“En büyük güç, olumsuz hissin yarattığı güç”

Röportaj: HANDE AKIN | akinhande@gmail.com

On yıl önce ‘’Geçmişin Hipnozunu Bozmak’’ kitabını okuyup bazı hipnozlarımdan uyanarak başlayan tanışıklığımız, yılar içinde öğretmen-öğrenci, usta-çırak ilişkisinden dostluğa evrildi. Bitmek bilmeyen üretken enerjisiyle her zaman kendisinden çok şey öğreniyorum. Kamplarına katıldıkça yepyeni bir ben olarak yeniden doğuyorum. Geçmişinde kadın doğum uzmanı olması belki de kadersel olarak insanları kendi gerçeğine doğurmasından ötürü… Dr. Bülent Uran Göktuğ, Türkiye’de hipnoz, Regresyon Terapisi, EFT gibi zihinsel değişim dönüşüm, duygu boşaltım tekniklerinin hocası… Kişisel gelişim alanını kitaplarıyla, eğitimleriyle ve çalışmalarıyla  zenginleştiren bana göre bir nevi kişisel gelişimin babası… Kendisiyle hipnozlarınızdan uyanacağınız keyifli bir röportaj yaptım. Sizlerin de şifa niyetine okumasını dilerim.

Bir tıp doktoru iken “Bakmam gereken başka yerler de var” düşüncesi ya da sezgisi nasıl geldi? 

Doğumda biraz ağrısızlık yaratmayı araştırırken hipnoza denk geldim. Tesadüfen karşıma Dr. Tahir Özakkaş’ın Sabah Gazetesi’ndeki bir yazısı çıkmıştı. Bilinçaltında hastalıkların birtakım nedenleri var ve onlar hipnozla açığa çıkıyor bilgisi karşıma çıkınca çok ilgimi çekti. Bu merakla yola çıktım. Ondan sonra ağrısız doğumla ilgilendim. Kör topal öğrendiklerimle biraz uygulama yapıp da bayağı şaşırtıcı sonuçlar alınca biraz daha kurcaladım ve regresyon terapisine denk geldim.

Ne şaşırttı seni?

O güne kadar özellikle herhangi bir kronik hastalığın geçmişten gelen yerleşmiş inançlarla alakalı olacağını hiç duymamıştım. En çok o şaşırttı beni, 2004 - 2005 yılları…

Bu farkındalık tesadüf de olsa karşına çıkmış. Ama orada doktor kimliğinle hastalarına ağrısız doğum yaptırma niyeti var.

Tabii, orada öyle bir niyet var. Yoksa daha ileri bir düzeyde uzmanlaşma yoktu. Ama olayı görüp de Türkiye’de de bunu kimsenin yapmadığını fark edince çok ilgimi çekti. Kadın doğum pratiği bana yorucu geliyordu, biraz da ayrılma isteğim vardı. O zamanlar çocuklarım küçüktü. Onlara daha uzun süre bakabilmek için daha az enerji harcayacağım, daha fazla kafa patlatacağım bir konu olarak da hipnoz, regresyon terapisi ilgimi çekti. Biraz da o nedenle bu yola girdim.

Nereden başladın? Hangi eğitimleri aldın?

Calvin Banyan’ın “5 Path” sistemi karşıma çıktı. Bu sistemi almak istedim. Onlar da temel hipnoz eğitimi sertifikamın olması gerektiğini söylediler. Bunun üzerine yurtdışında online bir eğitim buldum. Basit bir eğitim, sadece gevşeme yoluyla hipnoz nasıl yapılır, telkin nasıl verilir konuları öğretiliyordu. Türkiye’de o zamanlar hipnozla ilgili tek eğitim diş hekimleri için vardı. Sertifikamı alınca birkaç hastada hipnozu kendi pratiğimle denedim. İlk hastam, panikatakları olan infertilite hastasıydı. Daha çok panikatağını düzeltmek için çalışırken ilginç bir şekilde infertilitesi de düzeldi. Uzun yıllar her türlü tedaviye rağmen hamile kalamıyordu, hamile kaldı. O vaka bana epey bir şaşkınlık yaşattı. Sonra daha derinine dalmaya başladım. Sonra “5 Path” sistemiyle herkesle çalışmaya başladım. Bu sistemin uluslararası platformda tartışma listeleri vardı. Orada sorular soruluyordu, ben de biraz sivri sorular soruyordum çünkü herkeste istediğim sonucu alamıyordum. Oradan Randy Shaw ile tanıştık. Randy Shaw ABD’de regresyon hipnoterapisi uygulayan tanınmış isimlerden biri… O bana kişisel e-postalarla yardımcı oluyordu. Ondan duyguların ve spiritüel tarafın ağırlıklı olduğu regresyonu öğrenmeye ve anlamaya başladım. Randy kendi seanslarının video kayıtlarını ücretsiz gönderdi. Daha sonra da Matt Sisson diye bir arkadaşıyla 2007 yılında açtıkları eğitime katılmak için ABD’ye gittim.

Bülent Uran-Hande Akın

Bülent Uran-Hande Akın

Çocuklar küçük diyorsun, işi gücü bırakıp gidiyorsun…

Evet, bir adanmışlık oldu. Hastanede işim vardı. Çok zamanımı alıyordu, onu bıraktım mesela. Sadece muayenehaneye döndüm. Yurtdışından bulabildiğim her DVD’yi, kitabı getirtmeye, gece gündüz adanmışlıkla çalışmaya başladım. 2006’da daha detaylı çalışabilmek için Fethiye’den Ankara’ya geçtik. Ankara’da Dr. Cem Keçe benden bir grup eğitimi istemişti. Bu arada “5 Path” öğrendiğim ve regresyon terapisi yaptığım duyulunca Yeditepe Üniversitesi’nden hafta sonu eğitimi istenmişti, onu verdim. Arkasından Ankara’da bir grup da detaylı bir eğitim istedi. Ayda bir Ankara’ya gidip gelmeye başladım. Cem Keçe, “Gel birlikte çalışalım’’ dedi. Onunla birlikte eğitimler organize etmeye başladık. Birkaç yıl devam ettik sonra ben ayrıldım, kendi merkezimi kurdum. Beş yıl Ankara’dan sonra Fethiye’ye geri döndüm.

Peki Amerikada’ki eğitim süreci nasıl geçti?

10-15 kişilik bir ekipti. Genelde çok çeşitli mesleklerden, daha çok kişisel gelişim alanında çalışan kişiler vardı. Enerji terapisti, masaj terapisti, aralarında doktor falan yoktu. Ama farkındalıkları çok yüksekti. Bu alanda meselelere daha spiritüel bakabilmeleri beni epey şaşırttı. Ben daha çok doktor kafasıyla bakıyordum. Ben hep mekanizma bakarken onlar daha spiritüel boyutta baktıklarından benim için çok iyi oldu. Bir de kendime güvenim geldi. Onların yapabildikleriyle kendi yapabildiklerimi mukayese etme şansım oldu. İyi bir deneyimdi.

Bugün bakınca neden kadın doğum branşını seçtiğini düşünüyorsun? 

Ben daha çok maddi imkanlara göre seçtim. Önce farmakoloji, sonra dahiliye seçtim. Onları bıraktım pratisyenlik yapmaya başladım. İlk evliliğimden sonra uzmanlığa geri dönmek gerekti. Öyle olunca da aklımda olmadığı halde, biraz da o zamanki sınav sistemine göre kazanma şansı daha yüksek olan kadın doğumu seçtim. Yoksa ameliyat yapmayı çok seven de biri değilim açıkçası… Dahili branşları seviyorum. Öyle gelişti işte. Geriye bakıp da bunun spiritüel bir yönü var mı diye hiç düşünmedim.

“GRUP ÇALIŞMALARI, BİREYSEL ÇALIŞMALARDAN DAHA ETKİLİ”

Şu an hangi çalışmaları yapıyorsun?

Covid sürecinde daha eğitim ağırlıklı olduk. Açıkçası bireysel seanslardan daha çok kişilerin, eğitim ağırlıklı kişisel gelişim çalışmalarından daha çok yararlandığını düşündüğüm için… Çünkü belli bir zihinsel duruma gelmeden bilinçaltıyla çalışmak, istediğimiz sonucu vermiyor. Hatta grup çalışmalarının tek tek bireysel çalışmalardan daha etkili olduğunu düşünüyorum. Biraz o yöne doğru kaymak istiyoruz. Aklımızda uzun süredir bir proje var. Kişinin yaşam felsefesinin toptan değişmesi gerek. Hayata bakışı değişmeli… Ama her şey zihinde olmuyor. Yaşadığı ortam, fiziksel bedene gösterdiği saygı, zihinsel düzeyde değişim yaratmak için hepsi bir bütün.

İki grup çalışma yapıyorum. Birincisi teknikleri öğrenmek isteyenlere eğitim; hipnoz eğitimi, regresyon terapisi eğitimi vb. Bir de kişisel gelişim dediğimiz çalışmalar var. Onlar da kendi içinde değişim yaratacaklar için eğitimler… Orada da birçok tekniği grup olarak birlikte uyguladığım, değersizlik inancı, ilişkiler, erteleme, bolluk bereket gibi çalışmalar var. Bu ikinci grup çalışmalarda hem daha geniş bir kitleye ulaşmak hem kişilerin farkındalığını sağlamak hem de kendi kendilerine bu çalışmaların sürdürülebilir hale getirilmesini sağlamak üzere kişisel gelişim çalışmalarına daha fazla önem veriyorum.

Bülent Uran

HİPNOZLARI BOZMAK İÇİN REGRESYON

Hipnoz kelimesini sık sık kullanıyorsun, hipnozla doğum yaptırıyordun. Bu nasıl bir yöntem? Bir de hipnozu negatifte kullanıyorsun, hipnozda olduğumuza çok vurgu yapıyorsun? Nasıl hipnotize olunur? Bizi hipnotize edenler kendileri de mi hipnozda?

Standart hipnoz diyelim, tıpta, geçici bir süre farklı bir zihinsel durum yaratmak için kullanılıyor. Ağrıyı algılamayı telkinle, hipnotik durum dediğimiz trans altında değiştirebiliyorsun ya da birtakım motivasyonlarını artırabiliyorsun, bir alışkanlığı yerleştirebiliyorsun. Hipnoz o açıdan güçlü bir etki ama tek başına orada daha çok telkin veriyorsun. Ama uzun vadeli, kalıcı bir değişim için tek başına hipnotik telkinler yeterli olmadığı için Regresyon Terapisi’nden daha çok yarar sağlıyoruz. Buna bilinçaltındaki sıkışmış duyguları, yani hipnozları bozmak diyoruz. Yani hipnoz dediğimiz zaman geçmişten gelen inançlarla temsil edilen davranışları hipnoz sınıfına sokuyoruz. Bu davranışlar fiziksel eylemler de olabilir, içsel bedensel davranışlar da olabilir. Belli bir durum karşısında belli bir şey hissetme hali ve o durumda farklı seçimler farklı seçenekler ortaya koyma hali… Hisse göre seçenekler ortaya koymak... O zaman bilinçaltının davranışını sergilemiş oluyorsun, bilinçaltındaki inanca göre davranmış oluyorsun. Genelde bilinçaltındaki inanca göre davranmak kişinin belli bir yaşa geldikten sonra yaşamsal seçimleriyle, seçmek istedikleriyle uymuyor. Ama orada o kadar güçlü bir yapı var ki onu fark etmezse yine de istemediği seçimleri yapmak zorunda kalıyor. Bu da zaman içinde çatışma yaratıyor. Bu çatışmalar; kendini çeşitli fiziksel ya da ruhsal hastalıklar şeklinde gösterebiliyor. İşte bu çatışmaları, hipnozları fark edip değiştirmeye başladıkça ve kendi seçimlerini ortaya koydukça iyileşme dediğimiz durum ortaya çıkıyor.

Günümüzdeki hipnoz dersen; birçok alanda kullanılıyor ve daha çok telkin ağırlıklı hipnoz kastediliyor. Geçici bir süre kişinin zihninde gerçek dışı bir durum yaratmak, kişinin kendi gerçeğini yaratma hali hipnoz… Ama bu sürdürülebilir bir şey değil, geçici bir süre…

O zaman hipnozla sigarayı bırakma, hipnozla zayıflama gibi çalışmaların etkisi belli bir süre için geçerli sonucunu çıkarabilir miyiz?

Orada belirli bir eylemi; yemek yeme ve sigara içme eylemini değiştirtebiliyorsun. Hissetmekle ilgili mekanizmalarını kesiyor, aynı ağrıyı uyuşturur gibi kişinin yemek yeme ya da sigara içmekle ilgili hislerinin telkinle uyuşmasını sağlayabiliyorsun. Ama bunlar hem uzun vadeli olmuyor hem de çatışma yaratma etkisi artabiliyor. Çünkü bilinçaltında eğer yemek yeme ya da sigara içmekle ilgili başka birikmiş duygular varsa sen onları bloke ettiğin zaman, o kendini başka şekilde ifade edebiliyor. Farklı semptomlar ya da hastalıklar şeklinde de ifade edebilir. O tip alışkanlıkları kalıcı olarak değiştirebilmek için yine bilinçaltı geçmişin yarattığı o duygusal yükü temizlemek gerekiyor.

Hayatımızın içindeki hipnozların gücü nerden geliyor?

Oradaki güç değişik bir mekanizma. Bunu fiziksel bedendeki mekanizmalarla izah etmek o kadar kolay değil. O yüzden enerji bedeni dediğimiz kavramdan bahsediyoruz. Enerji bedenindeki sıkışmışlıklar derken daha çok geçmişin duyguları söz konusu… Bu sıkışmış duygular fiziksel bedende kendini olumsuz bir his olarak gösteriyor. Ve en büyük güç olumsuz hissin yarattığı güç. Çünkü orada çok güçlü bir hipnozumuz var. Sadece hipnoz değil, gerçeğimiz de… Çok ağrıyan bir durumdan uzak durman lazım ya da seni çok acıtan bir şeyden uzak kalmak gerek hipnozu! Ateş elini yakıyorsa ateşe elini sokmayacaksın çünkü acıtıyor. Evrimde şöyle bir şey var; acıtan bir şey sana zarar verendir, acı senin için bir uyarıcıdır, tehlikeden uzak durmak için bir uyarıcıdır ve uzak durduğun sürece sağlıklı kalırsın. Bu ateş için de geçerli, bedenindeki hastalıklar için de… Yaralandın diyelim, ağrıyla kendini belli ediyor ki orada iyileşme sürecinde olan bir şey var, orayı zorlama der gibi. Çok güçlü ve seni hayatta tutan bir şey acı ya da ağrı… Ama iş duygusal meselelere gelince, orada da duygusal baskı, kendini acı ve ağrıyla temsil ettiği için farkında olmadan aynı mekanizmayı oraya da işliyoruz. Oradaki hipnoz o zaman devreye giriyor. “Acıdan ve ağrıdan uzak durmam gerekir.” Seni acıtan olaylar genelde geçmişle bağlantılı sosyal olaylar olunca… Sana değer verildi, verilmedi hikayeleri… O zaman farkında olmadan seçimlerini o yönde yapmaya başlıyorsun. En büyük farkındalığı kişinin burada yaşaması gerekiyor. Yani duygusal hislerden kaçtıkça daha çok çatışma çıkıyor. Ancak duygusal hisleri hissederek bu duyguları boşalttıkça enerji bedenini dengelemeye ve fiziksel bedende bir sağlık hali yaratmaya başlıyorsun. Benim için bu süreçte en büyük farkındalık bu oldu. İlk başladığım zamanlarda enerji bedeni gibi birtakım kavramlar yoktu. Her şeyi fiziksel bedendeki mekanizmalarla düşünüyordum. Ama enerji beden formatında düşünmeye başlayınca hem anlatması hem uygulaması daha kolay oluyor.

Kendi hipnozlarımızı fark edebilmek için nasıl ipuçları verebilirsin?

Hisler yol gösterici oluyor. Belli bir durum karşısında bir şey hissettiğiniz zaman çatışma ve hipnoz var demektir. Ama o karşısında kaldığımız duruma karşı daha önceden bizim bilinçli bakış dediğimiz bakışa sahip olmamız gerekiyor. Yani orada bilinçli bakış yoksa ilginç bir şekilde, kötü duruma göre bilinçli bakış oluşturuyoruz. Yani beni kötü hissettiren olay kötüdür mantığına bürünmeye başlıyoruz. Bir kişinin sana ilgi göstermemesi, aramaması, sormaması seni kötü hissettiriyorsa o zaman aranmaman kötü bir durumdur, hipnozuna girmeye başlıyoruz. Belki de önemli olmayan bir durumdan uzak durmaya çalışıyoruz. Ona göre seçimler yapıyoruz.  O yüzden ilk yapılması gereken, “Bu durumun bana bir zararı var mı? Gerçekten kötü bir durum mu değil mi?” sorusunu sormamız gerekiyor ki ondan sonra ancak o hislerle daha yakından çalışabiliriz ya da ilgilenebiliriz.

Hipnozdan farkındalığa geçiş nasıl mümkün?

Hiç farkındalığı olmayan bir insana hipnozla ya da başka bir teknikle farkındalık yaratmak çok kolay bir şey değil. Farkındalık biraz da kişinin kendi mücadelesiyle yavaş yavaş oluşmaya başlayan bir şey… Burada okuyarak, sorgulayarak, dinleyerek en azından bir farkındalık ya da bilinçli bakış oluşması gerekiyor. Farkındalık daha üst bir kavram ama bilinçli bakış deyince daha net ve matematiksel bir durum ortaya koyabiliyoruz. Yani “Bu durum karşısında bunu hissetmen gerekir mi?” sorusu aslında bilinçli bir bakışı davet eden bir soru. Farkındalık ise daha üst boyutta olan, daha spiritüel boyutta olan bir şey. Birazcık daha sorgulamadan, cümlelere dökmeden bilebilme haline ulaşmak... Bu temel bilinçli bakış olduktan sonra, kişi enerji bedeninde temizlik yapmayı başarabilirse o temizlik zaten yavaş yavaş onun farkındalığını yükselten bir şey oluyor. Farkındalığı yükseldikçe başka meselelere de daha fazla bilinçli bakabiliyor. Gittikçe duyguları, hisleri boşaltma hızı artabiliyor. Yani enerji bedeni belli bir aşamada temizlendikten sonra bedeni, evrensel enerjiyle titreşim haline gelmeyi kabul ediyor. Daha spiritüel olma hali… Ondan sonra kişi kendi yaşamında kendine uygun seçimleri yapma gücünü, cesaretini, motivasyonunu bulmaya başlıyor. Toplumun ona dayattığı seçimleri değil de gerçekten kendinin bu yaşamdaki yaşama gereklilikleri, kendini gerçekleştirme ya da kendi yaşam planını bulma haline gelmeye başlıyor. En azından bunu araştırmaya başlıyor. Farklı yollar, farklı yaşam şekilleri sorgulamaya başlıyor. Ama olmazsa olmazı; başlangıç aşamasında gene de belirli bir bilinçli bakışın olması gerekiyor.

Bilinçli bakış da farkındalık gibi zaman istiyor değil mi?

İnsanlar daha çok hazır sistemleri seviyorlar. Hazır olsun. Günümüz tıbbının da getirdiği bir alışkanlık bu… Her şeyin bir çaresi vardır. Senin özel bir gayret göstermene gerek yok. Modern tıp senin sağlıklı olman için her türlü araştırmayı yapıyor. En iyi ilaçları, en iyi tedavi yöntemlerini geliştiriyor. O yüzden zihinsel yöntemlere gelince burada da insanların beklentisi oluyor. Hipnoz deyince bir anda bize mucizevi bir sonuç versin. Hap gibi… Kırmızı hap, mavi hap, Matrix’teki gibi… Bir hap yutayım ben, bir hipnoz yutayım her şey bir anda değişsin ve iyileşsin diye bekleniyor ama sistem öyle değil!

“VEREN İNSAN DAHA SAĞLIKLI”

Sistem öyle değil derken neyi kastediyorsun?

Evrenin işleyiş sistemi öyle değil! Bunlar hep daha iyi yaşayabilmek için kabullenmelerimiz bizim. Elimde kanıtım yok tabii ki ama yaşam dediğimiz şey bizim bugün ulaştığımız anlayışın çok uzağında bir şey… Yaşam senden bu dünyada kendi bedenine, kendi ruhuna saygı göstermeni bekliyor ve o bedenin, o ruhun hakkını vermeni bekliyor. Daha kendine yönelik değil de daha çevrene yönelik, insanlara yönelik, başkalarına katkı verebilecek bir şekilde yaşam benimsemeni bekliyor. Kişi kendine döndükçe sadece kendini kurtarmaya kalktıkça aslında çatışmalar daha da artıyor. Son zamanlarda yapılan birçok çalışma bunu gösteriyor. Niyet almaktan çok, niyet verenlerin daha kolay iyileştiğini, veren insanların aslında çok daha sağlıklı olduğunu gösteren pek çok bilimsel çalışma var artık. Ama biz hep almak ve kendini kurtarmak yönünde oldukça orada sisteme aykırı davranıyoruz. ‘’Her türlü hastalık, seni insanlığına davet eden bir uyarıdır’’ derim. Hastalıkları yok etmeye çalıştıkça uyarıyı yok ediyorsun ve uyarı sana daha güçlü geliyor. Daha büyük bir hastalık ya da daha büyük bir sorunla geliyor. Hastalıklar çatışmayı çözmek için de geliyor. Sen çatışma yaşayıp da bunu aklınla çözemezsen bu çatışmayı senin yerine hastalık çözmeye çalışıyor. Aslında bilinçaltı, hastalığı, çatışmayı çözmek için kullanıyor. Hastalık seni insanlığına, kendi yoluna davet ediyor. İnsanlık dediğimiz zaman da birçok tanım, çok somut olmasa da soyut kavramlar var. İnsani değerler dediğimiz; daha insancıl olmak, diğer insanlara karşı farklı yaklaşabilmek, anlayabilmek, katkıda bulunabilmek, birlikte bir şeyleri zenginleştirebilmek… Bunlar çok soyut gibi gözükse de somutlaştırılabilir kavramlar…

POZİTİF ŞÜPHE MERAK DUYGUSUNU HAREKETE GEÇİRİR

"Evrenin işleyişine pozitif şüphe ile yaklaşanlar için" diye bir tanım kullanmışsın. Bu ne demek?

Pozitif şüphe hoşuma giden bir şey. Ben mi keşfettim bir yerlerden mi duydum hatırlamıyorum. Genelde bizim kafamız; doktor kafası negatif şüphedir. Yani bir şey duyarsın mesela bizim çalışmalardan örnek verelim. Regresyon terapisi yapmışsın, geçmişinden duyguları boşaltmışsın, anne karnına kadar gitmişsin, orada duygu boşaltmışsın falan… Kişi iyileşmiş. Klasik tıp kafasıyla yetişen bir kişi, “Hadi canım, öyle şey olur mu? Uyduruyorsunuz, şarlatansın” gibi negatif şüpheyle yaklaşıyor. Pozitif şüphe ise böyle bir şey duyduğu zaman ‘’Böyle bir şey olabilir mi?” diye yaklaşır. Pozitif şüphe merak duygusunu harekete geçirir. Ya varsa? Ben hep belli bir aşamadan sonra pozitif şüpheyle yaklaştım. Buna sebep olan da birebir pozitif bir şeyler gözlemlemiş olmam. Bildiğimin dışında bir şeyler gözlemlemiş olmam. Yani bilme hipnozundan da kurtulmamız lazım.

Bilme hipnozunu tanımlar mısın?

Bilme hipnozu, “Benim bildiğim en doğrudur” hipnozu… Benim bildiğimin dışındaki bilgiler yanlıştır, yalandır; bu da büyük bir hipnoz. Bilme inancı gibi bir şey oluyor. Şu an senin bildiğin şey de zamanında bilinmeyen bir şeydi. Herkes şu an senin bildiğine de belki bundan yüz sene önce büyük bir şüpheyle bakıyordu. Aynı mantığı kullanmamak lazım. Yani evrende hakikaten bilinmeyen o kadar çok şey var ki, fizik alanında da söylüyoruz, sadece ruhsal alanda değil. Fizik alanı da evrenin nasıl işlediğini şu an bilemiyor. Gözlemlenebilen olayların çoğu, yapılan deneyler açıklanamıyor. Elektronların birbirleri arasındaki haberleşme sistemleri, geçmişe haber gönderme dediğimiz deneyler bile var. Geçmişe haber gönderip elektronun başka bir yol seçmesini sağlayan deneyler bugün çok zekice yapılıyor. Ancak açıklamaya gelince hiçbir açıklama yok.

Matrix Reimpriting sistemini hatırlattı söylediklerin.

Evet orada sanki geçmişe gidiyorsun ve geçmişte sanki bir değişim yapıyorsun. Bunu regresyon terapisinde de çok gözlemliyoruz. Kişi sanki o anda geçmişe gidiyor ve o duyguyu boşaltıp tekrar geçmişe gittiğinde olayı bulamıyor, olayı farklı görmeye başlıyor. Matriksi değiştiriyorsun gibi bir şey oluyor. Zaman faktörünı ve zamanı, fizik henüz anlatabilmiş değil. Fizikçiler belki anlıyorlar ama Einstein gibi… Ama günümüz insanı, normal sıradan insan bunu anlayamıyor.

Bülent Uran

Pozitif şüphe bizi nereye götürür?

Aslında bildiğimiz her şeyi sorgulamaya götürür. Pozitif şüphe insanı sorgulatır. Yaşam şeklini sorgulamak, kalıpları sorgulamak, çocukları yetiştirdiğimiz şekli sorgulamak, eğitim şeklini sorgulamak, mala bağlı yaşama şeklini sorgulamak vs... Ancak pozitif şüpheyle spiritüel alanın sorgulanması yani insanlar arasındaki bu enerji bağlantısını anlayabilmek için sorgulanması, sırf bu alanın araştırılması ile belki çok daha hızlı, çok daha güçlü keşifler yapılacak. Bu alanda araştırma yapan, çalışma yapan kişiler daha çok kendi birikimleriyle çalışma yapıyorlar, onlar da belli bir yere kadar yapabiliyorlar. Büyük kurumlar, kuruluşlar bu işin içine girmedikçe bu daha böyle kenarda köşede kalacak ya da bu anlayış daha yavaş ilerleyecek diyelim.

“15 YILDA BİR ÇAĞ DEĞİŞTİ GİBİ GELİYOR”

Senin deneyimlerinde ilk günden bugüne farkındalık, spiritüellik alanındaki gelişmeleri nasıl yorumlarsın?

Benim gördüğüm kadarıyla son on beş yılda muazzam bir gelişme oldu. Sadece benim eğitimlerime katılanların zihin durumlarındaki değişimi görüyorum. Kişisel gelişim alanındaki patlamayı görüyorum. On beş yılda bir çağ değişti gibi geliyor bana… Daha önce hiç doktor görmezken şimdi eğitimlerde neredeyse yarısı doktor, psikiyatr oluyor. Bu son on beş senede büyük bir zihinsel devrim. Demek ki bu katlanarak gidecek. Buna covid süreci de hizmet etti. İnsanlar bilgiye daha kolay ulaşabilir oldu. İletişim kurulmaya başlandı. Hem pandemi hem de internetin gelişimi, ortak programların çok gelişmiş olması,  gruplar halinde eğitim yapabilmek, sesin görüntünün bu kadar etkin bir şekilde aktarılmasıyla neredeyse canlı eğitimlerin çok azına gerek duyuluyor. Hiç gerek duyulmuyor diyemeyeceyim ama yüzde seksen- doksan internet ortamında bilgiyi ve eğitimi aktarabiliyorsun. Belki yüzde on, on beş kısmını canlı yapman gerekiyor. Büyük hizmet…

Buna bilinç devrimi, evrimi diyebilir miyiz acaba?

Olabilir tabi. Her şeyin bir nedeni vardır. Olması gereken oluyordur diye bakarsak, bu teknolojiyi sadece ticari bir şey olarak değil, insanlığın gelişimine de hizmet eden bir şey olarak görmek gerekiyor. Her şeyin bu kadar kolay ulaşılabilir olması, cep telefonları vs. Tabİi içinde bir sürü bilgi kirliliği de var ama artık aklımız, zihnimiz, doğru ile eğriyi birbirinden ayıracak.

Kendi yolculuğun nasıl gidiyor?

İnsan yoldayken çok da nereye gittiğini bilmiyor açıkçası… Bu işe çıkarken nereye gittiğini bilmeden çıkıyorsun. Nasıl ilerlediğini bilmiyorsun. Bir yoldasın ama yol nereye gidiyor bilmiyorsun. Başına bir şeyler geliyor, bazen kızıyorsun bazen değiştirmeye çalışıyorsun, bazen pişman oluyorsun, nereden düştük gibi… Ama aradan belli bir süre geçip de -beş sene on sene gib- geriye dönüp baktığın zaman geldiğin yolu gördüğünde; o yolun senin için çizilmiş olduğunu fark etmeye başlıyorsun. Bir yüce güç, bir yüce bilen var ve sana yolu çiziyor. Sen de çok kavga etmezsen o yolda, birazcık o yönde bir farkındalığın olursa evrenin seni nereye doğru sevk etmek istediğini anlayıp da o yöne doğru gitmeye başladığında, bir şeyler akmaya başlıyor. Benim şu anda geldiğim nokta burası… Nereye gideceğimi bilmiyorum ama nasıl gideceğimi biliyorum, öyle diyelim. Sana işaretlerin nasıl geldiğini, hangi durumda nasıl karar alman gerektiğini falan biliyorsun artık. Bilme hali dediğimiz, o bilme hali… Karşına bir durum çıkıyorsa o durumla kavga etmek yerine bir durup düşünüp bana acaba nasıl bir yol çiziyor, ne yöne gitmem için nasıl bir mesaj geliyor, ona bakıyorsun. Bu bir günde gelmez. Bazen fark etmen aylarını alabilir. Biraz kavga edebilirsin gene de o durumla… Yani örnek veriyorum benim şimdi muayenehanem var. Bir taraftan muayenehane ile uğraşıyorum, bir taraftan eğitimlerle uğraşıyorum. Muayenehane açma hali de bana yine birtakım seçimler sonucu gelmişti ama şimdi bakıyorum bir taraftan da sanki durum; burada bir yol ayırımına geldiğimi gösteriyor. Bunun olgunlaşması benim için altı aydır, bir yıldır sürüyor. Bekliyorum yani daha net bir işaret geldiği zaman belki de bir karar alacağım. Bir anda beklenmedik bir pandemi oldu ve beklenmedik şekilde eğitimleri farklı şekilde organize etmeye başladım. İçindeyken bir şeyi ne kadar içine alsam desen de alamıyorsun. Akışa bırakabilme halini sağlayabildiysen o bile büyük kazanç oluyor. Kavga etmeden rahatlıkla bırakabilmek önemli… İnsanların en büyük sıkıntısı; sahip olduklarını bırakamamak… En basitinden araba… Herkes bir araç sahibi olma peşinde. Bakıyorum Fethiye’de her yer araç dolu. Birisiyle bir randevum oluyor, ‘’Bisikletle geleceğim, aracım yok, ona göre ayarlayayım’’ diyorum. Şaşırıyor insanlar nasıl senin araban olmaz diye. Yok yani… Yani akış öyle gerektirdi. Bir daha da alma gereği duymadım. Neredeyse bir yıla yakındır Fethiye’de arabasız, bisikletle yaşıyorum.

Yıllar sonra öz babanın soyadına geri döndün, kullandığın soyadını değiştirdin, bunun hikayesini anlatabilir misin?

Soyadı hikayesi benim bulduğum bir şey değil, senin bulduğun bir şeydi. Aklımda olan bir şey değildi açıkçası… Onu öyle olduğu gibi kabul etmiştim. Sonra sen devreye girip de özellikle enerji akışı yönünden ‘’Çocukların yanlış yerden yürüyor’’ dediğin zaman ben bir anda aydım. Benim hiç olmazsa bir şekilde annem yoluyla annemin seçtiği kişiyle yüzde elli bağlantım var. Çocuklara bakınca onların hiçbir bağlantısı olmayan bir yerden gideceklerini düşününce soyadımı değiştirmek için harekete geçtim. Çok da öyle büyük bir beklentiyle değiştirmedim soyadımı… Sadece yerini bulsun diye değiştirdim ama sanki bir şekilde etkileniyor insan. Bilmiyorum. Hala da geçiş sürecindeyim. Yeni yeni benimsiyorum. Yaklaşık bir yıl oldu soyismim değişeli ama her yerde tam kullanamıyorsun. Karşına bir zorluk geliyor şimdi…

Okuyucularımızın benzer deneyimleri ile bağlantı kurabilmesi için hikayeni biraz daha detaylı anlatabilir misin?

Özetle şöyle…. Seninle kamp öncesi balkonda sohbet ederken konu, o hafta içinde benim yaşadığım bir olaya geldi. Olay şuydu. Annem yatalak hasta. Fethiye’de üvey baba ile birlikte bizimle aynı yazlık site içinde oturuyorlar. Anneme bir bakıcı tuttuk. Ancak üvey baba huysuz olduğundan bakıcı dayanmıyor. Son bakıcıyı kaçırmaması için sıkı sıkı tembihlememize rağmen aksilikleri ile kadını bezdirmiş ve kadın ayrılmaya karar vermiş. Annem söyleyince çok sinirlendim ve hayatımda ilk kez ona, Süha’ya diklendim. O kadın gitmez, sen gidersin” dedim. Sonunda yumruk yumruğa kavga başladı. Altıma aldım, üstüne çıktım, ezmeye başladım. Annemin çığlıkları ile kendime geldim. Yani 60 yıldır biriken öfke patladı. Bunu sana anlatınca sen de bana, Bülent bu böyle olmaz artık. Uran soyadı senin yolunu tıkıyor. Çocukların da yanlış soyu yürütüyor. Hem senin hem de çocukların enerjisi yanlış yöne gidiyor. Bu sadece senin için değil, çocuklarının geleceği için de önemli” dedin. Epey konuştuk. Hayatımda ilk kez e-devlete girip babamın ölüm tarihine falan baktım. Yaşına baktım, çok şaşırdım. Annemden sadece 10 yaş büyüktü. Anneannem bana 40 yaş gibi bir fark var” demişti. Sonunda ben mahkemeye başvurdum. 10 Ocak’ta ismim tekrar İbrahim Bülent Göktuğ olarak değişti. İbrahim ön adı annemin babasına aittir ve ilk nüfusumda yazıyordu. İsim değişikliği yaptığım mahkeme sırasında yıllar önce nedense silinmişti. İsim değişikliği kararından sonra babamın nüfus kaydına ulaştım. Ve hayretle babamın ikinci eşinden dört kardeşim olduğunu gördüm. Onlarla temasa geçtim. Onlar benim varlığımdan haberdarmış ama temas etmeye çekinmişler. Benimle ilgili ayrıntılı bilgiye de babalarıyla konuşmaya çekindiklerinden ulaşamamışlar. 27 Aralık 2019 da Adana’ya giderek kardeşlerimden üçü ile tanıştım. Babamın mezarını ziyaret ederek helalleştim.

Bu arada bir ayrıntıdan da bahsedeyim. Ben yıllardır regresyon hipnoterapisi uygulayıcısıyım. Bu vesileyle kendi bilinçaltıma da değişik arkadaşlara regresyon yaptırarak geçmiş duygulara ulaşma ve temizleme gayreti içinde oldum. Birçok geçmiş olayla yüzleşmeme rağmen öz babamla ilgili hiçbir olaya ya da duyguya rast gelmemiştim. Ne zaman ki ben artık öz babamla buluşmaya ve tekrar öz soyadıma dönmeye karar verdim, ondan sonra Ekim 2019’da katıldığım bir ruhsal arınma kampında öz babama karşı birikmiş duygular çok yoğun olarak çıktı ve öfkem boşaldıktan sonra ona karşı af oluştu.

Özetle 10 Ocak 2020’den itibaren hayatıma Bülent Uran olarak değil, İbrahim Bülent Göktuğ olarak devam ediyorum.

Son soru... Senin Mümkün mesajın nedir? 

Mümkün’de sanki imkânsız da mümkün gibi bir şey diye algılıyorum. İmkân diye bir şey yok. İmkanlar, sen mümkün olmaya çabaladıkça zaten hazır olan bir şey… Bolluk bereket bilinci anlayışımızda da o var. Sen yolunu ara, ihtiyacın olanlar sana zaten verilecektir. İmkân beklersen olmaz. Biz şimdi Şifaköy’ü yapacağız. Arsa almamız lazım, para bulmamız lazım… İnsanlar öyle başlıyor. O zaman vazgeçiyorsun. İmkanlar yetersiz, mevzuat uygun değil vb. Öyle olunca mümkün olmuyor. Halbuki “Mümkün” anlayışında, sen bir yola çık bakalım, her türlü imkânın varmış gibi bir yola çık da nelerin mümkün olup olmadığını o zaman görmeye başlarsın. Yoldayken insan neyin mümkün olduğunu bilemiyor. Ama yolda yürüdükçe ihtiyacın olan sana sunulacaktır. Sana göre ihtiyacın olan şey sana sunulmuyorsa o zaten senin ihtiyacın değildir. O zaman da sen daha mümkününe bakacaksın. Sana mümkün olan sunuluyor zaten. Kuantum anlayışında evrende her şey olasılık dahilindedir. Senin için bir jöle şeklinde bekler. Jölenin içindedir o, ama sen jölenin içindeki şekeri göremezsin, jölenin içine dağılmış vaziyettedir. Ama sen jölenin içinde ilerlemeye başladığın zaman o şekerli tadını alabilirsin. Spiritüel kaynaklar öyle… Spiritüel kaynakları harekete geçirecek içsel kaynaklar da sende var.

Yorumlar