Hepimiz yalnız doğmuş ikizleriz! Aile Dizimi’nden doğan Freni Metodu ilk kez Türkiye’de
Farkındalık

Hepimiz yalnız doğmuş ikizleriz: Aile Dizimi’nden doğan Freni Metodu ilk kez Türkiye’de

“Hepimiz yalnız doğmuş ikizleriz!”

Böyle diyor Aile Dizimi’nin kurucusu Bert Hellinger’in öğrencisi ve tercümanı Graziella Concetta Freni ve anne rahminde başlayan ilişkilerimizin bugünkü hayatımızı nasıl şekillendirdiğini anlatmak ve ilk kez Türkiye’de seminerler ile bireysel seanslar sunmak için Mayıs 2026’da İstanbul’a geliyor. Freni Metodu, bilinen “ikiz” kavramından farklı olarak, rahimde aynı alanı paylaştığımız ama doğuma ulaşmayan çoğul embriyo deneyimlerinin bugünkü ilişkilerimize etkisini ele alıyor.

Söze sizi biraz daha yakından tanıyarak başlamak istiyorum. Aile Dizimi ile tanışmadan önce nasıl bir hayatınız vardı? Hangi eğitimleri aldınız, profesyonel olarak neler yapıyordunuz? Tabii bir de isminizin önündeki Dr. Unvanı nereden geliyor?

1964 yılında Almanya’da doğdum. Ailem Sicilyalı; 1960’ta Almanya’ya göç etmişler. Yani misafir işçi çocuklarının birinci kuşağına mensubum. Annem Almanya’da hiçbir zaman İtalyanlarla yakın ilişki kurmadı. Bu sayede bir Alman gibi büyüyebildim ve matematik ağırlıklı bir liseyi bitirdim. Buna rağmen Alman vatandaşlığını hiç almadım. Lise mezuniyetimden sonra Almanya’da tıp fakültesine yerleşemedim ve 21 yaşımda İtalya’ya taşındım. Önce Milano’da, ardından Messina’da (Sicilya) iki yıl tıp okudum. Eşimle tanıştıktan sonra tıp eğitimime ara verdim ve ardından edebiyat okudum ve bu alanda doktora yaptım. Hemen ardından Messina Mahkemesi’nde yeminli tercüman olarak çalışmaya başladım. Uzun yıllar bir meslek okulunda Almanca ve İngilizce öğretim görevlisi olarak ders verdim, son olarak da bir lisede okutmanlık yaptım.

Graziella Concetta Freni
Graziella Concetta Freni

Aile Dizimi ve kurucusu Bert Hellinger ile yolunuz ne zaman, nasıl kesişti?

Almanya’da yaşadığım dönemde, henüz 14 yaşındayken bir öğretmenim vardı. Kendisi dünyaca tanınan psikanalist ve sosyolog Erich Fromm’un öğrencisiydi, derslerine katılmak için düzenli olarak İsviçre’ye giderdi. Biz gençleri de haftada bir yapılan çeşitli sohbet gruplarına davet ederdi. Böylece daha çok erken yaşta sosyal psikolojiye doğrudan temas etmiş oldum ve ilk grup terapisi deneyimlerimi yaşadım. Yine de psikoloji okumaya yönelmedim. Psikolojinin bazı yaklaşımlarında cinselliğin merkeze alınmasına içten içe itiraz ediyordum. Bana göre pek çok acının kaynağı; aile sistemine aidiyet, aile içindeki bağlayıcı dinamikler ve vicdan çatışmalarıydı. Annemin kendi kök ailesindeki değer ve ahlak anlayışını bizim aileye taşıdığını fark etmiştim. Sicilya’da 450 nüfuslu bir köyde, kız kardeşleriyle yaşadığı ilişki biçimini, Almanya’daki hayatımızın koşullarını hesaba katmadan benimle ve kız kardeşimle de sürdürüyordu. Oysa çocukluğumu geçirdiğim Erlangen kasabası (Nürnberg yakınında) giderek büyük bir şehre dönüşmüştü.

Şunu da fark etmiştim; annem, kök ailesinde en büyük ablasıyla yaşadığı çatışmaları benim üzerimden yeniden yaşıyordu ve ben onu asla, o ablası olmadığıma ikna edemeyecektim. Bu kavrayış bana büyük bir iç özgürlük getirdi. Yıllar sonra Bert Hellinger’in çalışmaları ile tanıştığımda, 14 yaşımda bile aile dinamiklerine zaten sistemik bir bakışla yaklaşıyor olduğumu anladım. Aile Dizimi ile ilk karşılaşmam ise 1998’de oldu ve bunun benim kavrayışıma en uygun terapi yöntemi olduğunu fark ettim. 2001’de Bert Hellinger’le tanışmam bu algımı pekiştirdi. 2001–2008 yılları arasında Bert Hellinger’in seminerlerine danışan olarak katıldım. 2008’de aile dizimi eğitimi almaya başladım. 2009’da Bert Hellinger ve Hellinger Okulu’nun eğitmenleri için tercümanlık yapmaya başladım. Bert Hellinger için iki kitap da çevirdim. En son 2020’de ise eşi Sophie Hellinger için çeviri yaptım.

Aile Dizimi’yle ilgili ilk izleniminiz neydi?

Aile Dizimi’yle ilgili ilk izleniminiz neydi?

İlk dizimimde yani 1998’de Münih’te, Bert Hellinger’in bir öğrencisiyle çalışırken, hayatta etkili olan tek gücün sevgi olduğunu bir kez daha doğruladım. Sevgi hedefine ulaşamadığında, “karşılanmamış sevgi” büyük bir acıya dönüşebiliyor ve hatta tersine dönebiliyor. Karşılanmamış sevgi, en çok sevdiklerimize doğru olan “yakınlaşma hareketinin kesintiye uğramasına” yol açıyor.

Aile sisteminde ebeveynlerle çocuklar arasındaki akışı erken dönemde kesen olaylar olabilir. Aile dizimi, çoğunlukla dışlanmış olanların yeniden sisteme dahil edilmesiyle, bu olaylara bakışımızı genişletir. Dizim; dinamiklerin bizden önce nasıl başladığını ve kuşaklar boyunca nasıl tekrar ettiğini gösterir. Bu sistemik bakış sayesinde kendimizi daha büyük bir bütünün parçası olarak algılarız; sistemdeki yerimizi alır ve bulunduğumuz yerden “olanı olduğu gibi” kabul ederiz. Böylece neyi yapabileceğimi ve neyin bana ait olmadığını da daha net görürüm. Sistemin içindeki düzeni yaşarım.

“Her kelime önemliydi; doğru kelime seçimi terapinin bir parçasıydı. Bert bir kelimeyi söylemeden önce, sanki o kelime önce onun kalbinde yankılanırdı.”

Bert Hellinger için tercümanlık yaptığınızı biliyoruz. Onunla çalışmak nasıldı? Bu süreç kişisel ve mesleki gelişiminize nasıl katkı sağladı?

2009’daki seminerlerinde Bert Hellinger’i sözlü olarak çevirmeye başladım. Bir noktadan sonra Bert artık benim sesimi duymamaya başladı. Bunun üzerine Hellinger Okulu, Bert için erkek bir tercüman görevlendirdi; ben de okulun eğitmenlerinin birçok seminerinde tercümanlık yapmayı sürdürdüm.

Bert Hellinger için yazılı çevirilerim de 2009’da başladı. İlk yıllarda aylık yaklaşık 30 sayfalık “Lebenshilfen” (Yaşam Yardımları) dergisini çevirdim; bu çeviriler daha sonra bir araya getirildi ve 2014’te İtalya’da kitap olarak yayımlandı. Ayrıca birkaç yıl boyunca Bert Hellinger’in haftalık pazar vaazlarının çevirisini yaptım. 2020’de de ölümünden kısa süre sonra Almanca yayımlanan son kitabı olan otobiyografisini çevirdim. Bu yoğun çeviri süreci ile Bert Hellinger’in felsefesine çok derin bir bakış açısı kazandım. Her kelime önemliydi; doğru kelime seçimi terapinin bir parçasıydı. Bert bir kelimeyi söylemeden önce, sanki o kelime önce onun kalbinde yankılanırdı. Formülasyonlarındaki bu büyük özen -fazlalıksız, öz ve bir şeyin “esasına” temas eden anlatım- onun “alan”la ne kadar bağlantıda olduğunu gösteriyordu. Sistemik bakışı; daha kimsenin fark etmediği dışlanmış kişileri bile kapsayacak şekilde, her dizimde kendini belli ederdi.

Ruhundaki derin sessizlik ve sükûnet; sistemik bakışı mümkün kılar ve alana bağlı kalan herkes için erişilebilir hâle getirirdi. Bert Hellinger sabırlıydı; danışanın ruhuna gereken zamanı tanırdı.  Ben de bu sayede aile ruhundan -morfogenetik aile alanından- bilgilerin yavaş yavaş yüzeye çıkışını ve danışanın içsel “fark ediş” anlarını adım adım izleyebildim. Bert sık sık şunu söylerdi: “Danışan niyeti getirir fakat çözüm, zaten sorunun içinde saklıdır.” Dizimi yöneten kişi, danışanın sisteminde en son sırayı alır. Sisteme ancak danışanın ruhunun izin verdiği kadar erişebilir. Bert danışanda bir sonraki adımı, bir hareketi sezdiğinde dizimi durdurur ve sürecin devamını danışanın ruhuna emanet ederdi. Çözüm odaklı değildi; daha çok danışandaki hareketi yeniden uyandırmakla ilgilenirdi. Çözümleri danışan, kendi içinde bulurdu.

Bert’in dili çok sade ve anlaşılırdı; herkes için erişilebilirdi. Seyirci ve temsilcileri gözlemleyerek sezgilerini alırdı. Yaptığım çeviri, onun kelime seçimleri ve cümlelerde bıraktığı duraklarla verdiği aynı terapötik etkiyi taşımak zorundaydı. Bert’ten, matematikteki “en küçük ortak payda” gibi danışanın söylediği kadar söylemediğine de dikkat etmeyi öğrendim: beden duruşu, mimik, jestler ve nefes…

2008’de Roma’da Bert Hellinger’in ilk kez “çok boyutlu dizim” yönettiğine ve bunu Aile Dizimi’ne nasıl dahil ettiğine tanıklık ettim. Aile Dizimi’nin tüm gelişim sürecini yakından gördüm. Başlarda dizim yöneticisi sürece daha çok müdahale ederdi: temsilciler seçilir, hareketler “denenir”, temsilcilere sorular sorulurdu. Çok boyutlu dizimin zamanla “ruhsal (Geistiges) aile dizimi”ne evrilmesiyle, dizim yöneticisinin müdahalesi giderek azaldı. Bert’in “bilen alan”a ve “ruhun hareketleri”ne duyduğu güveni gözlemlemek, benim de bu çalışmaya derin bir güven duymamı sağladı. Dizimlerde dizim yöneticisi ne kadar geri çekilebilirse alan o kadar görünür oluyor. Alan, temsilciler ve danışana güven; hoşgörü ve iyimserlik, insan sevgisi, insaniyet ve pragmatizm… Benim için Bert bunların hepsiydi. Kelimeleri ve eylemleriyle öğretmendi ama en çok da bireyin ruhuna doğru akan ve bu düzlemde herkesi birbirine bağlayan derin yaşam hareketine duyduğu güvenle…

“Aile dizimi olayı değiştirmez; olaya bakışımızı değiştirir. Morfogenetik aile alanı, aslında sisteme ait kişilerin bir olayı hep aynı şekilde anlatma alışkanlığıdır. Her tekrar, anlatıyı doğrular ve katılaştırır.”

Aile Dizimi çalışması nedir? Bugün, yıllara dayanan deneyiminizle nasıl tanımlarsınız?

Aile dizimi, zihnimizle -beyin korteksiyle- kavrayabildiğimiz, olguların oluşturduğu nesnel gerçeklikle ilgilenir. Olgular, bir düzeni izleyerek yapılanır; alan açıldığında dizim yöneticisi bu düzeni takip edebilir:

1. Başlangıçtaki (köken) olay.

2. Olayın içinde yer alan kişiler.

3. Kişiler arasında oluşan taraflar (ör. mağdur ve fail).

4. Taraflar arasında gelişen dinamikler.

5. Dinamiklerin kuşaktan kuşağa aktarılması. (Olay ne kadar ağırsa, o kadar çok kuşak bu dinamiğe dolanır.)

Kuşak çizgileri nesnel olarak izlenebilir, doğum yılları akılla kavranabilir ve aile hiyerarşisine düzen getirir. Aynı şekilde olayın gerçekleştiği coğrafi, tarihsel, politik, kültürel ve sosyolojik çerçeve de dikkate alınmalıdır çünkü bu çerçeve, ahlak anlayışını, suçluluk duygusunu, kefaret ihtiyacını doğrudan etkiler. Çoğu zaman aile hikâyesine üçüncü bir taraf da karışır: toplum, devlet, kilise gibi kurumlar… Kimi aile kaderleri tüm toplulukları, hatta devletleri ve kıtaları etkileyebilir; kitlesel göç, kölelik ya da savaş gibi. Dizim yöneticisi, aile kaderini insanlığın daha büyük kaderine yerleştirebilmelidir; böylece kişinin büyüklüğünü daha büyük bütün içinde görmek ve onurunu yeniden iade etmek mümkün olur.

Aile dizimi danışandan başlar. Danışan, dinamiklerin son taşıyıcısıdır ve hayat amacını gerçekleştirmesine izin vermeyen bir kesinti yaşamaktadır. Dizimde kuşak çizgisini geriye doğru izler ve kök nedene gideriz. Dizimde açığa çıkan bilgiler, Bert’in son yıllarında sıkça “epigenetik bilgi”ye dayandırdığı verilerdir. Bu yeni bilgiler, eski dinamiklere yeni bir bakış getirir. Aile dizimi olayı değiştirmez; olaya bakışımızı değiştirir. Morfogenetik aile alanı, aslında sisteme ait kişilerin bir olayı hep aynı şekilde anlatma alışkanlığıdır. Her tekrar, anlatıyı doğrular ve katılaştırır. Bu katılık değişime izin vermez ve danışanda “statik bir görüntü” oluşturur. Aile üyelerine roller, sorumluluklar, suçlar atfedilir; kuşaklar boyunca bu kalıptan çıkamazlar. Dizim, bakışı değiştirerek bu alışkanlığı kesintiye uğratır; yeni ve genişlemiş bir alan açar. Yeni bilgi bu alana taşındığında, sonraki kuşakların hepsi bundan etkilenir. Ve nihayet, yaşananlar unutulabilir; atalar huzura kavuşabilir, sonsuzluğa bırakılabilir.

Aile Dizimi Avrupa’da nasıl algılanıyor? Alternatif bir yaklaşım mı, koçluk mu, kişisel gelişim pratiği mi? Yoksa yeni araştırmalar ve artan bir tanınırlık mı var?

Aile dizimi, Avrupa’da genel olarak farklı terapi biçimlerinin içine karışmış durumda ve yaygın biçimde kullanılıyor ancak çoğu zaman yöntemin adı ve özellikle Bert Hellinger’in adı anılmıyor. Bunun bir nedeni, aile diziminin spiritüel arka planı. “Ruhsal aile dizimi” ifadesi özellikle Bert Hellinger’in ölümünden sonra çok kötüye kullanıldı.

Aile dizimi uygulayan bazı kişiler, ortak ve birbiriyle uyumlu ölçütlere dayanan bir eğitimden geçmeden çalışıyor. Kimi uygulayıcılar, “spiritüellik” adına belirgin bir düzen gözetmeden doğaçlama dizimler yapıyor. Bu durumda çoğu zaman yöntem danışana uymak yerine, danışanın yönteme uyması bekleniyor. “Daha yüksek bir boyuta spiritüel bağ” gerekçesiyle danışanın “yeterince gelişmemiş” sayılması gibi yaklaşımlar da görülebiliyor. Bunların tümü yönteme zarar veriyor ve aile diziminin kurumsal anlamda tanınmasının önünde engel oluşturuyor.

Yıllar içinde birçok varyasyon da gelişti. Örneğin atlarla yapılan sistemik dizimler oldukça ilginç bir yaklaşım. İnsanlara güvenin zedelendiği durumlarda, hayvanlarla çalışma danışanın ruhuna giden bir kapı açabiliyor; başka türlü kaybolabilecek bir erişimi mümkün kılabiliyor.

“Gözlerinizi kapatıp artık hayatta olmayan birini düşünün: zihninizde görüntüsü belirir, kulaklarınızda sesi canlanır, midenizde bir düğüm oluşur. Beden ve ilişki birdir.”

Siz de zaman içinde kendi yönteminizi geliştirdiniz: Freni Metodu. Bu yöntem, klasik Aile Dizimi’nden hangi açılardan ayrılıyor?

Benim çalışmam “beden matriksleri” üzerine… Danışanların meseleleri her zaman ilişkilerden yola çıkar. Ancak ilk bedensel olarak algılanabilir ilişkimizi, anne karnında, kendi amniyon kesemizin içindeki çoğul kardeşlerimizle yaşarız. Ardından, aynı rahmi paylaşan diğer amniyon keselerindeki çoğul kardeşler de bu ilişki alanına eklenir. Aile dizimi, aile sistemindeki olguların nesnel gerçekliğiyle çalışırken benim yöntemim, danışanın bu olaylara ilişkin öznel beden algısını merkeze alır. Rahimde, bedenimiz ilk sosyal sistemini ve ilk aidiyet sistemini deneyimler.

Siz de zaman içinde kendi yönteminizi geliştirdiniz: Freni Metodu. Bu yöntem, klasik Aile Dizimi’nden hangi açılardan ayrılıyor?

İlişki her zaman bedende köklenmiştir. Bir kişiyle ilgili bilgiyi kortekste depolayabilirim; fakat ilişkiyi “ilişki” olarak algılamam için beden algısı devrededir. En yalın hâliyle, çevremizde bulunan bir kişi duyu organlarımızı uyarır; bu uyarı dışarıdan içeriye, beyin sapına kadar bedenimize taşınır. Yani o kişi, bedenimizin içinde yer kaplar. Bu uyarı, daha önceki tüm uyarılarla kıyaslanır ve bedende bir tepki üretilir. Gözlerinizi kapatıp artık hayatta olmayan birini düşünün: zihninizde görüntüsü belirir, kulaklarınızda sesi canlanır, midenizde bir düğüm oluşur. Beden ve ilişki birdir.

Bu ikiliye bir de ilişkinin çerçevesi eklenir: Bedenin ilişkiyi ilk kez deneyimleyip kaydettiği “mekân”. Rahimde, bedenimizin “var olma hakkı” diyebileceğimiz doğal bir alanı vardır. “Ben varım” demek için izin gerekmez; bedenim olduğu için varım. Bedenimin sınırlarının ötesinde, onu içine alan ilk mekân amniyotik kesedir. Duyu organları bu sınırı algılayabilir; somut bir çerçevedir. Bu doğal varoluş durumunda hiçbir izne ihtiyaç yoktur. İç mekânım, çevremdeki bu dış mekânın içinde meşru bir şekilde var olur.

Bu alanın annemin kemik leğen kemiği tarafından sınırlandırılması, aynı mekânın içindeki “diğer sakinleri” fark etmeme yol açar. Böylece bedenimi diğer bedenlerle ilişkide deneyimlemeye başlarım; kendi beden kütlemi, diğer beden kütleleriyle ilişki içinde hissederim. Hiyerarşiyi deneyimlerim; bu hiyerarşi içinde bağlanma ve aidiyet gelişir-tam da bu sırayla. Sınırlı alanda beden kütlesinin hızla artması, doğal alanın giderek daralmasına neden olur. Beden travma yaşar: daralır, hayati bir sıkışma hissi doğar; çaresizlik, kırılganlık, ihtiyaç hâli belirir. Bedende kayıtlı bu zaman sıralamasında, ilk ilişki algılarımızdan gündelik hayata taşınan matriksleri görebiliriz: Çoğul kardeşlerin temsilcileri üzerinden tüm ilişkilerimizi kurarız. Her olayı herkes farklı algılar. Bu öznel algı, nesnel gerçeklikle büyük bir ayrışma yaratabilir; iki paralel gerçeklik ortaya çıkar. Bu da kişinin gündelik hayatta yön bulmasını zorlaştırır; hayal kırıklığı, kuşku ve kendine/çevresine güvensizlik doğurur. Çalışmamda danışanın öznel algısını rahim içi çerçeveye yerleştirir ve ilk referans kişinin çoğul kardeş olup olmadığını kontrol ederim. Danışanın kullandığı kelimeler burada çok belirleyicidir; çoğu ifade doğrudan beden algısına dayanır ve ilişkinin mekânsallığına işaret eder: “Partnerim bana yük oluyor”, “blokaj hissediyorum”, “nefes alamıyorum”, “mideme oturdu”, “üzerime çöktü” gibi.

Aile dizimi, aile içindeki yer ve aidiyetten yola çıkar. Ancak bu sırada kendi doğal alanımızın koordinatını çoktan kaybetmiş oluruz. Ailedeki alan mecazidir; rahimde olduğu gibi duyu organlarıyla doğrudan algılanabilir bir alan değildir. Bu nedenle ailede yerin atanması ve aileye kabul edilme ön plana çıkar. Bu da bizi bağımlı ve ihtiyaç sahibi hâline getirir. Ama ben kendi alanımı kendime tanıdığımda -varoluşun doğal hakkım olduğunu kabul ettiğimde -annem ya da kardeşlerim bana yerimi ya da aidiyetimi tanısalar da tanımasalar da aile içinde alanımı meşru bir şekilde alırım.

Ve bu doğal alandan, bu doğal var olma hakkından bakınca, her bir aile üyesinin de kendi varoluş hakkına sahip olduğunu; her birinin kendi kaderiyle benim yanımda bir alan tuttuğunu görürüm. Ve ancak o zaman, başka nelerin mümkün olduğunu fark ederim.

“Hepimiz tek doğmuş çoğuluz; hayattaki tüm ilişkilerimiz, çoğul kardeşlerimizin yerine geçen ikame ilişkilerdir.”

Freni Metodu nasıl doğdu? Bir anda mı ortaya çıktı, yoksa yıllar içinde mi evrildi?

2008’de Alfred Ramoda ve Bettina Austermann’ın bu konudaki çalışmalarını ilk kez duydum. Bunu içimde kabul etmem bir yılımı aldı. O dönemde Hellinger Okulu’ndaki eğitmenim Günther Schricker, sezgilerimi ve çalışmamı doğruladı; bana güven verdi.

İlk eğitim seminerimde, fenomenolojik bir gözlemden yola çıktım: Çok fazla katılımcı annelerine doğru “yakınlaşma hareketi”ni yapamıyordu, bunun yalnızca bireysel aile kaderiyle açıklanması mümkün değildi. Bana göre Aile Dizimi’nde gözden kaçırılan önemli bir doğa yasası vardı. Aile dizimini 1998’den beri bildiğim için dizimlerde gördüğümüz bazı hareketlerin başka bir çerçeveye ait olduğu açıktı. Çünkü ilk “kesilmiş yakınlaşma hareketi”, rahimde çoğul kardeşler arasında gerçekleşir. Kesilmiş yakınlaşma hareketinin şu anlama geldiğini fark ettim: “Sevgili çoğul kardeşlerim, siz olmadan hiçbir yere gitmem.” 2009’da sezgimi sınamak için önce yastıklarla çalıştım. Birkaç ay sonra ikiz kardeş için bir temsilci aldım ve ikizlerin arasındaki iletişimi gözlemledim. Ardından amniyotik keseyi sınırlandırmak için bir örtü kullandım. Bu örtünün altında temsilciler giderek daha fazla temsilci ve yastık talep etmeye başladı. Bağların ve hiyerarşinin oluştuğunu gördüm; bu hiyerarşi yalnızca beden kütlesi ve beden yeterliliğine dayanıyordu—ilkel topluluklarda olduğu gibi. Kendi başına bir sistem olarak algıladığım bu yapıda tekrar eden dinamikleri fark ettim.

2009’da büyük bir heyecanla “çoğul sistemin morfogenetik alanı”nı formüle ettim. Başlangıçta sayılar çok yüksekti; benden önce kimse “kaybedilen ikiz” konusunu bu şekilde çalışmamıştı. Şunu da söyledim, hepimiz tek doğmuş çoğuluz; hayattaki tüm ilişkilerimiz, çoğul kardeşlerimizin yerine geçen ikame ilişkilerdir. Bu aktarımın zorunlu olarak beden algısıyla ilgili olduğunu, aklın doğrudan erişemediği bir alan olduğunu ve bedenin rahimde hayatta kalmak için “beden programları” öğrendiğini ifade ettim. Depresyon, panik ve öfke atakları; rahimde hayat kurtaran bu mekanizmalardan sadece bazılarıdır. Bu nedenle benim sorum “Neden bu semptom/ilişki?” değil; “Bu ne işe yaradı?” sorusuydu. Yanıt hep aynıydı: Bir yandan hayatta kalmaya, diğer yandan da ikame üzerinden ilişkiyi sürdürmeye hizmet ediyordu.

Mekân, duyu organlarıyla araştırılır. Bedende, güvende kalmak için bir “mekân haritası” oluşur: aydınlık/karanlık, oksijen, sıcaklık/soğuk, nem gibi parametreler önce gelir. Sonra mekânın içindeki diğer bedenler, yön bulduğumuz koordinatlara dönüşür. Bedenler büyürken alan aynı hızla genişlemez (hamilelik genelde 4.–5. ayda görünür) ve bedenler giderek “yer darlığı”na, travmaya maruz kalır. Böylece yaklaşımımın giderek travma terapisine yaklaştığını fark ettim oysa bir dizim yöneticisinin böyle bir süreçte gerekli mesleki yeterliliği her zaman olmayabilir. Bu nedenle grupları küçülterek çalışmaya başladım ve aynı zamanda aile dizimindeki spiritüel yaklaşımdan giderek uzaklaştım. İlk yıllarda çoğul sayısının çokluğundan şüphe duydum ve bunu defalarca kontrol ettim. Kendimle uzlaşmakta zorlandım; “sadece sıradan bir dizimci olmak” istedim. Bu büyük sorumluluğu taşımamak için seminerleri iptal ettiğim, bu çalışmadan kaçtığım dönemler oldu. 2010’da amniyotik keselerin önemini fark ettim: Rahim içindeki kesemden dışarı bakışım, dünyaya bakışımın temelini oluşturur. Korteks tam gelişmiş olmadığı için “bilinçli görme” değil; gözlere kazınan görsel algılar vardır. Diğer keselerdeki çoğulların beden kütleleri göreli olarak daha büyükse, içimde sürekli “küçük, yetersiz, eksik, değersiz” beden hissi oluşabilir ve tersi de mümkündür.

Beden kimliği, rahmin giderek daralan sınırları içinde diğer beden kütlelerinin deneyimiyle oluşur. Bu yalnızca çoğulları temsilcilerle ikame etmemize değil, rahimdeki keseleri de ilerideki yaşam alanlarımızla ikame etmemize yol açar: Örneğin profesyonel alanı ya da çift ilişkimi “başka bir kesede, başka bir sistemde” yaşıyor gibi algılayabilirim. Kişisel vicdan ve kolektif vicdanın ilk deneyimi de burada oluşur. Bert Hellinger’in “sevginin düzenleri” yaklaşmını ve vicdan katmanlarını rahim içi çerçeveye yerleştirdim ve doğal kökenlerini burada adlandırdım. Bu, Bert’in çalışmasını daha da değerli kılar çünkü rahimde bu düzenlerin önemi çok daha görünürdür. Aile sisteminde bunu görmek çok daha zordur; Bert gibi açık ve değerli bir düşünürün bunu formüle edebilmesi olağanüstü.

Yıllar içinde yeni kavrayışlar eklendi. En önemlilerinden biri “suçluluk” duygusunun kökeni oldu. Suçluluk felsefi bir düşünce değildir; bir beden hissidir. Birçok insan sabah suçlulukla uyanır, akşam suçlulukla uyur; gün boyu yapılan her şey sanki kefarete yönelir. Katılımcılara “Suçluluğu bedeninizde nerede hissediyorsunuz?” diye sorduğumda herkes farklı bir noktayı işaret eder. Peki beden suçluluğu bu kadar somut biçimde neden taşısın? Tam da o noktada ayna çoğulum yatmış, ölmüş ve beden oradaki hücrelerde bir hatıra taşıyor olmasın?

Daha da net söyleyeyim: Suçluluk, ayna çoğulumla birlikte yaşadığım son algıdır. Başlangıçta her şeyi aynı frekansta, simbiyoz içinde yaparken bir noktada bedenim onun bedeninden farklı bir şey yapmaya başladığı an… “Burada, sevgili kardeşim, bedenim seninkinden farklı hareket ediyor.” Beden işte bunu suçluluk hissi olarak kaydeder. Başka bir deyişle, suçluluk hissettiğim her an, ayna çoğulumla, en son ne üzerinden bağlı kaldıysak orada birleşirim.

Gördüklerimin sorumluluğunu ancak eşimin ve çocuklarımızın desteğiyle taşıyabildim. Meslektaşların saldırıları ve dışlamaları da çok yıpratıcıydı. Tek tesellim Bert Hellinger’di. E-posta üzerinden birkaç kez yaklaşımımı konuştuk; kendimi doğrulanmış ve desteklenmiş hissettim. 2016’da ilk kitabımı yayımlayacakken Bert’ten bir önsöz istedim. Bana bir e-postayla “Önsöz yazamam; adımı bu çalışmanın altına koyarsam artık yalnızca senin çalışman olmaz,” dedi. Ben de “Zaten bunun yalnızca benim çalışmam olmasını hiç istemedim; ama öyle olması gerekiyorsa, o zaman öyle olsun,” diye cevap verdim. O zamana dek çoğul sistemle çalışmaya büyük direnç göstermiştim. Bu e-postadan sonra aynı yıl kendi okulumu açtım ve o günden beri “Dizim ve Çoğul Sistem” alanında eğitim ve uzmanlaşma programı sunuyorum.

Bu yöntemi tek bir cümlede özetlemeniz gerekse nasıl söylerdiniz?

Nasıl ki daima anne babamın kızı olacaksam çoğul kardeşlerimin de daima kardeşi olacağım çünkü hayatı onlarla birlikte deneyimledim ve paylaştım. Bu sayede acıdan ve travmadan vedalaşırken, çoğul kardeşlerimi de bilinçli biçimde günlük hayatıma dahil edebilirim. Freni Metodu, danışanı hayatta kalma modundaki reaksiyondan, yaşamda eyleme doğru taşır.

Rahimdeki ilk iki ayın önemini vurguluyorsunuz ve bu dönemde bebeğin aslında “yalnız” olmadığını söylüyorsunuz. İlk 60 günde rahimde neler olur?

Spermle döllenen tek bir hücreden başlayarak embriyo ve ek yapılar oluşur: embriyo, amniyotik kese, plasenta, göbek kordonu, amniyon sıvısı… Bu ilk fazda gerçekleşen şey sürekli bir ayrışmadır. İlk organizmadan 14 gün boyunca kök hücreler ayrışır; yeni bağımsız organizmalar oluşur ve onlar da 14 gün boyunca kök hücre ayrıştırır. Teorik olarak her ayrışma yeni bir embriyo oluşturabilir. İlk 5 gün kök hücreler totipotenttir; yani gebeliğin ihtiyaç duyduğu her şeye dönüşebilir. 5. günden sonra pluripotent hâle gelir; daha spesifik işlevler edinir. 14. günden sonra, sefalokaudal eksen oluştuğu için organizma artık hücre ayrıştırma kapasitesini kaybeder. Bilim insanları ancak bu noktadan sonra “birey”den söz eder ve bu aşamada hangi bireyin hayatta kalacağını bilmediklerini de kabul ederler. Birçok ülkede 14. günden sonra embriyonik organizmalar üzerinde deney yapılmasına izin verilmez.

Bir organizma içindeki hücresel büyüme üstel (eksponansiyel) şekilde ilerler. İlk 40 gün içinde beyin sapı tamamen oluşur ve işlevseldir. Yaşam fonksiyonlarımız ve donma, kaçma, savaşma gibi hayatta kalma tepkileri beyin sapında otomatik programlar olarak kayıtlıdır. Duyu organları da çalışır ve çevreden uyarıları toplayıp beyin sapına iletir. Biriken deneyime göre otomatik yanıt oluşur. Nasıl otomatik nefes alıyor, sindiriyor, tansiyon ve ısı ayarlıyorsak; diğer beden kütlelerine ve sonuçta ilişkilere de otomatik tepki veririz. İnsan sosyal bir varlık olduğu için, çoğul sistemde beden hafızasına kaydettiği deneyimleri diğer tüm sistemlere aktarır.

İlk iki ay içinde limbik sistem de oluşur ve işlevsel hâle gelir. Beden hücrelerimiz, hormonlarımız, duygularımız; çoğul kardeşlerimizin varlığında ve onlarla uyum içinde şekillenir. Yaşamayı, acıyı, ölümü, çürüme ve kaybolmayı bedenimizde yaşar; her olayı onlarla paylaşırız. Dahası, göbek kordonlarıyla birbirimize dolanmış hâlde bağlıyken her uyarı, her iletişim kesintiye uğrar; her ilişki başarısız olur. Bu, bedende karşılanmamış ihtiyaçlar ve “kesilmiş yakınlaşma hareketi” üretir. Yaşam boyunca bu rahim içi evreler döngüsel biçimde tekrar eder. Bedenin bu tekrar zorunluluğu, iradeden daha güçlüdür. Her tekrar bizi “sıfır noktasına” geri düşürür, başarısız hissederiz. Çünkü döngüsel beden gerçekliği, ilişkilerde sorun çıktığında anlayışımızın dışına taşar ve çözüm üretmemize izin vermez.

“Gebeliklerin başında birden fazla plasenta da olabilir. Doğa, bitki ve hayvan dünyasında yaşamı çokluğa emanet eder. İnsan da bu gelişim tarihinin parçasıdır.”

Çoğul gebeliklerde bazen embriyonik dönemde bir ya da daha fazla bebeğin kaybedilebildiğini biliyoruz. Ancak siz burada biraz farklı bir şeyden bahsediyorsunuz. Fark nedir?

Ben tam da bu kayıptan bahsediyorum. Sadece başlangıçtaki sayıların çok yüksek olduğunu söylüyorum. Gebeliğin ilk haftaları dar bir çerçevede gerçekleşir. Bir kadının uterusu yaklaşık 7cmx5cm’dir. Kök hücre ayrışması birkaç gün içinde uterusun tüm alanını doldurur. Başlangıçta amniyotik keseler çoktur, 12’ye kadar çıkabilir ve her kesede farklı beden kütlelerinde 500’den az olmayan embriyonik organizma bulunur. Elbette hayatta kalan, hepsiyle aynı ilişkiye sahip değildir; ilerideki yaşam kalitesi, rahimde hangi kaynaklara sahip olduğuma da bağlıdır. Gebeliklerin başında birden fazla plasenta da olabilir. Doğa; bitki ve hayvan dünyasında yaşamı çokluğa emanet eder. İnsan da bu gelişim tarihinin parçasıdır.

Beden, ilişkiyi yalnızca az sayıda beden matriksi üzerinden ifade eder ve bu matriksler her ilişkide küçük varyasyonlarla tekrar eder: Ya diğerini görürüm ya dokunmam ya iletişim kurarım ya dokunmam ya dokunurum ya dokunmam ya yakın olurum ya uzak. Aynı keseye ait olurum ya da başka keseye. Üzerinde yatarım ve kendimi desteklenmiş hissederim ama o beni yük sayar; ya da ben onun altında kalır, onu taşırken onun ağırlığını hissederim.

Rahimde ilk kez “erkek yanında erkek”, “erkek yanında kadın”, daha büyük/daha küçük birinin yanında olma deneyimleri oluşur. İlk kez uzuvlarımı hareket ettirir, ilk kez “yer”, ilk kez bedensel yakınlığı ve erotik uyarımı deneyimlerim. Yani “ilklerimin” çoğu çoğul kardeşlerimle rahimde yaşanır. Bir izlenim (imprinting) oluşur ve bundan sonra tüm deneyimlerim için ölçüt olur.

Tanımladığınız biçimde, oluşmuş bir embriyonun (ikizin) kaybı ile amniyotik keselerin ayrışması, rahimde kalan bebek üzerinde aynı etkileri mi yaratır?

Evet. Beden, gelişim döneminde bütünüyle bir öğrenme sürecidir. Her uyarım değerlendirilir ve deneyim olarak kaydedilir. Sonraki tüm deneyimler, daha önceki algılarla kıyaslanır ve “temaya varyasyon” olarak depolanır. Belirli bir deneyim düzeyinden sonra ana temanın sadece nüansları kalır ve ardından da tekrarlar gelir; artık farkındalık anı oluşmaz. Hayatta kalan, travmaya tepki vermeyi öğrenmiştir; travmayı daha hızlı tanır ve kendini kapatır, hatta enerji harcamamak için duyuları köreltir. Tüm bu uyarım ve etkileşimin sonunda tek başına hayatta kalır. Hepimiz bir bakıma “kendi kişisel kıyametimizi” yaşamışızdır.

İlişkilerde hayatta kalan kişi, çatışma anlarında rahimde öğrendiği ve beyin sapına kaydettiği şekilde tepki verir. Çatışma çözümü, ortaklık ve gelecek adına bir başarı deneyimi yaratmamıştır. Rahimde bir “öğrenme” değil, giderek azalana doğru giden bir “deneyim” yaşanmıştır; tek hayatta kalanın kozmik yalnızlığına kadar…Kendi kesemdeki ölüm tüm duyu organlarıyla deneyimlenir; başka bir kesedeki ölüm ise daha az duyuyla algılanabilir. Tek fark bu. Ama bu fark; anne-baba ve kardeşler gibi bize çok yakın kişilerin, kendi kesemizdeki çoğulların temsilcilerine dönüşmesine yol açar. Bu nedenle en zor çatışmaları, en yakınımızdakilerle tekrar ederiz ve çözüm bulamayız.

Çoğu zaman biz çocuklar, ebeveynlerimiz için başka keselerdeki çoğulların temsilcileri oluruz. Biz çocuklar, sisteme en son katılanız; ebeveynlerin kök ailesi ise, onların kendi keselerindeki temsilcilere dönüşür. Bu da birçok danışanda görülen aileden kopuşu açıklar: kök aileye ait hissetmeme; anneyle, babayla ya da ikisiyle birden görünmez bir ayrılık yaşama… Üstelik bu, çok sayıda dizim çalışmasına rağmen kalkmayabilir. Ayrıca diğer keselerin temsilcileriyle de şu tekrar yaşanır: canlı çoğul = kaynak; ölü çoğul = sakatlanmış ilişki matriksi. Öte kesedeki ölüm “ölüm” olarak algılanmayabilir; daha çok “öteki kayboldu, beni terk etti, beni burada bıraktı” gibi yaşanır. Hayatta kalanın içindeki büyük soru şudur: “Neden?” “Benim neyim eksikti de siz/sen beni burada bıraktınız?” Bu soruya verilen yanıt neredeyse her zaman kişinin kendi aleyhinedir: kendini yargılar, suçluluk ve utanç hisseder, kendini topluluktan dışlar.

Tüp bebek uygulamaları bugün çok yaygın. Vücut dışında oluşturulan embriyoların daha sonra rahme transferi ile ilgili bu çalışma bağlamında gözlemleriniz neler?

Bugüne kadar yapay döllenme konusunda herhangi bir deneyimim olmadı. Kök hücreler üzerine çalışan ve infertil çiftlerle çalışan bir uzmandan şunu duydum: Kök hücrelerin çoğalması ve yeni organizmalar oluşturan ayrışma, döllenmeden birkaç dakika sonra bile gerçekleşiyor. Ancak bununla ilgili kişisel bir deneyimim ya da bu yönteme başvurmuş danışanlarla çalışma deneyimim yok.

“Çoğul sistemin hiyerarşisi ve orada kurulan ilişkilerin sıralaması, biyokimyasal olarak beyin sapında ve beden hücrelerinde kayıtlı bir deneyim arka planı oluşturur. Hayatta kalan kişinin kendini anlayabilmesi için bu konuda açıklık kazanması gerekir.”

Freni Metodu çalışması katılımcıya nasıl faydalar sağlayabilir?

Hayatta kalan kişi ilişkileri “ya… ya…” şeklinde yaşama eğilimindedir. Yaş aldıkça, farkında olmadan belirli özellikleri taşıyan bir ilişkiyi arar; bu özellikler yoksa ilişkiye hiç girmemeyi tercih eder. Başka bir deyişle: Yaş ilerledikçe çoğulu arama eğilimi güçlenir. Benim çalışmam hayatta kalanı “hem… hem…” düzlemine taşır: hem kayıp ikiz hem de hayatım boyunca tanıyacağım diğer insanlar.

Çoğullarımla, sürekli bir alma-verme alışverişi içinde her şeyi öğrendim. Hayatı onlarla paylaştım; ölümü değil. Ayrılığa ve ölüme tutunursam, onlarla ve onlar aracılığıyla yaşadığım her şeyi reddetmiş olurum; onlara -ölüme- “eşlik etmek” isterim. Yöntem sayesinde hayatta kalan kişi bilinçlenir: Rahim içi yaşam ne kadar zorsa, benim yaşamım o kadar değerlidir. Eğer ben hayatta kaldıysam, sistem benim üzerimden başarıya ulaştı; hepimiz benim içimde hayatta kaldık. Örneğin bir çoğul kardeşimde onun gücünü algıladıysam sadece varlığıyla bile bana çok şey vermiştir. O gittiğinde bende güç deneyimi kalır; kardeşim gücünü geri götürmez. Bu deneyim benim hazinemdir; hayatımın hizmetinde kullanabilirim. Böylece onu onurlandırırım. Tersine, onun ölümüne tutunursam kaderini üstlenirim; hayatı ve ölümü üzerinde kendimi yükseltmiş olurum. Bu bana ait değildir. Birkaç saat, gün, hafta ya da ay süren bir yaşamın 80 yıla göre daha değersiz olduğunu söyleyemem. Çoğul kardeşlerime hak ettikleri onur, haysiyet ve büyüklüğü veririm; böylece onların kaderini de kendi kaderimi de onurlandırmış olurum.

Freni Metodu danışanda artık reaktif olmayan bir hâl yaratır; bazı koşullarda “travmayla baş etme”den söz edilebilir. Çoğul sistemi bilinçli biçimde entegre edilir; danışan ilk sosyal çevresinde kapladığı alanı yeniden bilinçle alır. Çoğul sistemdeki düzen, hayatta kalanın sonradan girdiği diğer sistemlerde çoğu zaman düzensizlik yaratır. Çoğul sistemin hiyerarşisi ve orada kurulan ilişkilerin sıralaması, biyokimyasal olarak beyin sapında ve beden hücrelerinde kayıtlı bir deneyim arka planı oluşturur. Hayatta kalan kişinin kendini anlayabilmesi için bu konuda açıklık kazanması gerekir.

Yetişkin bir insanın “ihtiyaçları” olmaz; yetişkin, ihtiyaçlarını giderebilecek olgunluktadır. Yetişkinin arzuları ve hayalleri olur. Eğer ihtiyaçlı bir yetişkinsem bu rahimde ihtiyaçlı kaldığım içindir. Çoğul kardeşlerle yaşanan kesintiler nedeniyle ihtiyaçlar karşılanmamış, bu ihtiyaçlar için referans çoğul kaybedilmiş ve sonra ikame ilişkiye aktarılmıştır. Adeta ikame çoğulu rahme yerleştirir ve onun kaderini, çoğul kardeşimin kaderiyle düğümlerim. Bu durumda ikame kişi, olumsuz ilişki matriksini tekrar etmekten başka bir şey yapamaz. Yöntem bu döngüsel tekrar zorunluluğunu bilinçli hâle getirir. Çoğul rahimden “çıkarılır”, karşılanmamış ihtiyaçlar ve ilişki çalışılır ve entegre edilir. Amniyotik kese/rahim çerçevesi de bilinçle içeri alınır. Böylece ilişki matriksi kesintiye uğrar. Ben travmayla vedalaşırım; çoğulla değil. Tam tersine, çoğulu bilinçle hayatıma alırım. Dış dünyada yeniden ilişkilere girerim; farklı, yine güzel ve değerli ilişkiler…

Anne karnında yaşanan bu ilk deneyimlerin hayattaki yansımaları nasıl ve ne zamandan itibaren daha çok görünür oluyor?

Bir bebek dünyaya geldiğinde, çevresindeki insanları “çoğul ikamesi” olarak algılamaya başlar ve kendine bir ikame sistem kurar. Kırk yıl öncesine kadar -Almanya ve İtalya’dan söz ediyorum- bu ikame ağlar iyi çalışıyordu çünkü toplum daha statikti. Aileler uzun süre aynı köyde ya da mahallede yaşardı; referans kişiler geniş aile ve komşulardı. Günümüzde ise bu ikame ağ çok daha hızlı dağılıyor ve çocuk daha hızlı yeniden travmatize oluyor. Ebeveynler boşanıyor; sık okul ve öğretmen değişiklikleri çocuğun kalıcı ikame bağlar kurmasına izin vermiyor.

Özellikle küçük çocukluktan çocukluğa geçiş, anaokulundan ilkokula geçiş ve ergenlik- bedensel dönüşüm süreci- çocuk ve gençlerin çöktüğü dönemler olabiliyor.

Kardeşi olan çocuklarda, yeni bebek eve geldiği andan itibaren davranış bozuklukları görülebilir; bu her zaman kıskançlık ya da dikkat çekme ihtiyacı değildir. Küçük kardeş, onu yeniden travmatize eder ve kişi anında rahim içi boyuta geri taşınır. Genç yetişkinler için okul/üniversiteden iş hayatına geçiş kritik bir eşiktir: Nihayet “rahimden çıkmak” ve büyümek zorundayımdır ama çevremde yön bulacağım koordinatlar yoktur.

Kadınlar için ise aylık menstruasyon, hamilelikler ve gebelik sonlanmaları (düşükler/sonlandırmalar) nedeniyle yeniden travmatize olmak daha kritiktir. Doğal düşükler, rahim içi deneyime ağır bir dönüş yaratabilir ve ağır vakalarda kişinin yaşam çizgisini tamamen sarsabilir. Doğum sonrası depresyon da buna dahildir.

Çok önemli bir çoğul ikamesi olan sevilen bir kişinin ölümü yıkıcı olabilir. Aile diziminde kullandığımız “Seni takip ediyorum”, “Senin yerine ben” gibi cümleler, kökünü rahim içi hayatta kalma deneyiminden alır. Çoğu zaman bir çoğul ikamesinin ayrılığı ya da ölümü, bedende, çoğulun yattığı ya da bedenle birleştiği tam o noktada bir semptomu tetikler.

Bugün kanser hastalarının histolojik bulgularında, kanser hücrelerinin farklı genetik materyal taşıdığı, bunun da bir çoğulun göç etmiş hücrelerinin hayatta kalanın bedenine karışmış olmasına bağlanabileceği görülüyor. Çoğu zaman, öncesinde hayatta kalan kişi bir ikame ilişkiyi kaybetmiş oluyor. Bedenimiz ölümümüze kadar çoğul kardeşlerimizle ilişkide kalır. İlişki bedenin içinde yapısal olarak büyümüştür ve her an tetiklenebilir.

Rahimdeki ilk kök hücrelere odaklanmanın fazla detaylı ve gereksiz olduğu yönündeki eleştirilere nasıl yanıt verirsiniz?

İnsanı, yeryüzündeki canlıların gelişim tarihinin bir parçası olarak mı görüyoruz, yoksa ayrı bir şey olarak mı? Biyoloji, fizik ve kimya birer inanç değildir. Bedenimiz milyonlarca yılda şekillenmiş doğa yasalarına tabidir; bir hava kabarcığı bile öldürücü olabilir.

İnsan yaşamı ilk hücreden itibaren; diğer tüm hücrelerle, çevreyle ve evrenle iletişim kuracak, etkileşecek ve sistem oluşturacak şekilde yapılandırılmıştır. Her hücrenin kendi solunumu ve metabolizması vardır; her hücre başlı başına bir evrendir. Her hücre tüm DNA’mızı taşır. Sadece hücreler arası iletişim ve bilgi alışverişi, tam o beden noktasında gerekli olan geni aktive ederek işlevsel bir beden oluşturabilir. Hücre bölünüp çoğalırken içindeki bilgiyi aktarır; böylece yavru hücreler aynı yerde aynı işlevi kesintisiz sürdürür.

Bedenimiz yalnızca “şimdi”yi yaşar; yalnızca anda işlev görür. Yaşadığımız sürece hücrelerimiz, ömür boyu anın içinde çalışır. Bu nedenle ilk kök hücrenin içeriği tüm yavru hücrelere ve tüm ayrışmalara taşınır. Bu yüzden rahim içi olan biten, bugün burada ve şimdi, bizim şimdiki zamanımızda etkisini sürdürür: Her saniye milyonlarca hücrenin milyonlarca biyokimyasal reaksiyonla yaşamı sürdürmesi… Kök hücrelerin öneminden şüphe duyanın, benim yöntemimle değil, doğa bilimleriyle bir sorunu vardır.

Bu çalışma kimler için uygun değildir?

Aile dizimi ve çoğul sistemle çalışma, geleneksel terapi yöntemlerinin yerine geçmez ancak tamamlayıcı bir işlev görebilir. Psikofarmakolojik ilaç kullanan kişiler benimle kesinlikle çalışamaz. Ayrıca hamilelik ve emzirme dönemindeki kadınların seminerlerime katılmasını da önermem. Aile diziminde olduğu gibi, kişinin tam bilinç hâlinde çalışabilmesi gerekir. Katılımcıların önceden hangi hastalıkları olduğunu ve hangi ilaçları kullandığını mutlaka bildirmesi önemlidir.

Mayıs 2026’da Türkiye’de bir seminer vermeyi planlıyorsunuz. Bu seminer kimlere yönelik olacak? Katılımcılar Freni Metodu uygulayıcısı olabilecek mi?

Seminer, “kaybedilen çoğul” temasını daha yakından tanımak isteyen herkese açıktır. Herkes çoğul sistemi kendi bedeni üzerinden deneyimleyecek. Aile dizimi uygulayıcıları için özellikle bazı dizimleri ve örnekleri pratik olarak göstereceğim; seminer sırasında çalışıp kendi çalışmalarında kullanabilecekler. Elbette aile dizimini zaten bilen uygulayıcılar, temsilci ya da danışan olarak deneyimi olan kişiler için seminer daha anlaşılır olacaktır.

Türkiye ziyaretiniz sırasında bireysel seanslar da sunacak mısınız?

Evet. Bir gün, seminer tüm ilgililere açık olacak; katılımcılar başvurup niyetlerini getirebilecekler. Grup çalışmasında alan, bunun bir aile dizimi mi yoksa bir çoğul dinamiği mi olduğunu gösterecek. Ayrıca bir gün de bireysel seanslara ayrılacak; bire bir çalışacağım.

Detaylı bilgiye ulaşmak için: https://www.gemellonatosolo.com


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

yaprak-cetinkaya
Gazetecilik eğitimini Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde aldı. 27 yıldır farklı görevlerde daima mesleğine aşık bir hal ile çalışıyor. Gazeteciliği en çok wellbeing, kişisel gelişim, psikoloji, ezoterizm, mitoloji gibi daha az konuşulan konular üzerinden yapmayı seviyor. Mümkün Dergi, Yuka Dükkân ve Yuka Ajans’ın kurucu ortaklarından…
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.