Pazar akşamı, saat dokuz. Bulaşıklar makineye yerleştirildi. Çay demlendi. Çocuklar uykuya hazırlanıyor. En huzurlu olmanız gereken o anda birden zihiniz alarma basıyor: Yarın işe gidilecek. Saat kaçta trafiğe yakalanmam? Ajandama bakayım, yarın kaç toplantı vardı? Çocukları okuldan kim alacak? En iyisi telefonuma bakayım da kafam dağılsın. Ve o video karşınıza çıkıyor; bir kadın sabah güneşinde kahvesini yudumluyor, kedisi pencerenin kenarında uyukluyor, koltukta bir kitap onu bekliyor… Ve içinizdeki ses fısıldıyor: Böyle hayatlar da var…

Hepimiz biraz yorgunuz
Sadece bedenlerimiz değil ruhlarımız da yorgun. Hayat pahalılığı, belirsizlik, sürekli değişen gündem; çoğumuz geleceği planlamayı bıraktık, günü kurtarmaya çalışıyoruz. TÜİK’in araştırmalarına göre ülkemizde geleceğinden umutlu olanların oranı on yılda belirgin biçimde azaldı. Rakamlara gerek bile yok aslında; bir arkadaş sofrasında “Nasılsın?” sorusuna verilen cevaplar her şeyi anlatıyor: “İdare ediyoruz”, “Koşturuyoruz”, “Bildiğin gibi işte…” Ya da son zamanların favori deyişi: “Memleket gibiyim.”
İşte yavaş yaşamın çekiciliği tam burada başlıyor. Daha fazlasını istemiyoruz. Sadece biraz nefes istiyoruz.

Gentle rhythm tam olarak ne?
Belki de en iyi tarifi babaannelerimizin yaşamında saklı. Sabah erkenden kalkan ama acele etmeden çayı ocağa koyup demi tam kıvamına gelene kadar bekleyen o nesil şimdi bize baktığında ne hissediyor acaba? Onların da yapacak çok işi vardı. Günü belki de hiç oturmadan geçirirlerdi ama akşam komşusuyla iki lafın belini kırmak da bu tempoya dahildi.
Gentle rhythm yani nazik ritim, tam olarak bu: Hayatı yavaşlatmak değil, ona bir ritim kazandırmak. Hızlı saatlerin öncesinde kendini güne hazırlayabilecek kadar nefes alabilmek, gün sonunda hızlı bir yemek yerine bir sofra etrafında toplanabilmek…
Kökleri de 80’lerin İtalya’sına, fast-food’a karşı doğan Slow Food hareketine uzanıyor. Ama bugün çok daha kişisel bir anlam taşıyor: telefonsuz bir kahvaltı, bitirmeye çalışmadan okunan bir kitap, hedefi olmayan bir yürüyüş, “hayır” diyebilmenin rahatlığı.

Bizim “yavaş”ımız, başkasının hızı
Bizim “sakin bir hafta” dediğimiz şey, pek çok ülke için hâlâ yoğun bir hafta. Avrupa istatistiklerine göre Türkiye, haftalık çalışma süresinde Avrupa’nın en uzun çalışan ülkesi; Hollanda’yla aramızda haftada yaklaşık 10 saat fark var. Bu, her hafta bir iş gününden fazla ek mesai demek.
İşin ilginç yanı, kültürel olarak aslında hiç de “hızlı” bir toplum değiliz. Çay ısrarımız, uzun sofralarımız, “bir dakika otur da öyle git”, “daha karpuz kesecektik” alışkanlığımız var. Yani kültürümüz yavaş, takvimimiz hızlı. Belki de yorgunluğumuzun bir kısmı bu iki ritmin arasında sıkışıp kalmaktan geliyor. Bu yüzden yavaşlamak herkes için aynı anlama gelmiyor. Bir İstanbullu için yavaşlık, haftada bir akşamı boş bırakmak olabilir. Çoğu Ege kasabası sakini içinse yavaşlık, hayatın ta kendisi. Önemli olan başkasının hızını kopyalamak değil, kendi ritmimizi bulmak.
Yavaşlayınca neler değişiyor?
- Zihin susuyor. Kafada dönüp duran “yetişemeyeceğim” düşüncesi hafifliyor. Araştırmalar, doğada yapılan uzun bir yürüyüşün, insanın aynı olumsuz düşünceleri tekrar tekrar kafasında çevirme süresini azalttığını gösteriyor.
- Zaman genişliyor. Saatler artmıyor elbette ama “zamanım var” duygusu geri geliyor. Psikologlar, bu duygunun mutluluğu artırdığını söylüyor.
- İlişkiler derinleşiyor. Acelesi olmayan bir sohbet, yüz tane hızlı mesajdan çok daha iyi hissettiriyor. Duyguları paylaşmaksa ruh halini doğrudan etkiliyor.
- Küçük şeyler yeniden görünüyor. Simidin kokusu, vapurdaki martılar, akşam ışığının eve doluşu… Hep oradaydılar evet ama bakmaya vaktimiz yoktu.
- Kontrol hissi iyi hissettiriyor. Belki de en önemlisi bu. Her şeyin dışımızda karar verildiği bir dönemde, en azından kendi günümüzün temposunu seçebilmek bize iyi geliyor.

Ama dikkat: Yavaşlık bir vitrin değil
Kusursuz kareler tuzağı: Sosyal medyadaki yavaş yaşam videoları çoğu zaman keten örtüler, el yapımı fincanlar ve pırıl pırıl mutfaklarla dolu. Oysa yavaşlık satın alınan bir dekor değil. Karton bardakta içilen ama gerçekten tadı çıkarılan bir kahve, o kusursuz karelerden çok daha “yavaş”.
“Herkesin buna vakti yok” gerçeği. Vardiyalı çalışan bir hemşireye ya da iki işte birden çalışan arkadaşınıza “sabah ritüeli önemli” demek saçma olduğu kadar kırıcı da. Yavaş yaşam bir ayrıcalık yarışına dönüşmemeli. Herkes kendi koşullarında, kendi küçük aralığını bulabilir.
Yavaşlık mı, geri çekilme mi? Bazen “yavaşlamak istiyorum” cümlesinin altında hiçbir şeyden keyif alamamak, insanlardan uzaklaşmak, sabahları yataktan çıkmayı hiç istememek gibi hâller yatar. Bunlar bir yaşam tarzı tercihi değil, bir yardım çağrısı olabilir. Eğer kendinizde böyle bir durum fark ediyorsanız, ritminizi değiştirmekten önce bir uzmanla konuşmak iyi gelecektir.
Her şeyi bırakıp gitme hayali. “Her şeyi bırakıp sahil kasabasına yerleşeceğim” cümlesini kim kurmadı ki? Bazıları için bu gerçekten doğru karar olabilir. Ama taşındığınız yere kendinizi de götüreceğinizi unutmamak gerekiyor. Aynı zihin yapısı nerede olursa olsun benzer seçimler yapacaktır. Kısacası yavaşlık bir mekân değil, bir alışkanlık meselesi.

Kendi ritmini bulmak için küçük adımlar
İyi haber şu: Nazik bir ritim için işinizi bırakmanız ya da köye taşınmanız gerekmiyor. Yoğun bir hayatın içine de küçük “yavaş adalar” yerleştirebilirsiniz.
- Tek bir anla başlayın. Sabah 10 dakika, telefonu elinize almadan pencereden dışarı bakarak çayınızı/kahvenizi için. Hepsi bu. Önce bir alışkanlık otursun.
- Çayın demini bekleyin. Kulağa basit geliyor ama bekleyebilmek bir kastır. Günde bir şeyi, aceleye getirmeden, sonuna kadar yapın: bir yemek, bir sohbet, bir duş.
- Haberler için zaman belirleyin. Gündemi günde bir ya da iki kez kontrol etmek, dünyadan kopmadan zihninizi korumanın iyi bir yolu.
- Doğaya küçük kaçamaklar yapın. Ormana gitmeniz gerekmiyor; mahalledeki park, sahil yolu ya da ağaçlı bir sokak da işe yarar.
- Kendi kültürümüzden ödünç alın. Uzun pazar kahvaltısı, mahalle pazarında sohbet, mevsiminde yenen domates, komşuya götürülen bir tabak… Yavaşlığın en güzel örnekleri zaten köklerimizde var.
- Takviminizde boşluk bırakın. Haftada bir akşamı “hiçbir şey” için ayırın. Ve o akşam kimse sizden bir şey isterse, gönül rahatlığıyla “Bu akşam doluyum” deyin.
- Kendinize nazik olun. Bazı günler yine koşturacaksınız, bunu bir başarısızlık olarak görmeyin. Gentle rhythm’in “gentle” kısmı, önce kendinize karşı nazik olmayı ifade ediyor.
Daha yavaş değil, daha bizim
Şimdi pazar akşamına geri dönelim. O videodaki kadının hayatına sahip değilsiniz. Belki hiç de sahip olmayacaksınız. Ama yarın işe doğru koşmadan önce kahvenizi uzun uzun koklayın ve sakince yudumlayın. Vapurda telefonu cebinizde tutup martılara bakın. Akşam bir arkadaşınızı arayıp “Nasılsın?” diye sorun ve cevabını acele etmeden dinleyin.
Yavaşlık, hayatın bize dayattığı hıza karşı küçük ama değerli bir itiraz. Kocaman değişimlerle değil, minik anlarla başlıyor.
Hadi şimdi telefonu bir kenara bırakın ve birkaç dakika sadece nefes alın. Acele etmeden.
İyi geldi, değil mi?
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

