Aktüalite

Dr. Phil Stutz ile Yaşamı Anlamak

Netflix’te, herkes izlese ve üzerine konuşsak ne güzel olur, dediğim bir belgesel izledim: Dr. Phill Stutz. Jonah Hill tarafından yönetilen 2022 yılı yapımı bu belgesel film, Hill’in terapisti Dr. Phil Stutz’un hayatını ve kariyerini anlatıyor.

Hollywood’un ünlü terapisti Stutz ve oyuncu Jonah Hill’in 10 yıllık terapi süreçlerinin sonunda, psikiyatristin ve danışanın hayat hikayelerine odaklanırken görsel terapi yaklaşımı ve hasta-doktor ilişkisini de en olağan haliyle anlatıyor. Kurgu bir terapi odasında çekilen belgesel, insan olmanın, yaşamın zorlukları, özgüven ve özdeğer üzerine sorgulayıcı bir sohbetle ilerliyor. Dr. Stutz’u dinlerken sanki birlikte bir sahilde yürüyoruz da bazen denizin dinginliğini bazen de dalganın, yükselen fırtınanın sesini duyuyoruz gibi ilerliyor sohbet. Arkasından gelen o büyük soruyu soruyor terapistimiz: “Yaşam nedir?”, “Yaşam, işte tam da bu belirsizliği, acıyı ve sürekli çabayı gerektiren bir yer’’ diyerek sancılı bir hafifleme hissettiriyor içimizde.

Yaşamı, bedenimizle, çevremizle ve kendimizle kurduğumuz ilişkiyle anlamlandırıyor ya da yok ediyoruz. Anlam dediğimiz ise o kadar mühim mi? Hayır diyor, Dr. Stutz. Önce bir derin nefes alalım ve yaşadığımızı bir hissedelim, bedenimizi dinleyelim, onunla ilgilenelim sonra anlam yolculuğumuz başlayabilir. Zamanımızın, her şeyin ölçütünün bir başkası ile belirlendiğinde kendini gerçekleştirme deneyimimize olanak sağlayacağını söylüyor bize. Daha fazla uğraş, daha fazla insan, daha fazla hobi, daha fazla sen… Hiçbir şeye yetişememe hali, artan anksiyete, pürtelaş bir zamanla yarış… Bunların sonucunda ise birçok sen halinde kendini, gerçeğini arayış ve sonuç, hayal kırıklığı! Biraz kendimize haksızlık etmiyor muyuz? Şimdi arkana yaslan ve hayattaki yolculuğun tadını çıkaracağın bedenin en iyi rotalarını keşfet, fark et ve yola çık. İyi beslenerek, spor yaparak ve en önemlisi bedeninle barışarak önceliği belirleyebilirsin diyor terapistimiz. Bir sonraki adım, çevrenle kurduğun ilişkide başlıyor, rota oluşturulduktan sonra yola çıkma vakti. Etrafımızda neler var, bildiğimiz, tanıdığımız çevremiz güvenlik alanı oluştursa da biraz inisiyatif alarak sana yabancı gelen belki de sürekli ertelediğin o insanla bir araya gelmek, bir mekânda yeni bir insanla tanışmak ya da birine merhaba demek güzel bir müziği başlatabilir kuşkusuz. Tüm bunlardan geçerek kendimizle sağlıklı bir ilişki kurabilmemizin mümkün olmayacağını da anlatıyor Dr Phil Stutz. Her şey birbirine benziyor ve artık farklı şeyleri görmekte zorlanıyor olabiliriz ancak bunların içinde olmamayı tercih edebiliriz. Sağlıklı ilişki üzerine de düşünülecek şeyleri de vurguluyor Stutz danışanıyla kurduğu iletişimde. Bu zamanın ya yok et ya da abart dediklerine kapılmadan sakinlikte, biraz akışa teslimiyetle, yaşama güvenmeyi seçerek uzaklaşabiliriz. Hepimizin hayatında kırık dökük olarak tanımlayacağımız birçok duygudurumu ve deneyimler var. Olmaması zaten mümkün değil, kendimizi hatalarımızla, karşımızdakini de bu hatalardaki yansımalarla tanıyabiliyoruz.

Günümüzün her şeyin en iyisi olmalısın diyerek güdülediği bu virüs, narsisizm, hiç bu kadar kendisini parlatmamıştı. İnsan olmanın eksiliğine tahammül edemeyen narsisizm, her şeyi abartmayı, ilgiyi ve fazlalığı kendine çekerek hatayı ve insanın doğasıyla var olan kusuru kabul edemiyor bir türlü. Haliyle özgüvenli görünen ancak yaşamın ve insanın ne demek olduğunu anlayamamış birçok profil çıkarıyor karşımıza. Bunlarla yeni tanışmıyoruz elbette. Ebeveyneler bu yansımayı ilk ortaya çıkaran kişiler olabiliyor. Belki önceden bu kadar farkında değildik zira daha sakin, daha “kendi halimizde” bir yaşamımız vardı. Ne zaman kendimizden uzaklaştık, bir anda narsisizm o karanlık yüzüyle ortaya çıkıverdi. Beni fark et ve beni yücelt ki ben de seni kendi istediğim gibi düzeltebileyim, ne büyük yanılgı! Tüm bunların sonucunda ise yaşama ve ilişkilere kendini kapatan ya da güvensiz, umutsuz benzer profilleri çıkardı karşımıza. Dr. Phil Stutz, kendi çocukluğu ve ebeveynle kurduğu ilişkide ciddi bir güven sorunuyla uzun yıllar baş ettiğini paylaşıyor danışanıyla. O mükemmelik, kusursuzluğun mümkün olmadığını, kendi hayal kırıklıklarıyla, deneyimleriyle aktarıyor. Sanki bir arkadaşınızla konuşuyormuşsunuz gibi samimi geliyor. Hayatımızda yaşadığımız utanç ve mahcubiyetin evreni bir arada tutan tutkal görevi üstlendiğini ve bizi birbirimize yakınlaştırdığını söylüyor. Her şeyi yaşayabilirsin, çünkü sen insansın. Hayatta en kusursuz insan, “Ya hiç doğmamış ya da ölmüş insandır” tanımını hatırlatıyor böylece.

Kendimizi sürekli bir şeylerden gizliyor ya da bir şeylerin arkasına sığınıyoruz. Gerçeği söylemek istediğimiz zaman iyi tarafından mizaha sığınıyor, çoğu zaman da bambaşka konuyla örtüyoruz asıl söylemek istediklerimizi. Sonra hiçbir şeyin samimi olmadığından yakınıyoruz, en büyük engelin korkularımız olduğunu unutarak. Yaşam, bu kadar korkuya, kaçışa değer mi? Oysa sevmek tüm basitliği ama en büyük teslimiyeti gerektirerek birçok şeyi değiştireceğimiz gerçeğini de gösteriyor bize. “Şunu düşünün” diyor Dr Stutz, ”Her şeyin dengede olduğunu hissetmenin yolu, eylemin kendisinden tatmin olmaktır. Karşımızdaki kişinin nasıl biri olduğunu ya da bize yaptığı kötülüğü değiştiremeyiz, yok edemeyiz ancak iyi bir şey yaratabiliriz. Bunu da ancak kendimiz için yapabiliriz. Sevmeyi hissetmek, yaşamak hep bir seçim sonucunda ama en çok da kendimizle kurduğumuz ilişkideki sevgiyle, onu bir başkasına, bu dünyaya nasıl sunduğumuzla birçok şeyi değiştirebilir. Labirentten çıkışın yolu önüne bakmaktır, mümkün olan tüm güzel şeyler gibi inanarak başlanırsa eğer…”

Sevgimiz mümkün olsun.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.