Farkındalık

Kefeleri denk tutan adil düzenek

Jonice Webb Boşluk Hissi adlı kitabında şöyle söyler: “Kendinizi inşa etme işini tuğla tuğla, beceri beceri, adım adım gerçekleştirirseniz, hayatın size olağanüstü ödüller sunacağından emin olabilirsiniz. Özsevgi piramidini inşa ederken, daha önce varlığını hiç bilmediğiniz içinizdeki sakinlik ve nezaket seviyesini bulana kadar siz de tırmanacaksınız, içinizdeki güçlü şefkati kendinize çevirdiğinizde, artık yeni bir sizle yaşıyor olacaksınız. Sevilen, hata yapan, kusurlu, güçlü ve zayıf yönleri, kazandıkları ve kaybettikleri ile hassas ve yeniden hataya düşen biri olacaksınız.”

Kendini inşa etme işi ne mühim bir iş değil mi?

Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz kendini gerçekleştirme kavramı hiç bu kadar popüler olmamıştı. Maslow’un meşhur ihtiyaçlar piramidinin en üstündeki bu ihtiyaç, piramitteki diğer tüm ihtiyaçlardan sonra gelirken fark ettik ki her şeyin başında o varmış meğer. Ama tabii kendini gerçekleştirmek için insanın da işe önce kendinden başlaması gerekiyor. Ki en önemli kısım da burası. Elbette fabrika ayarlarına geri dönmek bir seçimdir ama bazen de kendiliği yeniden inşa etmek gerekir.

NORMALLERİN SAVAŞI

Geçtiğimiz günlerde, iş ile ilgili kurulmuş bir WhatsApp grubunda küçük bir terslik yaşadım. Ani gelişen bir durum karşısında, hızlıca ve iyi niyetle bana sorulan bir soruya cevap vermiştim ancak ne yazık ki bu cevabım, bir başka grup katılımcısını (adına X diyelim) rahatsız etmişti. Sonrasında X, bir başka bir grupta upuzun bir karşılık verdi bana. Yazdıklarında hiç hak etmediğimi düşündüğüm yargılar, sert duyduğum bir ton, biraz da üstenci bir yaklaşım vardı, bana böyle hissettirmişti. Mesajı okuduğumda hem sinirlendim hem incindim. Bu ikili çok fenadır. Hemen cevap yazmaya koyuldum. Bir şeyler yazdım, yazdıklarımı okudum; her kelimem terazinin öfke kefesindendi, çok kibirli buldum. O mesajı sildim. Başka bir mesaj yazdım; o da terazinin incinmiş kefesindendi çok alttan alan bir tavır vardı ve bunu da kendi gerçekliğime uyduramadım.

Sonra durdum.

Uzaklara baktım.

Bir şey yapmadan önce uzaklara bakılarak geçirilen süre çok değerlidir. Bana tahammülsüz, kibirli ve kaba gelen bu sözleri söylemek X’e normal gelmişti. Normal gelmişti ki söylemişti. Her birimiz kendi yaşamlarımızdan bir parçaya dayanarak hareket ediyoruz, bize normal gelen bir yerden, bir tondan oluşuyor sözlerimiz. Ah anlık normallerimiz!

Peki benim normalim neydi? Çünkü aslında ben de kapışmak ya da tartışmayı büyütmek, mevcut sorunun dallanıp budaklanarak ilişkimizde sağa sola yayılmasına sebep olmak istemiyordum.

Döndüm terazimin kendisine baktım. Öyle bir şey söylemeliydim ki tek bir parçam bile dışarıda kalmamalıydı ve hiçbir parçamı lüzumsuz yere sözün içine sokuşturmamalıydım. Telefonumu elime aldım. Kendi normalimi, şimdi bu kaosun içinde tesis etmeliydim: Sakinlik, anlayış, yumuşaklık ve bu erdemlerin hemen yakınında duran özsaygı, onur ve özdeğer. Mesele buralardandı. Üstelik netlik seviyordum, sözü uzatmamalıydım; yeni yeni cepheler açmaya da hiç niyetim yoktu. Mesaj grubunu yeniden açtım ve şöyle yazdım, “Yazmamalıyım diye düşündüm ama yazayım. Böyle kaba konuşma hakkını kendinde nereden buluyorsun anlamadım. Bu birkaç keredir tekrarlanıyor ve inan, benim tarzım bu değil. Bu nedenle konu hakkında konuşmak istemiyorum. Sen de bir daha bana bir şey söylemeden önce yeterince nazik miyim diye düşünürsen, daha kolay iletişim kurarız. Aksi halde iletişimi kesmeyi tercih edeceğim.”

Seneca, “Eylemde serinkanlı olmak zihnin kabiliyetidir,” sözünü benim mesajı gönderdiğim anı düşünerek söylemiş olabilir. O esnada sadece zihnim serinkanlı değildi, ellerim de buz kesmişti. Kendi meşrebimce, kendi dilimce ve kendi normalimce duygularımı ve düşüncelerimi ifade etmiştim. 

HAKLILIĞI YÖNETMEK

Sonraki günler boyunca X’i düşünmeye devam ettim. Arada iş için farklı mesajlar da gelip gitti gruba, enerjimi oradan çekmiştim. Doğrudan beni ilgilendirmedikçe diyalog kurmuyordum ama düşünüyordum da. Gözleri ışıl ışıl bakan, kariyerinde harika şeyler başarmış biriydi. Üstelik bir kadındı. Kız kardeşliğe çok inanıyordum. Öfkem de incinmişliğim de çoktan uçup gitmişti, bir araya gelip aramızdaki sürtüşmeyi çözebilirdik. Konuyu içimde park ettim.

Derken birkaç gün sonra telefonum çaldı. Arayan X’ti. İçtenlikle özür diledi. Ben de içtenlikle kabul ettim özrünü. İki kadın birbirimizi anlamaya ve dinlemeye ayırdığımız o birkaç dakikada kendimizin olabilecek en ideal haliyle konuştuk. İnşa da böyle bir şeydi. Ona da söyledim, “İnsan hata yapar. Benim de şahane hatalarım var. Önemli olan her zaman sonra ne yaptığımız. Bu yaklaşımın, inancımı tazeledi. Dilerim bu müthiş konuşma hayatın kütüphanesine eklensin.” Yazınca komik bile geldi ama ne yapayım, çatışmalar karşısında çatışmadan nasıl kendimi ifade edebilirim konulu yıllar süren çalışmalarım sonunda buraya vardım. Daha iyisini yapabilir miyim, elbette yapabilirim. Ben de kendimle çalışmaya devam ediyorum. Kendi hakkıma girmeden ve bir başkasının da hakkına girmeden kendimi gerçekleştirmenin yollarında yürümeye devam ediyorum. Hepimiz gibi.

KENDİN OLMAK

Öncelikle bu olayı yazmama müsaade ettiği için X’e teşekkür etmek istiyorum. Telefonda bunun için kendisinden izin istedim. Çünkü herkesin birbirini bir kerede yuttuğu, pençelerin havada uçuştuğu, iletişimin boynuzlarla gerçekleştirildiği aşırı gergin çağımızda insanın kendinin en güzel yerinden tutmasının değerli olduğunu ifade etmek için çok iyi bir örnek yaşadığımızı düşünüyorum. Ne benim cevabım övgüye değer ne X’in bana kaba gelen sözleri yergiye… Söylemek istediğim kefelerden önce terazinin kendisine bakmak. Kefeler dolar boşalır. Bir o konur bir bu konur. 50 gram, 100 gram, 500 gram. Ölçüler, yekûnlar değişir. Dengeler bozulur. Uzaklara bakma anlarında kefeleri güzelce boşaltmak ve teraziyi kendi dengesinde tutan o adil, ilahi düzeneği fark etmek mühim bir şey. Bir yeri var hayatın, haklılık da önemini yitiriyor; anlaşmak daha önemli oluyor. Anlayış bazen, adaletin de ötesine geçip sevginin hayati elementi oluyor…


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

serda-kranda-kapucuoglu_
Kitap projeleri, yayın danışmanlığı, yazar koçluğu ve geliştirici editörlük yapıyor. Jungian Koç. Birdenbire adlı ilk romanını 2022’de yayımladı. Kurucusu olduğu ZB Akademi’nin Serda Kranda Akademi markası altında hem kurumlar hem de bireyler için editörlük ve yazarlık atölyeleri düzenliyor, editoryal danışmanlık veriyor. 21 Gün Okuyanları adlı okuma kulübünün kurucusu. Mümkün Dergi’nin ve 360 derece editörlük ve yayın danışmanlığı hizmetleri veren Mümkün Ajans’ın kurucu ortaklarından. Edebiyat, felsefe, mitoloji ve psikolojiyle ilgileniyor. 1979 İstanbul doğumlu. Evli, kedili ve iki kız annesi.