discovery Channel’da yıldızların yaşam döngüsü adlı bir belgesel! Bu olay benim hayatıma yön verdi. Ya da şöyle söyleyeyim, gittiğim yönde ayaklarımı yere daha sağlam basabilmeme vesile oldu. Tasavvufa da bilime de merakım katlandı. Çünkü her ikisi de bir şeyleri körü körüne değil de kalpten ve bilinçle inanmanıza fayda sağlıyor. Yaradan’a duyduğun aşk ancak somut bir varlığa duyduğun aşkla anlam kazanıyor. Veyahut Yaradan’ın kudretinin sonsuzluğunu derinlere bir yerlerde hissediyorsun ama gözünü kâinata diktiğinde kudretinin gerçekliği seni büyülüyor.

O galaksiler, o ihtişam nedir öyle Allah aşkına…

Sadece makro âlem mi? Mikro âlemde de ne hakikatler saklı. İki âlemin de sonunu henüz keşfedebilmiş değiliz.

Gelelim tasavvuf ve fiziğin buluştuğu noktaya;

Tasavvuf dediğimiz sanıyorum ibadetlerinden, Yaradan yolunda ilerlerken attığın adımlardan lezzet alabilmek. Bu lezzet bazen tatlı olur, bazen ekşi bazen de acı. Önemli olan tat alabilmenin kıymetini bilebilmek. Fizik de Yaradan’ın yaratma sanatına daha çok vakıf olma lüksü, imkânı veriyor insana. Misal ben evrenin hudutsuzluğunu ve kâinatın içindeki yerimizin önemsizliğini gördükçe Tanrı’nın büyüklüğünü yüreğimde hisseder oldum. İşte o bahsettiğim lezzeti de daha çok tadar oldum. Bir söz var çok hoşuma gider. “Matematik Yaratıcının dili, fizik ise sanatıdır.” İşte bu lisanı çözebildikçe, dantel misali sanatını bakmaktan öte görebildikçe hayat mana kazanıyor. Mana da muhakkak maneviyatı mayalıyor.

Keşke Yaradan’a giden adetsiz yolları bu farkındalıkla yürüyebilsek… O zaman tüm disiplinlere merak sarıyor insan.

Sen bir fizik öğretmenisin. Bu açıdan senin için suyun önemiyle, suyun yaşamdaki önemi birbirini nasıl besliyor?

Zamanında İbni Sina’nın çarpıcı bir gözlemi var. Bir kavunu güneşin altında günlerce tutarak inceliyor ve sonra su kaybından büzüşerek bozulduğuna şahit oluyor. İnsanın yaşam serüvenini de bu örnekle izah eden meşhur bilim insanı, insanın da yıllar içinde hücrelerinin su kaybederek yaşlandığını tespit ediyor.

Su demek yaşam demek. En basitinden herhangi bir gezegende yaşam belirtisi ararken suyun izini sürüyoruz. Günümüzde komşu gezegenimiz Mars’ta yürütülen çalışmalar da bu doğrultuda. Ben Natinonal Geografic Channel’daki 25 litre belgeselini de çok önemsiyor, gelecekte ülkeler arası savaşların su kıtlığından kaynaklı yaşanacağından korkuyorum. Malum iklim krizi, küresel ısınma ve su kaynaklarının bilinçsiz tüketimi ve kirliliği bizi ister istemez bu sonuca götürüyor.

Suyun pek çok dini ve mitolojik hikâyede kendine yer bulduğunu biliyoruz. Sen de kitabında bu hikâyelere göndermeler yapıyorsun. Bize biraz bunlardan bahsedebilir misin?

Büyük patlamayla birlikte evrende ilk oluşan moleküllerden bir olduğundan, canlılığın yok oluşuna kadar varlığını sürdüreceğinden ve onsuz yaşayamayacağımız gerçeğiyle mitolojide de dini öğretilerde de kendine sıkça yer bulmuş bir molekülden bahsediyoruz. Hal böyleyken peygamberlerin hayatlarında da özel bir yere sahip.

İhtiyaç halinde zemzem suyu misali derinlerden yükselerek topraktan fışkırdığını biliyoruz. Malum Hz. Hacer Mekke’nin çorak topraklarında oğlu Hz. İsmail ile susuzluktan bitap düşmüş halde Safa ile Merve tepelerinin arasında su diye koştururken zemzem suyu yetişmişti imdada.

Benim kitapta izini sürdüğüm su molekülü ise Hz. Yusuf kuyuya düşmeden kuyu suyuna karışıvermişti bile. Gökyüzünde serbestçe dolanıp kuş bakışı uçsuz bucaksız manzaranın tadını çıkarırken yağmur damlası olarak kuyunun ağzına düşüverirken sormuştu içinden, “Semalarda süzülürken neden ben?” ve az sonra yanına gelen Yusuf peygamberin sesini duyar duymaz kendi cevabını vermişti: Bir peygamberle yolunun kesişme ihtimali hangi dünyevi zevkle yarışabilirdi?

İnsan kendi suyuyla nasıl temas kurar? Bu neden önemlidir?

Odaklanmak lazım. Suyu içerken, banyo yaparken bize ne kadar iyi geldiğine dikkat edelim. Hani günümüzde çok kullandığımız bir kelime var ya “anda kalmak” bunu en çok suyla haşır neşirken yapalım derim. Denizde veya havuzda yüzerken, bir derede yürürken, bir şelalenin akışını izlerken, dalga sesini dinlerken yapalım bunu. İşte o suyu fark etmek içimizdeki suyu da fark etmemizi kolaylaştıracak.

İçtiğimiz suyu, içimizdeki suyu şifalandıralım. Herkes suyu şifalandırabilir.

Dua ile, belki meditasyon ile, belki yogadan, arınma ritüellerinden destek alarak artık kim hangisini tercih ederse. Ben duanın şifasına da çok inanıyorum.

Beynimizin %90’ının su olduğunu düşünürsek onu bu yollarla yapılandırdığımızda neler olur bir düşünelim?

Nehirden topladığınız çakıl taşlarıyla bile suyunuzu şifalandırabilirsiniz. Nehirden akan su canlı ve enerjisi yüksek sudur. Bu enerji bir süre sonra taşların içinde birikir. Siz de bu çakıl taşlarını içme suyuna koyarsanız suyu yapılandırabilirsiniz.

Sence suyun içinde başka neler var da herkes bilmiyor… Sadece sen öyle hissediyorsun…

Aslında suyun manevi ve kadim özelliklerinin bilgisinin DNA’larımızda kodlu olduğuna inanıyorum. Tek ihtiyacımız olan iç sesimizi dinlemek. Ben su sesinin ruhuna iyi gelmediği bir insan bile tanımadım. Denizin dalgasını, derenin şırıl şırıl akışını, çağlayan nehirleri, gürül gürül şelaleleri izlemeyi ve sesini dinlemeyi herkes sever. Çünkü bize iyi gelen ilham edilir ve bizler iç sesimizi dinlersek duyabiliriz.

Ben kulağıma fısıldananları dinledim sadece. Tabii bahsettiğim gibi bir de rüyalarımın peşinden gittim. Nihayetinde her şeyi zapt ettiği halde bir suyu serbest bırakmış Yaradan. Çünkü o daima bir yolunu buluyor ve bulduruyor. Bu gerçeği yukarıdan bahsettiğim gibi neredeyse tüm kültürler ve inançlar benimsemiş.

Tesla’nın termodinamik yasası, Tanrı ve su… Bu üçünü birlikte çok güzel anlatıyorsun. Su ebedi ve ezeli yaratımda neye tekabül ediyor?

Ben aynı insan gibi suyun da tekâmül yolculuğunda ilerlediğine inanıyorum. Sırayla dağa, taşa yani cemadata, ardından çeşit çeşit bitkilere yani nebatata devamında türlü türlü hayvanata ve nihayetinde insanoğluna hatta peygamberlerin hayatına uğrayarak ve her birinin kendi içinde Yaradan’a tefekkürlerine, ibadetlerine şahit olarak marifet yolculuğunu tamamlıyor. Bu karşılaşmalarda suyun sırrına vakıf olmak isteyenlere buna gönülden talip olanlara su sesini fısıldıyor usulca. İnsana okyanusta bir damla değil, damlanın içindeki okyanus olduğunu anlatıyor kendi dilince.

Termodinamik yasasına göre her madde eskimeye mahkûmdur. Düzenden düzensizliğe doğru bir yönelimden bahsediyoruz. Ve sanıyorum ki su bu yasadan muaf tutulmuş. Onu düzensiz kılan, yapısını bozan sadece art niyet. Kâinatta ilk oluşan moleküllerden ve canlılık devam ettiği sürece varlığı daim kılınacak.

Bazı bilgilerin bilimle ya da akılla açıklanması zor oluyor. O zaman da devreye inançlar giriyor ve çoğu zaman bu durum işleri biraz karıştırıyor. Sen enerji, tanrı, insan ve hayat dörtlüsünü nasıl bir açıklamada bir araya getiriyorsun?

Aslında bilim ve dinin uygulama alanları farklı. Bilim, evrendeki işleyişi inceler, hipotezler, teoriler, yasalar ortaya koyar ve mantıksal çıkarımlarda bulunur.

Nasıl ve niçin soruları bilimin alanı değildir.

Bunu ilim ve bilim arasındaki fark gibi düşünebiliriz. Bilim sadece meta ile ilgilenirken ilmin ilgi alanları arasında hem meta hem maneviyat vardır. Yani ilim bilimi kapsar ama bilim ilmi kapsamaz.

Kapsaması da gerekmez! Veya bu bilim için bir eksiklik değildir. Hatta bu konuları bilimin sırtına yüklemek haksızlık olur.

Bazen meta ile maneviyatın, inanç sisteminin iç içe geçtiği durumlar oluyor. Bunlar bilimsel olarak çözülemediğinde metafizik olarak adlandırılabiliyor. Bir örnekle izah edeyim. Misal çocukluğumda bana su içerken besmele çekmem öğütlenirdi. O zamanlar bu ritüelin nedenini kavrayamadığım daha doğrusu mantıksal bir açıklama duymadığım için çoğu zaman suyu besmelesiz içerdim. Şimdi bilimsel veriler, yapılan çalışmalar, kontrollü deneyler sayesinde suya güzel enerji yüklendiğinde yapısının değiştiğini, şifa özelliğinin arttığını görüyoruz. Meşhur Japon bilim insanı Masaru Emoto’nun su deneylerini duymayanımız yoktur. Hani suya nefret, savaş gibi olumsuz enerjili kelimelerle seslendiğimizde kristal yapısının bozulduğu, sevgi, şükür, aşk gibi güzel enerji yüklediğimizde daha simetrik ve enerjisi yüksek hale büründüğü deney. Benim için metafizik sayılan bir hayat pratiği nasıl da bilimin konusu oluverdi.

Bakın bir örnek verdim, içinde hem hayat hem enerji hem frekans hem de insan var.

Su ve hayatiyeti, üstelik içinde taşıdığı süptil bilinç pek çok hikâye ve hatta ayette kendine yer bulmuş olsa da 21.yüzyılda hâlâ suyun öte tarafına geçmeyi başaramadığımızı düşünüyorum: Yaşamsal sıvı, denizler, yağmurlar… İşte temizlik vs. suyun sadece bu kadar ve bu amaçla olmadığını biliyoruz. Kadim metinler ve ayetler su hakkında neler söylüyor bize?

Kadim medeniyetler ve metinler suya yalnızca kutsal bir madde olarak görüp çeşitli ritüellerde kullanmakla yetinmemiş, suyu kendilerine yardım eden, kendi lehlerine kullanan, zaman zaman su okumaları gibi pratiklerle haber ulaştıran, bazı teknikler yardımıyla düşmanları savan, zaman zaman da sel, tufan, tusunami gibi ceza veren bir unsur olarak da görmüşlerdir. Elbette bu deniz, göl, ırmak, nehir, yağmur, dolu gibi fiziki özelliğinden öte içinde barındırdıkları ruhani özelliğinden dolayıydı.

Kadim öğretilerdeki bazı pratikleri hatırlarsak, gidenin ardından su dökülürdü. Su gibi gelip gitsin diye.

Suya okumalar yapılarak su tekrar yapılandırılırdı.

Kötü rüyalar suya anlatılırdı.

Yağmur duası ile kurak bölgelere yağmur yüklü bulutların toplanabildiğini biliyoruz.

Mesela bir kapta uzun süre bekleyen su bile içilmez. Su yapısı itibariyle akışkan olmak ister. Beklemek doğasına aykırıdır ve bakteri üretir.

Hatta beklemiş suyla abdest bile alınması uygun görülmemiştir.

Hülasa su sadece bir madde değil, manası olan bir kavramdır.

Aynı zamanda kutsal kitap Kuran-ı Kerim’e baktığımızda cennet hep akan nehirlerle tasvir edilir. Onun dışında yine pek çok ayette sudan bahsedilir.

Bunlardan belki de en bilineni Enbiya Suresi 30. ayettir: “Her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi?”

Nahl Suresi, 65. ayet: Allah gökten su indirdi, ölümünden sonra yeri onunla diriltti; işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten bir ayet vardır.

Hac Suresi, 63. ayet: Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır.

Secde Suresi, 27. ayet: Görmüyorlar mı; Biz, suyu çorak toprağa sürüyoruz da onunla ekin bitiriyoruz; ondan hayvanları, kendileri yemektedir. Yine de görmüyorlar mı?

Yasin Suresi, 77. ayet: İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.

Kaf Suresi, 9. ayet: Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.

Tabii su ile ilgili daha pek çok ayet var.

 

 

 

 

 

Yorumlar