Nesiller arası aktarılan toksik utanç

Perdenin arkasındayım.

Saklanıyorum.

Sanırım 4 ya da 5 yaşlarındayım.

Evet, utanıyorum.

Oradan çıkmıyorum ve hep o perdeye dolanıyorum…

Yok olmak istiyorum.

Yetişkin olduğumda da bu utançla kendimi gerçekleştirme yolum oldukça büyük engellerle dolu oldu.

Topluluk önünde konuşma korkumdan tutun, şaibeli yaşam seçimlerimin altından da hep bu duygu çıktı.

Utanç, ortaya çıkarılması ve çalışılması açısından hem en zor duygulardan biri, hem de en yıpratıcı ve hareketi kısıtlayıcılardan…

Burada bahsettiğim toksik utanç.

Birisine söz verdiğim saatte eğer orada olamazsam, biraz utanır, ondan özür dileyerek gerekli açıklamayı yaparım. Buradaki utanç sağlıklı bir duygudur.

Oysa, pek çok sağlıksız ve kendini sabote eden davranışın, depresyon ve anksiyetenin altında yatan duygu toksik utançtır. Değersizlik ve yetersizlik duyguları hep utançla bağlantılıdır.

Utancın kaynağı da nesiller arası travma, yetiştirilme şeklimiz ve kişisel travmalarımızdır.

“Ağzını öyle yapma böyle yap, kız çocukları öyle yapmaz, şu haline bak, fazla konuşma ayıp olur, saygılı çocuklar öyle yapmaz…” vs.

Bu davranış paternlerinin nasıl nesilden nesile aktarıldığını, farklı gelenek ve göreneklerde ne şekilde şekillendiği ve etkilerini Aile Diziminde net gözlemler ve bu aktarımın sağlıklı bir hale gelmesi için farkındalık kazanırız.

Tahtaya çıktığında öğretmenin azarlaması, önlüğünün düğmelerin açık kalması (benim utançlarımdan biri), arkadaşların alay etmesi ve küçük düşürmesi, çocukları cezalandırma, bağırma,

Zorunlu göçler, din değiştirilmesi, savaşların etkileri, dışlanma, kadınların değerinin bilinmemesi, katliamlar gibi nesiller arası travmalar utancın derin kaynaklarındandır.

Ülkemizde pek çok kişinin aile köklerinde göç bulunmaktadır. Zorunlu göçlerde evlerini, topraklarını, anılarını, ailelerini bırakmak zorunda kalmış kişilerde bu kayıp travmasının oluşturduğu yoğun acı ve aynı zamanda utanç görülür. Bu utancın nesiller boyu farkında olmadan kör sevgi ile taşındığını görürüz.

Yine kendilerini korumak için din ve mezheplerini saklamak ve değiştirmek zorunda kalmış pek çok ailede nesiller arası utancın derin izlerini görmek mümkündür. Bu utanç, insanların tüm yaşam enerjilerini çekmektedir.

Utanç, “Ben hatayım” der,

Utanç, “Ben kötüyüm” der

Suçluluk, yaptığımız bir şeyle ilgili kendimizi kötü hissetmektir. Utanç ise, olduğumuz bir şeyle ilgili kendimizi kötü hissetmektir.

Utanç maalesef benliğe saldırır ve yeterince köttü hisseden herkes, utanç hisseder.

Bu hissi sevmiyorum,

Bu hissi istemiyorum,

Bu hisse sahip olmamalıyım,

Benimle ilgili bir şey yanlış olmalı ki bu hissi hissediyorum,

Ben kötüyüm!

“Kötü hissediyorum”dan “Ben Kötüyüm”e doğru gideriz...

Dr. Peter Levine, “Utanç kanser gibidir; bir tümör gibi travmadan çıkar ve büyür, metastaz yapar ve bir kişinin yaşamının tüm alanlarına yayılarak zehirler” der.

Hepimizin en temel ihtiyacı, güvenli bağlar kurmak ve güvende hissetmektir. Utancın kökeni de kesintiye uğramış bağlantı ihtiyacından kaynaklanır. 

Utanç olunca dışarıdan onay alma ihtiyacımız da oluyor.

Utancın en büyük panzehri ise “Öz şefkat.”

Olanlar belki bizim yüzümüzden gerçekleşmedi ama utancın sorumluluğunu almak bize düşüyor.

Sevilmek hepimizin en büyük hakkı.

Sabah kalktığımızda yüzümüzü yıkamaya gittiğimizde gözlerimizin içine bakarak:

“Seni seviyorum,

Senin için buradayım,

Sana inanıyorum”

demek mümkün olabilir mi?

Yorumlar