Kitap

Duygular hastalık değil, bizi uyarmak için varlar

Farkındalık çok uzun zamandır hayatımızda olan bir kelime. Bu nedenle de içini boşaltmak, onu çoğu zaman dalga konusu yapmak çok kolay. Ama eğer hayatın biraz daha ne yaşadığımızı bilen tarafında olmak istiyorsak sarılabileceğimiz yegane kaynak da sadece farkındalığımız. Farkındalık, çaba ve yalnızlık demek aynı zamanda. Çünkü insanın kendini anlaması hiç bitmeyen, her defasında daha derinleşen ıssız ama eşsiz bir deneyim. Denizin dibi gibi ama giderek okyanusa dönüşen bir deniz bu. Bulanık su berraklaşınca içinde yüzen küçük renkli balıkları da görmeye başlıyorsun, mercan kayalıklarını da. Ve tabii onları yalnızca senin korumak zorunda olduğunu da. Doğayı korumak gibi… Hepsi farkındalığın eseri…

Psikolog ve Eğitmen Özlem Tokgöz Özsoylar, duygularımızı anlayabilmemiz, kendimizi bu farkındalığa taşıyabilmemiz için bir kitap yazdı: Kendine Yardım Et. Nedenini bilmediğiniz bir mutsuzluk, endişe ya da öfke halindeyseniz içinde çeşitli teknikler de olan kitap, bunları çözümlemek için size bir kaynak olabilir. Özlem Tokgöz Özsoylar’a duygularımız ve isteklerimiz arasındaki farkı, anksiyeteden çıkış yollarını ve hayatın anlamını sordum.

Psikolog ve Eğitmen Özlem Tokgöz Özsoylar

Kitabınızın adı “Kendine Yardım Et”. İnsana kendinden başkası yardım edemiyor, değil mi?

En başta bizim o niyette olmamız, istememiz lazım. Eğer ben istemiyorsam, buna gerek duymuyorsam, buna ikna değilsem evet, bana yardım edemezler. O yüzden öncelikle benim bir farkındalık düzeyinde olmam ve bunu istemem gerekiyor.

Farkındalık insanı yalnızlaştıran bir şey değil mi?

Evet, bir miktar öyle. O yüzden belki belli bir yaştan sonra yeni arkadaşlar edinmek biraz daha zor olabiliyor. Hatta geçmişteki arkadaşlıklarımızın bazılarını sorgulamaya başlıyoruz. Farklılaşıyor, gelişiyoruz. Aslında her yaşta artıyor farkındalık ama hakikaten yaş ilerledikçe yalnızlaşmamızın sebeplerinden biri de bu belki.

İnsanın açık, gizli, bilinmeyen ve kör alanlarını anlatıyorsunuz kitabınızda. Kör alanlarımızı ortaya çıkarmak için de aynalardan bahsediyorsunuz. Ve bunu  “Aynalar türlü türlüdür. Yüzünü görmek isteyen cama, özünü görmek isteyen cana bakar” cümlesiyle açıklıyorsunuz. Ama hangi cana baktığımız da önemli öyle değil mi? Doğru bir cana baktığımızı nasıl anlayabiliriz?

Çok doğru bir soru, çünkü sonuçta kör alanı geliştirmenin en iyi yollarından biri, ötekinden geri bildirim almak. Ve de o aldığım geri bildirime açık olmak. Ama karşı tarafın bana verdiği geri bildirim acaba ne kadar sağlıklı, o kendi kör noktalarını ya da bastırılmış özelliklerini ne kadar bana yansıtıyor? Bunu tam anlamıyla bilmek tabii ki çok mümkün değil. Bu anlamda belki de daha sağlıklı bir sonuca gidebilmek için olabildiğince fazla kişiyle görüşmek, ortak noktalara bakmak ve tabii ki kişinin kendini olabildiğince tanımaya çalışması çok önemli. Çünkü ben ne kadar kendimi bilirsem karşı tarafın bana verdiği geri bildirimi de o kadar sağlıklı değerlendirebilirim.

Sana bir hedef, görev, rol veriliyor. Ama bu ne kadar sana uygun, ne kadar seni yansıtıyor?

Peki insan kendini tanımaya nasıl karar veriyor? Sanırım 30-35 yaş arası farkındalık artıyor.

Herkesin kendine özel, bu farkındalığa ne zaman erişebildiği. Kimileri yirmili yaşlarda ya da ergenlikte bu seviyede olabiliyor. Fakat 30 yaşına kadar hep bize öğretilenler ile ilerliyoruz. Eğitimimiz, eğitimden sonraki ilk deneyimler… Doğduğumuz andan itibaren bize biçilmiş birtakım roller, görevler, doğrular, yanlışlar var. Dolayısıyla ilk hedefimiz aslında bize öğretilenleri uygulamak oluyor. Sonra yavaş yavaş “Ya bir dakika, burada oturmayan bir şeyler var” demeye başlıyoruz. Belki de o hedeflere ulaştıktan sonra “hâlâ mutlu değilim, bir şeyler eksik” duygusu gelmeye başlıyor. Bize öğretilmiş o hedeflere ulaşmanın da bizi tatmin etmediğini görüyoruz. Çünkü çoğu zaman aslında bize öğretilen o hedefler bizim gerçekten istediğimiz, varoluş amacımıza uygun olan, kendi kişisel kapasitemize, yeteneklerimize, değerlerimize uygun olan şeyler olmayabiliyor. Sana bir hedef, görev, rol veriliyor. Ama bu ne kadar sana uygun, ne kadar seni yansıtıyor? İşte bunu soruşturmaya başlıyoruz. Bu sefer değerler devreye giriyor. Gerçekten sahip olduğumuz değerler ne? Şu anda peşinde koştuğum değerler ne? Şu anda çoğumuz bize öğretilen maddi ve birtakım fiziksel değerlerin peşinde koşuyoruz. Ama beni gerçekten bunların ne kadarlık kısmı mutlu ediyor? Bunu fark etmek ancak o hedefe ulaştıktan sonra oluyor. Bu da yaklaşık 30-35 yaşlarını buluyor.

“Bir insanın gölgesini tamamen aydınlatabilmesi mümkün değil” diyor Jung. Mutlaka bazı özelliklerimiz hep gölgede kalacak ama ne kadarlık kısmını aydınlatabilir ve onunla barışabilirsem o kadar iyiyim.

İnsan ne kadar kendiyle uğraşırsa uğraşsın ya da farkındalığını yükseltmeye çalışırsa çalışsın mutlaka o başta konuştuğumuz kör nokta kalıyor. Bu kendini keşif hiç bitmeyen bir süreç galiba değil mi?

Kesinlikle öyle. Bir diğer tanım da gölge biliyorsunuz, Jung’un kişiliğimizin karanlıkta kalan yönleri ile ilgili tanımı. “Bir insanın gölgesini tamamen aydınlatabilmesi mümkün değil” diyor Jung. Mutlaka bazı özelliklerimiz hep gölgede kalacak ama ne kadarlık kısmını aydınlatabilir ve onunla barışabilirsem o kadar iyiyim.

“BAZEN BAZI ŞEYLER DE GÖLGEDE KALMALI”

Gölge yanlarımızı bilmek zorunda mıyız? İnsan bu kadar kendiyle uğraşmalı mı noktasına geliyorum bazen.

Bazen bazı şeyler de gölgede kalmalı, o açıdan soruyorsanız. Evet, bazı özellikler de gölgede kalmalı ama eğer kendimle barışmak, genel bir iyi olma halini, iç huzurunu yakalamak istiyorsam kendimi bilmek, kendimle tanışmak ve barışmak zorundayım. Aksi takdirde bir yalanı yaşayacağım. Ve bu yalanla eninde sonunda yüzleşiyorum. Bir yerlerde karşıma çıkıyor. “Bu ben değilim ya da bu benim gerçekten istediğim şey değil aslında”yı görüyorum ve bu sefer çöküş başlıyor.

Bence 30’lu ya da 40’lı yaşlarında bu farkındalığa ulaşmak büyük bir şans. Bazen 70-80 yaşında hala bu farkındalığa ulaşamayan insanları tanıyıp onlara çok üzülüyorum.

Hiçbir zaman geç değil. 7 yaşında da 70 yaşında da mümkün. Beyinle ilgili yapılan son araştırmalar artık bize şunu gösteriyor, insanlar 70 yaşında olsa da yeni davranış kalıpları edinebiliyorlar. Beyinde yeni sinirsel bağlantılar oluşabiliyor. Dolayısıyla bu bir kader değil. Evet, ben de ne yazık ki belli bir yaşa gelmiş ve hâlâ kendisiyle ilgili bazı durumların farkında olmayan insanları görüyorum. Bunun tabi çeşitli sebepleri var. Kendimizle ya da hayatımızla ilgili bize öğretilenleri yaşayıp başkalarını suçlamak “Kader böyleymiş ne yapayım, elimde değil. Beni bu hale getirenler utansın” gibi bir yaklaşım daha kolay. Çünkü o zaman sorumluluk bende olmuyor. İnsanın kendi hayatının sorumluluğunu alması farkındalık için önemli bir gereklilik ve zor bir şey. Çabalamak zor. Bu yüzden çoğu insan dışsal sebepleri lanetleyerek bir ömrü geçirebiliyor ve kendi hayatının sorumluluğunu eline almıyor.

 “YETERİNCE GÜZEL DEĞİLSİN, BİRAZ DAHA GÜZELLEŞ”

Toksik iyimserlik ve toksik mutluluktan bahsetmişsiniz kitabınızda. Bu iyimserlik ve mutlu olma gerekliliği insanlarda kaygı yaratıyor, değil mi?

Çoğu kaygımızın sebebi diyeyim. İzlediğimiz reklamlardan dizilere, haberlere, programlara kadar sürekli olarak bize yeterince iyi, yeterince mutlu, yeterince başarılı olmadığımıza dair mesajlar geliyor. Filtreler aslında bize ne diyor? “Yeterince güzel değilsin, biraz daha güzelleş” diyor. Ve tüm bunların doğrultusunda da kendimizi sürekli enerjik, coşkulu, başarılı, yeterince zengin ve yeterince mutlu görmek istiyoruz. Öyle olmadığımızı da -ki insanız, çok normal inişlerimiz, çıkışlarımız olacak- gereksiz bir kaygı oluşmaya başlıyor. Sürekli mutlu olmak zorunda değiliz. Olamayız da, bu hormonal olarak çok mümkün değil. Bir insan sürekli coşkulu olamaz. Biz duyguları hep zihinsel ya da kalple ilgili diye düşünürüz ama duygular aslında son derece fizyolojik unsurlardır. Bedende fizyolojik bir tarafı vardır duygunun ve herhangi bir duygu anındaki fizyolojik değişimlerin etkileri yaklaşık bir buçuk dakika kadar sürer ve dolayısıyla her bir duygu aslında geçicidir.

Ama daha uzun sürüyormuş gibi duruyor.

Çünkü biz o fizyolojik tepkiyi yaşadıktan sonra bununla ilgili senaryolar oluşturmaya başlıyoruz zihnimizde. “Kalbim çarpıyor, içim daralıyor, ne oluyor acaba, kötüyüm, eyvah bana bir şey mi oluyor? Yoksa kaygı bozukluğu mu? Yaşadığım şey panik atak mı? Eyvah! Yarın da böyle olursa, kesin böyle olacak, ya işe gidemezsem, yarın da çok önemli bir toplantı var, gidemezsem herkes benim hakkımda ne der? Ya işten atılırsam, kirayı ödeyemem!” Kısır döngü şeklinde bir senaryo yazıyoruz ve o senaryo duygunun uzamasına sebebiyet veriyor. Çünkü kurduğunuz her cümle bu sefer vücutta yeni bir duygu oluşturuyor. “Ya işe gidemezsem!” diye düşününce hop tekrar kalbim çarpmaya başladı, daha da çarpmaya başladı. “Ya bundan sonra hayatım hep böyle olursa” hop tekrar devam etmeye başladı. Aslında o geçici duygunun uzamasına sebebiyet veren şey, bizim sonrasında onu yorumlama biçimimiz yani yazdığımız senaryolar. Eğer biz o duyguya tutunmayıp, sadece sakin bir şekilde onu gözlemleyebilirsek; değerlendirmeden, yorumlamadan, hakkında felaket senaryoları yazmadan, onu bastırmaya ya da ittirmeye çalışmadan kabul edip geçici olduğunu bilip sakince gelmesini ve geçmesini izlersek bir süre sonra zaten o duygu gidecek. Çok basit bir şeymiş gibi söylüyorum ama bunu yapmak için bir sürü aşama var. Kendimle ilgili, dünyayla ilgili, duygularla ilgili bedenim ve sinir sistemimle ilgili fark etmem, bilmem, kabul etmem gereken bir sürü bilgi var ve sonrasında yapmam gereken bazı alıştırmalar var. Bunların her birini de kitapta anlattım.

Kendine Yardım Et! Özlem Tokgöz Özsoylar

Bu kitabı neden yazdınız? Bu kitabı alan ne bulacak?

Bir, kendisini daha yakından tanıyacak. İki, bedenini, bedensel tepkilerini, duygularını, düşüncelerini aslında doğru zannettiği pek çok şeyin hatalı ya da çarpık olduğunu fark edecek. Ve duyguları, düşünceleri belki değerleriyle ilgili doğruları fark edecek.

Günümüzde maalesef her geçen gün ekonomik krizler, hastalıklar, virüslerle yaşam biraz daha zorlaşıyor. Hissettiğimiz stres miktarı artıyor. Dolayısıyla psikolojik olarak dayanıklı kalabilmek, bu duyguları yaşadıktan sonra tekrar eski duruma dönebilmek için birtakım egzersizler yapmam lazım, bedensel ve zihinsel. Bunu psikolojik bağışıklığı güçlendirmek gibi düşünün. Bir diğer önemli nokta bu kitabı alan kişiler duygusal bağışıklığımızı, bu duygularla birlikte kalabilme kapasitemizi güçlendirmek için bazı egzersizler bulacak. Bunun yanı sıra halihazırda yaşadıkları birtakım ruhsal sıkıntılar varsa depresyon, panik atak, anksiyete, değersizlik, OKB, takıntılar tüm bunlarda işlerine yarayabilecek etkili bedensel ve zihinsel teknikleri okuyacaklar. Günümüzde ne yazık ki kaliteli ve yeterli bir psikoterapi hizmetine ulaşmak hem zor hem pahalı. En azından hiçbir şey yapmamaktansa etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış kendine yardım tekniklerinin uygulanması gerçekten de kişilerde psikolojik anlamda güçlendirici etki sağlıyor. Hatta depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları, yeme bozuklukları gibi pek çok sıkıntıda kendine yardım tekniklerinin etkili olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar mevcut. Kendine yardım aslında eğer doğru tekniği, gerçekten ihtiyacınız olan tekniği uyguluyorsanız faydalı. Ben kendime yardım tekniklerini uyguladım fakat yine de işe yaramıyor diyorsanız ki bu da çok normal, bir uzman desteğine ihtiyacınız olabilir. O zaman işte imkanları zorlayıp gerekirse bir uzmanının rehberliğinde uygulamak faydalı olabilir.

Beynimiz mutluluğumuzla ilgilenmiyor. Onun tek bir derdi var, canlılığımızı sürdürmek.

Türkiye en mutsuz ülkeler sıralamasında başlarda geliyor. Antidepresan kullanımı çok arttı.

Evet, dünya olarak da ülke olarak da ciddi anlamda, hissedilen mutsuzluk oranında bir artış var. Türkiye dünyanın en mutsuz ülkeleri arasında. Ne yazık ki, ilk beşin içindeyiz. Bu tabii anlaşılabilir bir durum. Gerçekten de dünya her geçen gün daha belirsiz olmaya başlıyor. Belirsizlik beyin için sıkıntılı bir durum çünkü beyin kendini güvende hissetmek ister. Beynimiz bizim mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuzla ilgilenmiyor. Onun tek bir derdi var. Bizim canlılığımızı sürdürmek. Bunun için de sürekli tehditleri hesaplıyor, içsel ve dışsal tehditleri… Eğer biz kendimizi bir belirsizlik ortamının içinde hissediyorsak o zaman hissedilen tehdit miktarı artıyor. Bu da kaygı ve depresyon olarak kendini gösteriyor.

Peki bundan kurtulmak mümkün mü?

Tabii ki mümkün. Aslında bizim bunu bu kadar yoğun biçimde yaşamamızın sebeplerinden biri de kendi duygularımızla barışık olmamamız. İnsansın kaygılanacaksın, sanki bu dünyanın en kötü şeyi gibi davranıyoruz. Duygular hastalık değildir. Duygular bizim canlılığımızı sürdürmek için, bizi uyarmak için varlar. Bize bilgi veriyorlar. Aslında duygular bir veridir. Sana bir veri verir. Yani der ki  “Etrafta şu an yolunda gitmeyen bir şey var” ya da “Bak bu çok iyi, buna devam et” gibi. Ama ben bu verileri yorumlarken hatalı yorumlarsam, bu verileri yok sayarsam bastırır, inkar edersem o zaman tabii ki bedenim bu veriyi daha da güçlendirilmiş bir biçimde bana bunu fizyolojik bir sıkıntıya dönüştürerek göndermeye başlar. Fibromiyalji, kronik sebebi bulunamayan ağrılar, bazı bağışıklık sistemi sorunları çoğu zaman aslında bastırılmış duyguların bir şekilde kendini ifade etme çabasıdır.

Duygularımızla isteklerimizi karıştırıyoruz çoğu zaman ve bu da bazı bedensel kilitlenmelere yol açıyor, öyle değil mi?

Kesinlikle, çocukluğumuzdan itibaren bazı duyguları bastırmaya, yok saymaya o kadar alışmışız ki ve bunları hissetsek bile hem adını koyamıyoruz hem de hissettiğimizin farkına varamıyoruz. Çocukken düşünün, bir arkadaşınızı kıskandınız, anneniz babanız ya da bakım veren başka bir kişi, bir şekilde sizi yargıladı. Dedi ki, “Çok ayıp! Kıskançlık olmaz bu hoş bir şey değil”. Bu sefer siz artık bu duyguyu yok saymaya ve bastırmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra bunu bastırmaya o kadar alışıyorsunuz ki artık o duygu geldiğinde onun farkına bile varmıyoruz. Genel olarak zaten duyguları isimlendirme konusunda çok yetenekli değiliz, çok geniş bir kelime haznemiz yok. Yine kadınlar erkeklere oranla bu konuda daha iyiler ama genel anlamda baktığımızda acaba şu anda ben ne hissediyorum dediğimizde hissettiğimiz o duyguyu fark etmek ve adını koymak çoğumuz için oldukça zor ve çoğu zaman da hatalı isimlendiriyoruz. Aslında öfke zannettiğimiz şey derin bir hüzün ya da bir hayal kırıklığı olabiliyor. Ya da hüzün zannettiğimiz şeyin altında başka bir şey yatabiliyor. Çünkü bir görünen duygu var, bir de görünenin altındaki var. Bunun detaylarını birincil ve ikincil duygular olarak yine kitapta anlatıyorum.

Siz sosyal medyada çok aktifsiniz ve insanların kendilerine yardım etmelerine yönelik bilgilendirmeler yapıyorsunuz sık sık. Evet, seviyorum çok. Belki de bu da benim kendi travmamla baş etme yöntemim. Bir şekilde ihtiyacı olan insanların bu bilgilerden faydalanmasını istiyorum. Çünkü aslında bu yolculuğa ben ilk kendimi, kendi yaralarımı onarmaya çalışmakla başladım. Kitabımda da bahsediyorum. 20’li yaşların başında ciddi kayıplar yaşadım. Maddi ve manevi anlamda travmatik birtakım deneyimlerim oldu ve bunların ardından o sarsılan, altüst olan hayatımı ve psikolojimi tekrar düzenleyebilmek adına araştırmaya başladım. Psikoloji mezunuyum, psikoloğum. Fakat ben hep işin daha endüstriyel ve sosyal psikoloji tarafındaydım ya da özel eğitim gerektiren çocuklarla ilgili tarafındaydım. İşin biraz daha klinik tarafına doğru kaymaya ve bununla ilgili terapiler, eğitimler almaya, kitaplar okumaya başladım. Sadece psikoloji değil felsefede de bununla ilgili ne söyleniyor, tasavvufta ne deniyor? Uzakdoğu öğretilerinde neler var? Tüm bunları araştırmaya ve okumaya, hayatımda uygulamaya başladım. Hakikaten faydalarını görünce de bunları insanlarla paylaşmak istedim. Halihazırda bir kliniğim yok. Yani insanlara psikolojik danışmanlık ya da terapi vermiyorum. Daha çok anlatmayı seviyorum, anlatmayı sevdiğim için eğitmenlik yapıyorum ve eğitmenlik işi benim ruhuma daha iyi geliyor.

©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Sinem Gündem
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. 22 yıldan bu yana televizyonların haber merkezlerinde çalıştı, haber programları çekti. En büyük tutkusu yazmak ve soru sormak.