“Kadın hareketi için  mücadeleden geri durmayın”

Dünya ile birlikte ülkemizde de kadın hareketi daha çok ses getirmeye başladı. Buna karşılık her durumda son çırpınışlarını yapan karanlık burada da devrede ve gün geçmiyor ki bir kadın cinayeti, kadına ya da çocuğa tecavüz, taciz ya da şiddet haberi duymayalım. Korkmuyoruz, pes etmiyoruz, daha emin adımlarla, kenetlenerek ve güçlerimizi birleştirerek bir araya geliyoruz.

Farkındalık yolculuğuna bilinçli şekilde gönüllü olan bizler, nice çalışmalara katıldık, nice eğitimler aldık. Enerji alanlarımızı, bedenimizi korumayı, bastırdığımız duyguların ve ailevi sırların bizi ve bizden sonra gelen nesilleri hasta edebileceğini öğrendik. Kimimiz geçmişte yaşadığımız istismarları ifşa etmeye başladık, kimimiz süregelen durumlara dur diyebildik, kadın çemberlerinde, aile dizilimlerinde, bireysel çalışmalarda birbirimizin omzunda ağlayarak acılarımızı akıttık. Kimimiz de henüz bu gücü bulamadık.

Diğer yandan bir de sahada çalışan kadınlar var. Onlar ise kendilerine ulaşan bazen de kimse söylemeden fark ettikleri şiddet ve istismar mağduru kadınların elinden tutuyor, onlara yeni hayatlar kurmaları ve hukuki mücadele vermeleri için alan açıyor.

Mümkün Dergi olarak bir hayalimiz var. Sahadaki kadınlar ile terapi odalarındaki kadınlar ve erkekler arasında bir köprü kurabilmek. Elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince…

İşte bunun için web sitemiz henüz yayına geçmemişken, 24 Şubat akşamı Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ile Zoom üzerinden bir araya geldik.

Bu buluşma için yazarlarımıza, editörlerimize ve dostlarımıza şöyle bir çağrı yaptık:

Cinsiyetlerimizin ötesindeki varlık hallerimizle birbirimize sarılmak mümkün!

Mümkün Dergi ilk online buluşmasını Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü’nün katılımıyla gerçekleştiriyor.

O halde sihirli sorumuzu soralım: “Kadın sorunlarını anlamak ve çözmek için neler mümkün?”

Huzur, güven ve kendini gerçekleştirme ihtiyaçlarımız için biz kadınlar birbirimiz için neler yapabiliriz? Peki erkekler, bu toplumsal sorunumuz için neler yapabilirler?

Siyah ve beyaz değiliz…

Kadın ve erkek değiliz…

Buz ve ateş değiliz…

Birimiz mavi, diğerimiz pembe değiliz…

Biz birlikte yaşamın yaratıcıları, dönüştürücüleri, sürdürücüleriyiz.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2021 yılı Uluslararası Cesur Kadınlar Ödülü’nün de sahibi olan Canan Güllü ile buluştuğumuz o gece hepimiz çeşitli sorular sorduk. Gece boyu bir gülüp bir hüzünlensek de Canan Hanımın yanıtları içimize su serpti, bizlere de mücadele gücü aşıladı. Umuyoruz sizde de aynı etkiyi yaratır.

Canan Güllü

“HER GÜN DÜNYAM YIKLIYOR”

Yaptığınız işi nasıl bir metaforla anlatırsınız?

Metafor olarak “yıkılan dünyalar” benzetmesini yapabilirim. Her seferinde bir şeyler yıkılıyor, her seferinde sarsılıyorsunuz. Buradaki terapist arkadaşlarım beni de incelesinler. En az 20 yıldır her gün üç kere, beş kere yıkılan, enkazın altından çıkan bir kadınım. Sağlıklı mıyım, değil miyim bilmiyorum. Gitgide de ağırlaşan bir tablo... Son 16 yılı ensest ile geçirmiş bir kadın olarak, bir aylık bebekten üniversite son sınıf öğrencisine kadar enseste tanıklık ediyorum. Başka nasıl tanımlayabilirim ki?

“KORKMUYORUM, İTAAT ETMİYORUM, BİAT ETMİYORUM”

 Hiç korkmuyor musunuz?

Hiç korkmuyorum. İyi bir anne-babanın elinde yetiştim. Aile kavramını çok özel bir yerde tutuyorum. Aileyi kutsal tanımlamalar içine almıyorum. Aile huzur ve mutluluğun olduğu, enerjiyi birlikte pozitife dönüştürdüğünüz ve dışarıda da kendinize hayatlar kurabildiğiniz bir tanımlama kapsıyor benim için. Annemin ve babamın bize bir öğüdü vardı: Korkmayın ve bize yalan söylemeyin. Yalnızlıktan, gerçeklerle yüzleşmekten korkmamaya alıştık ve o korkusuzluk öyle bir duruma geldi ki… 9 yaşında trafik kazası geçirdim, yüzümde hala izini taşırım. Ciddi bir operasyon geçirdim, gözüm açıktı, korkmadım, bağırmadım. 18 yaşıma kadar neredeyse her akşam rüyalarımda o kazayı yaşayıp 18 yaşında ehliyet aldım. 20’li yaşlarımda uçağım düşme aşamasına geldi, ertesi gün yine uçağa bindim. Mücadele ettiğimiz alanın korkuları ise başka… Birilerinin bam teline dokunuyorsunuz, kendilerine özel alan sandıkları yerlerde engel teşkil ediyorsunuz. Kese kağıdı dediğim gazetelerde cep telefonum, avukatımın cep telefonu, adresim verilerek hedef gösterilmeye çalışıldım. Çok kez telefonlara tehditler geldi. Son altı senedir otellerde kalıyorum, ailem nerede kimse bilmez. Odalar her gün kontrol edilir. Gizli kameralarla karşılaştım. Onların nerelerde olduğunu bulmaya dair eğitimler aldım. Hiç de umurumda değil, soyunurken, duştayken resmim çekilse ne olacak? Korkunun ecele faydası yok. Bir de narkoz koması geçirerek Azrail ile üç kere yol yürümüş bir kadınım. Gelecekse ölüm bir kez daha gelecek ama ben bu korkusuzluğu, sahada mücadele ederken karşılığında bir şey beklememe halini birçok insana enjekte ettim zaten. Ben giderim yerime başkası gelir. Mücadele devam eder. Bu mücadele ta Osmanlı’dan beri geliyor.

Bana ahlaksız kadın diyorlar. Niye ben ahlaksız kadın oluyorum? Türkiye’de ensestle ilgili suçu işleyenlere kimse ahlaksız demiyor ama ben o ahlaksızlığı dile getirdiğim, bir yaşındaki bebeğe bunu yapan adamın tabir yerinde ise boğazını sıktığım için, hukukta yaşları büyüterek dosyaları boşa çıkaran erklerin önüne geçtiğimiz için, bunun cezai müeyyidesi olması lazım diye bas bas bağırdığım için ben ahlaksız kadın oluyorum. Hala en az haftada bir kez ana sayfada ‘Ahlaksız kadın aile yapısını bozdu’, iç sayfada ‘Şiddete karşı bir kadının hayatını kurtardı’ diye haber yapıyorlar. Artık bir karar verin dedim geçenlerde gazetenin yayın yönetmenine. Her gün bin ölmektense ağzımızı tutmayacağız. Bu iş siyaset yaparak olmuyor. Bu iş sahanın dinamizmi ile oluyor. Herkes benim canhıraş mücadelemi biliyor. Yönetim kurulumuzun isimlerini hiçbir yerde bulamazsınız çünkü hepimiz hedef gösteriliyoruz.  Onlarca kez sitelerimiz hacklendi, imzasız mektuplar geldi, mikrofon kondu, kapı kilitleri bozuldu. Bunları anlatmadık. Aman sivil toplum örgütlülüğü korkmasın, mücadeleyi sürdürsün diye. Tekrar söylüyorum. Korkmuyorum, itaat etmiyorum, biat etmiyorum.

“SILA’NIN YARGIYA MÜRACAAT ETTİĞİ GÜN

HATTIMIZI BİR SAATTE 115 KİŞİ ARADI”

Belli bir sosyoekonomik seviyenin üzerindeki insanların bu konulara kulak tıkadıklarını düşünüyor musunuz?

Türkiye’de kadın olma mücadelesi zor bir mücadele ve bu mücadelede kimilerinin tercihleri bulundukları ortamlardaki olanaklarını kaybetmemek oluyor. Çok yaşadık bunu akademide, iş dünyasında… Kimisi arabanın anahtarına, evin tapusuna ve seyahat özgürlüğüne karşı şiddeti görünmez kıldılar. Ekonomik seviyesi daha yüksek olan tabakada istismara göz yumulmuyor, sadece şiddet olayları var. Ama bu dünyada da çözülmeler başladı. Yavaş yavaş herhangi bir güvencesi olmadan yola çıkan kadınlar görüyoruz. 35 yılda 8 kere Türkiye’yi gezdim. Gitmediğim dağ, köy, ova kalmadı. Şunu fark ettim…. Bugün ölen kadınlar var ya. Hepsi evdeki şiddete karşı çıktıkları için sokağa çıktılar. Öleceklerini biliyorlardı belki, riskin yüksek olduğunu bilerek… Biz bir şeyler öğrettik ama buna karşılık devletin mekanizmaları işlemedi. Sosyoekonomik seviyesi yüksek olan hukuku nasıl kullanacağının farkında…Mesela sanat dünyasında Sıla’nın karşı çıkışı çok değerliydi. Milyonlarca takipçisi olduğu halde şiddete uğradım dedi ve dik durmayı becerdi. Hukuk önünde kendini savunmayı becerdi. Bu rol model örneklikleri bizim için çok önemli. “Sıla da şiddet görüyor, ben de göreyim” demiyor. “Şiddet gördü, mahkemeye gitti” diyor. Sıla’nın müracaatını yaptığı gün bizim Acil Yardım Hattı’nı bir saat içinde 115 kişi aramıştı. “Sıla şiddet gördü, mahkemeye gitti, o zaman bizim yapabileceklerimiz neler, bize söyler misiniz?” dediler. Ertesi gün daha da arttı rakam. Rol model olmanın toplumsal arenadaki yansımaları, sahadaki sosyoekonomik düzeyi düşük olanlara başka bir örneklik getiriyor bu açıdan. Medyada kadın muhabir ve köşe yazarı sayısının artmasından bu yana da ciddi bir duyarlılık var.

Canan Güllü

"Biz, paydası kadın olanlarız. Yan yana geldiğimizde Türk, Kürt, Çerkez, Laz, inançlı, inançsız, ahlaklı, ahlaksız ayrımını kesinlikle kabul etmiyoruz. Mücadelede yan yanayız ve bundan dolayı daha güçlüyüz."

“TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETİ ÇOK GÜÇLÜ”

Tüm bu konularda gidişatımızı nasıl gözlemliyorsunuz, gelişme de var değil mi?

Yasal mevzuat açısından en üst seviyedeyiz ama siyasete malzeme edilmesi açısından zorluk yaşıyoruz. Türkiye’de kadın hareketi çok güçlü. Hep zorlayıcı bir unsur. Buradaki gücü gördükten sonra “Şimdi kadın erkek eşitliği diyorlar, yarın öbür gün elimizdeki bütün egemen alanları alacaklar” diyerek korkuluyor. Umutsuzluğa hiç girmeyin. Sadece mücadelede eksik kalmayalım. Yoksa Avrupa Birliği ülkelerine göre yasal mevzuatımız bir numara. Kim ne derse desin İstanbul Sözleşmesi de yerli ve milli. Türkçe’den İngilizce’ye çevrildi. Açık ve net söylüyorum, yapmak isterseniz yapılır. Çok iyi niyetlisin diyorlar ama Sayın Bakan’a da söyledim. “Lütfen o koltuktan kalkın, altı ay bana verin, parayı yine siz alın. Ama altı ay sonra bu ülkede bir kadın ölmeyecek, bir çocuk istismara uğramayacak çünkü nerede handikap var biliyoruz. Siz bu bilgileri uygulamıyorsunuz” dedim. O nedenle sizler de rahat olun ama mücadelede köprüleri kurmanın, kol kola durmanın, yan yana durmanın zamanıdır. Sen şu partilisin, sen şöyle düşünüyorsun, sen böyle düşünüyorsun demenin anlamı yok. Biz, paydası kadın olanlarız. Yan yana geldiğimizde Türk, Kürt, Çerkez, Laz, inançlı, inançsız, ahlaklı, ahlaksız ayrımını kesinlikle kabul etmiyoruz. Mücadelede yan yanayız ve bundan dolayı daha güçlüyüz.

“BENİM MÜCADELEM YASALARIN UYGULANMASI İÇİNDİR”

Yıllar içinde sizi hayal kırıklığına uğratan kadınlar ve gözlerinizi yaşartan erkekler olmuştur mutlaka. Dengeyi korumak için biraz bundan da bahsetmek lazım değil mi?

Çok önemli çünkü benim mücadelem eşitlik mücadelesi. Bazıları feminizmi, “erkekleri istemeyenler” diye kolay bir tanımlama bulmuşlar ama feminizmin tanımı hakların eşit uygulanması için mücadele etmektir. Bu kadar basit. Benim mücadelem yasaların uygulanması anlamında tanınan haklara erişebilmektir. Toplumsal cinsiyet eşitliği yerini bulduktan sonra belki bunları hiç konuşmayacağız. Federasyondaki yönetim kurlunda ve daha önce çalıştığım yerlerde mutlaka erkek arkadaşlarım da yanı başımda oldu. Ben zaten eşit bir ailede iki ağabey ile büyüdüm. Onların bana davranışı, benim onlardan beklentilerim ile eşitliğin bize neler kazandırabileceğini gördüm. Ötekileştirmeden, yan yana yürüyerek, birbirimizin yaşam alanlarına saygı duyarak yaşamalıyız. Zaten şu an ekranın başında oturan birçoğumuzun aile yapısı böyle. Bunun yansımalarının tüm Türkiye’de aynı olmadığını düşünmemiz lazım. Bazen gözlerim de yaşarıyor evet. Menderes davasında dokuz taciz olayında hâkim indi kürsüden, çıkardı cüppesini, o çocukların her biri ile onların yaştaşı gibi konuşarak psikolojilerin bozmayacak bir tavır içine girdi. Ama Ankara’da bir sayın savcı da tecavüze uğramış bir doktora, “Sen de ona müdahale etseydin, sen istemeseydin olmazdı” dedi. Toplumsal cinsiyet eşitliğini kavrayamamış kadın hâkim ve savcılarımız var. Hukuk insan odaklı bakmayı önerir ama bizim insan odaklı bakmaya ortamımız henüz uygun değil. Dünya Ekonomik Forumu raporuna göre 2020’de bu anlamda 151 ülke arasında 130. sıradayız.  Adalet Akademisi’nde hakimlere toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimleri verilecek artık. Bu bizim başarımız ama. Günlerce odalarının önünde bekledik, yakalarını bırakmadık.  Acil durumlarda Bakan’a hemen iletebiliyoruz, 6-7 dakika içinde halledip bize geri dönüyor. Daha yapılacaklar var tabii ama siyasetin içindeki dengeyi bilemiyorum. Biz duvarın hangi deliğinde ne kaçak var, nereyi nasıl kapatırız çok iyi biliyoruz çünkü o yasaları yaparken sahanın içinden geldik. Bu nedenle de kimse taleplerimize “Bu kadın ne söylüyor?” diyemedi.

Erkekleri yetiştiren anneler değil mi? O kadınlar da eğitilmeli. Bu konuda neler yapıyorsunuz?

Bir daha bu cümleyi kullanmayalım desem. “Biz doğuruyoruz” deyip erkekleri sadece sperm verici gibi görüp o yükü kadınlara yüklemeyin. Katilleri kadınlar doğuruyor, kadınlar suçlu, kadınlar eğitilsin… Bu söylemi çoğalttıkça yargıda da kullanılıyor. Bu söylem dilinden vazgeçmemiz lazım. Her iki tarafı da eğitiyoruz sadece kadınları değil. Belediyelerle ve özel sektörle protokoller imzaladık. Ama bu aslında devletin görevi… Ama inatla yapılmıyor.

“TÜRKİYE’Yİ SEKİZ KEZ DOLAŞTIM, SORUNLARA VAKIF OLDUM”

30 yıl önce bu yolculuğa çıkmanız hangi duygudan kaynaklandı?

30 yıl önce profesyonel olarak başladı.  Asıl yolculuğum ise dokuz yaşında başladı. Annem öğretmen. Babam kamusal görevi nedeniyle sürekli tayinlerle bir yerlere gidiyorduk. Annem her gittiğimiz yerde memur eşlerini topluyor, hizmetli dediğimiz grubun kız çocuklarını okula göndermediğini fark ettiği için onları okula gönderme kampanyası yapıyordu. 46 yıl önceden bana kız çocuklarının eğitimini düşünen bir kadının empoze ettiği cümleler var aklımda, sorumluluğu var omuzlarımda. 14 yaşında Virginia Woolf’un okudum, Kendine Ait Bir Oda. Anlamadım. Zaten odam var dedim. Ama 18 yaşına gelince, özgürlüğün ne olduğuna baktım. İnsanlar sizin gibi değil, birileri birilerine hesap veriyor. Çalışacak sivil toplum örgütü aradım kendime. Üniversitede ekonomi okuyordum. Kimse beni kabul etmedi. O zamanlar genç arkadaşlar sivil topluma kaydolmuyordu. Daha çok emekliliğe yakın insanların yaptığı bir şey gibiydi. Kadının Sosyal Hayatını Araştırma İnceleme Derneği’ndekiler artık bıktılar, sonunda bir fotoğraf ve 10 lira ver dediler. Üye oldum ama beni hiç kullanmadılar. Sonra bir gün Kıbrıs’a götürdüler, gel elimizin altında ol, diye. Beni ellerinin altından omuzlarının üstüne çıkar oldum çünkü bir genç bakış deneyim ile buluşunca neler olabileceğini gördüler. Olay böyle başladı ama ben o dönemde asıl ne öğrendim? Sabiha Gökçen ile 11 yıl geçirdim. Her çarşamba öğle yemeği yedim. Cumhuriyet tarihine yönelik bilgiler edindim. Mücadelede geçmişi bu nedenle çok iyi bilirim. Yine o dönemde ilk kütüphane genel müdürü, ilk profesör, ilk hukukçu; her biri derneğe gelen arkadaşlardı. Afet İnan’ın kurduğu bir dernekti. Dolayısıyla Çankaya’ya bir gece vakti çıkmanın bütün ayrıntılarını orada öğrendim. Onların imbiğinden çıkanları alıp yol haritası çizebildim. O zamanlar çoğunlukla Ankara merkezdeydim. Ara ara yurt dışına gidiyorduk. Van’ın Çatak ilçesinden bir kızın rahatsızlanarak Van’a götürüldüğünü ve kuş gribinden öldüğünü öğrendim. Evinde televizyon yoktu, okula hiç gitmemişti ve ilk defa gittiği Van’da ölmüştü. Masadan bir anda fırladığımı hatırlıyorum. Benim federasyon başkanı olmam kimi umurunda ki? Van’ın bir köyünde hiç televizyon görmemiş, okula gitmemiş, şehre gitmemiş bir kız çocuğu öldüğünde ben federasyon başkanı olsam ne olur? Ve bir daha o sandalyede çok nadir oturdum. Bu nedenle çıktım sekiz kere ülkeyi dolaştım, sorunlara sonradan vakıf oldum. “Mücadele kazandırır” cümlem bunları anlatıyor. Eğer altında yatan nedenleri yok etmez, iyileştirmezseniz, kaşımazsanız sonuca ulaşamıyoruz. Zor oluyor bazen ifşa ile yaşanmışlıkları anlatmak, mücadele etmek. Yani özetle ben yolu yürürken bu olaylarla karşılaştım.

“ÖĞRETMEN DE DOKTOR DA BİZE BİLDİRSİN, PEŞİNİ KESİNLİKLE BIRAKMAYIZ”

Çocuk gelin meselesinde neler yapılıyor?

Türkiye’deki erken yaş evliliklerinin ana noktasını TCK’nın 2005 yılında değişmesinden sonra artan oranda yaşamaya başladık. Eskiden dini nikahla evlilik vardı ama bunun daha küçük yaşlara indirgenmesi bu kadar değildi. Tecavüz edenin ettiği kişi ile evlenmesi halinde cezası sıfırlanırdı. “Cezalandırılır” maddesi eklendikten sonra birden bire dini nikah kıyılmaya başlandı. Erken yaş evlilikler ciddi boyutlarda artmaya başladı. Suriyelilerle iyice arttı. Kanuna göre 18 yaş altındaki evlilikte kamu davası açmak hakkı var. Dava açıldığında -ihbarla ya da doğumda nüfusa işlenme halinde ortaya çıkmasıyla-koca fail oldu, tutulandı. 2016’a bunların affedilmesi istendi. Bizim adına “tecavüz önergesi” dediğimiz önerge erken evliliği patlattı. 287 kişi var ülke genelinde denildi ama 15 binin üzerinden vaka var ve artıyor. Bunun önlenmesi için 4+4+4 sisteminin yanlış olduğunu, çocukların birinci ya da ikinci dörtten sonra evlendiğini söyledik. Bakanlıklar arası koordinasyon yok. Mernis sisteminde çocuğun kesintisiniz eğitimini takip etmek sorun olmaktan çıktı artık ama yapılmıyor. Anayasa Mahkemesi’nin resmi nikah olmadan dini nikah yapılamaz maddesini iptal etmesi ile artış sürüyor. Geçen mayıs ayında bir gece vakti yine af konusu genel kurula gelecek diye muhalefetten duyum aldık ve 36 saat uyumadan mücadele edip tasarının rafta kalmasını sağladık. Şimdi yargı reformu gelecek deniyor. Yapabileceğimiz şey sahada kadının erken evlilikte miras hakkından mahrum kaldığını, doğan çocukların aile mefhumunu bilmediği için cinsel istismar meydana geldiğini anlatmak. Kars’ta on yaşında evlendirilen çocuk var. Köydeki usul olmaktan çıkmış, artık kentlerde de meydana geliyor!

"BİRİ BANA SUS DESE KIYAMETİ KOPARIRIM"

İstismar konusu ise rehber öğretmenlerle önlenebilecek bir konu. Finlandiya, kendi deneyimleri nedeniyle bize destek olmak istedi, 250 bin Euro’luk proje için protokoller imzalandı. Bir sabah telefon çaldı, yetkili kişi “Kusura bakmayın, kaynağı veremiyoruz, bana başka bir şey sormayın” dedi. Hükümet üzerlerinde baskı kurmuş. Biz de kaynak almadan 56 ilde çalışma yaptık. İstismarda beyan esasına dayalı bildirim zorunluluğu var. Rehber öğretmenlerin bildirim yapmasını sağlayın. Ama birçok bildirim yapan öğretmenin de siyasal nedenlerle görevden alınması ya da ihbarların sümenaltı edilmesi vakaları da olunca rehber öğretmenlere “Siz bize bildirin” dedik. İfşa etmeleri için her konuşmamızda, gazetede, televizyonda söylem geliştirdik. Son dört yılda ihbarlarda çok artış var. Bu nedenledir ki Adalet Bakanlığı 2017’de adli sicil istatistiklerini açıklamadı. Oran 45 binin üzerinde, eskiden binler bazındaydı. Bu bildirimlerin takibi de çok önemli. İstismar mağdurları için rehabilitasyon merkezi yok. Çocuklar istismara uğruyor ya babaya gönderiliyor ya uzman olmayan kişilerin elinde bakım evlerine gidiyor. Travma teknikleri çalışılmıyor. Önlemeye yönelik bilgilendirme, ifşayı sağlamak ve takip. En önemlisi önlemeye yönelik çalışma. Ensestte de çocukların sorunlu davranışlarına dikkat edilecek. Boşanmış aileler çok dikkat edecek. Rehber öğretmenler ve aile hekimleri dikkatli olacak. Doktor da rehber öğretmen hiç korkmadan bize bildirsinler, hiç korkumuz yok. Biri bana sus dese kıyameti koparırım. Dilime düşmemek için takip ediyorlar. Bize bildirilen dosya kapatılmaz. Covid döneminde ensest ihbarlar kesildi, şiddette komşu ihbarı ise yüzde yüz arttı.

“’KADIN BEYANI ESASTIR’ BİZİM ANA DİREĞİMİZ”

Kadının beyanının esas olması kötüye kullanılır mı?

Kadını beyanının esas olması cümlesine karşı çıkmanıza ben de karşı çıkıyorum. Çünkü bu maddenin kanundaki halini yapanlardan biriyim. Hiçbir kadın hiçbir şekilde durduk yere bir erkek bana tecavüz etti ya da beni dövdü demez. Ben kırk yıl sonra babasının istismarını anlatanı, kocasının şiddetini anlatını gördüm. Dayak yedim diye söylemek de çok zordur. Yıllarca akademi dünyasında fularlı gezdi öğretim üyeleri, morlukları gizlemek için. Hala bugün bu kadar konuşmamıza rağmen bir kadın, kolluk kuvvetine ben dayak yedim diyemiyor. Geçen yıl altı ay çalıştık , 53 ülkenin formlarını inceleyip Risk Analiz Formu oluşturduk. Kolluğa gittiniz, kocam beni dövdü dediniz. Bundan önce tavrı nasıldı, hayvana eziyeti var mıydı, pencereyi kapıyı nasıl kapatırdı gibi detaylı analiz edici bir form. Kadın beyanı esastır demekteki ana amacımız nedir biliyor musunuz? Şiddetin içinden çıktı kadın, gitti yargıya… Ölümünü engellemek için yargı o beyanı alıyor, kadını koruma kalkanı içine koyuyor. Kadının hayatını korumaya yönelik bir çalışmadır. Sonrasında deliller geliyor. Daha önceki gece 23.05’te Acil Yardım Hattı’na gelen çağrı için arkadaşım “Yıllardır çalışırım, en zorlandığım çağrıydı. Sesi o kadar kısıktı ki duyamıyordum” dedi. Kocası sesini duymasın diye kapının arkasından “Beni kurtarın” demiş. Telefonu eski, navigasyon yok, adresini bilmiyor. Ecel terleri döktük. Bakan’a kadar ulaştık. 33. dakikada kadının yerini bulduk ve hakikaten bize ulaşmasaydı ölebileceği bir an olduğunu gördük. İşte orada kadın beyanı esastı. Kadın durup dururken “Ben öldürülüyorum” diye hiçbir kapıya gitmez. Bu nedenle “kadın beyanı esastır” bizim ana direğimizdir. Bir yılda sadece bilinen rakamlarla 400 kadının öldürüldüğü bir ülkede kaç kişi suiistimal ediyor?

Çocuklarımız korumaya çalışırken onların diğer insanlarla ilgili algısını bozmamayı nasıl başarabiliriz?

BM’nin ve UNICEF’in kullandığı iyi dokunuş-kötü dokunuş kavramlarını çok iyi anlatmak lazım. Sadece siz değil kreşte, okulda, sosyal alanda, üç taraflı anlatılmalı. Aile-okul-sosyal alan. Ve bunu anlatmadan önce çok güvenilmeyeceğini de anlatmak gerekiyor. Bana gelen istismar vakalarının çoğu bakkal amca, öğretmen, cami hocasından oluyor. Çok rahatsız edici bir boyutta... Bunun için aile bedensel bütünlüğü anlatmalı, çocuğun bilgisayar ekranı ile çok fazla yalnız kalmasının da önüne geçilmeli. Giydirme oyunlarında istismar olduğunu fark ettik. Ben her zaman umutlu konuşurum ama bu konuda tedirgin olmak faydalı.

Medyada kullanılan dilde neleri fark ediyorsunuz, lütfen bizi düzeltin.

Dil çok önemli… Değişim dilde başlıyor. Eşitlikten uzak söylemler var. Mesela “kadınlarımız” söylemi…  Ek getirerek korunacak varlıklar haline büründüren cümleler. Erkeklerin ve kadınların toplumsal cinsiyet eşitliği argümanlarının çok iyi redakte edilmesini isterim. Çok beğendiğimiz yazarların çok hatalar yaptığını görüyoruz. Kendini düzeltiyorsa ne ala ama aynı yanlışı devam ettirenlerin takipçisi olalım. Medyanın rol modelliği çok önemli. Dizilerde tecavüz edene aşık olan kadın modeli, erken yaş evlilik, kuma gibi sevgililik hikayesi koydukça bu durumlar düzelmeyecektir çünkü eğitim konusunda sıkıntı var. Her şeyi ailenin içindeki çocukluğa bağlayan diziler var. Oysa biz ataerkil sistemin geleneklerinin kadına bahşettiği bakış açısından mustaribiz. O ebevenylerin yetiştiği saha zehirli... Orası temizlenecek ki yetişen bireyler aile olduklarında kavramları kendi içlerinden taşıdıkları ile gelip koysunlar.

Şiddet görüp evliliğine devam eden, yadım etmek isteyince karışılmasını istemeyen kadınlara nasıl yaklaşmalıyız?

Bunun nedeni çaresizlik…Kolluk kuvvetinden geri eve geleceğini, sığınakta nereye kadar kalacağını bilememek. Mekanizmaların işlemesi lazım. Türk filmleri bize “kocandır döver” konsepti hazırlamıştı. 2017’de polislere eğitim verildikten sonra mekanizmalar hızlandı. Sığınaklar açıldı. Kreş yardımı, kira yardımı var ama mücadele etmeniz lazım. Siz yine vatandaşlık görevinizi yapacaksınız.  Duyduğunuz her şeyde arayın… O kadın ölebilir, ne olur ne olmaz! Acil Yardım Hattı’na gelen ihbarlarda kolluk kuvvetine “Lütfen kadını karakolda sorgulayın. Kapının arkasında kadına yönelmiş bir tehdit olabilir” diyoruz. Karakola gelince o kadına, “Şiddet spesifik olaydır, ölüme gider, şikayetçi olmaya devam et” diyoruz. Şiddet mekanına bir daha geri dönmemesi sağlanıyor. Ocak 2021’den itibaren oldu bunlar. Bizi arayın. İhbarınızı yapın. Telefonun ucunda psikolog arkadaşımız var, anlık olay ise hemen kolluk kuvvetlerini yönlendirir. Değilse izlenebilecek yollar için takipte kalır. Hak mücadelemiz her alanda sürüyor. Muhafazakâr, laik demeden, cinsel tercihlere saygı duyarak hak gasplarında hukukun işlemesi için mücadelemiz devam ediyor.

Canan Güllü

Ekin Toker-Şebnem Toker

“SUSKUNLUĞA YER YOK”

Toplantının en küçük katılımcısı 15 yaşındaki Ekin Toker’di. Ekin’in iyi bir ailede yetiştiği ve iyi bir okulda okumasına rağmen bir genç olarak dinlenmeme endişesi yaşadığından bahsetmesi üzerine Canan Güllü şunları söyledi: “O baskılar her yerde karşımıza geliyor. Okul, aile, çevre iyi olsa bile bu hala var. Büyükler kazanılmış bir hak gibi deneyimlerini gündeme getiriyor. Siyasetin yansıması bu. Oysaki teknoloji çağındayız, senin 14 yaşında yaşadığını 50 yaşında yaşamamış, senin farkındalığına erişememiş insanlar var. Ben de genç diye kabul edilmediğim ortamda mücadele ettim ve şimdi en yaşlıları benim. Onlara söz hakkı veriyorum. Dışarıya kulaklarınızı tamamen kapatmayın. Söylenenlerin faydasına kendiniz karar verin ama sakın ola ki korkmayın. O seslerin içinde deneyim var ama on deneyimler sizin hayatınıza set çekmesin. Suskunluğa yer yok. Bu ülke suskunlar ülkesi olduğu için özellikle son 10 yılını kaybettik. Korku ve suskunluğu rafa kaldırıp mücadeleye devam ediyoruz.

Yorumlar