Deneyim

Ölümden konuştuğumuz her an aslında yaşamdan konuşuyoruz

Annenizin, babanızın, kardeşinizin ya da eşinizin birkaç haftalık ömrü kaldığını öğrenseniz ne yapardınız? Peki ya siz öleceğinizi bilseydiniz ne hissederdiniz? Yaşamı olağan karşıladığımız gibi bir gün öleceğimiz gerçeğini de doğal karşılamak, ölüme hazırlanmak mümkün mü? Şahsen elimden gelse ölümü ertelemeyi, mümkün olsa engellemeyi isterdim. Sanırım insanın en büyük şansı öleceğini bilip hiç ölmeyecekmiş gibi yaşaması. Ölüme meydan okumanın, katlanabilmenin tek yolu bu çünkü…

Sizi Sydney’de yaşayan ilginç biriyle, Berna Köker Poljak’la tanıştırmak istiyorum. İlginç diyorum çünkü yaptığı işi ilk kez duyuyor olabilirsiniz. O bir ölüm doulası; yani hastanelerin palyatif bakım servislerinde tedavileri sonlanmış, ölümü bekleyen hastalara ve yakınlarına eşlik eden kimse demek. Şimdi gelin Berna Köker’in, adını bile telaffuz etmenin tüyleri diken diken ettiği ölüm kavramıyla nasıl çalışmaya başladığını, ölüm doulası olma macerasını kendi ağzından dinleyelim…

Pek çoğumuzun korktuğu, üzerinde konuşmak istemediği “Ölüm” kavramıyla ne oldu da hemhal olmaya karar verdiniz? 

İçinde yaşarken fark etmediğim ama sonradan parçaları birleştirince hayatımda ölüme dair pek bağlantı olduğunu keşfettim. Mesela çok zor bir doğumla dünyaya gelmişim. Boynuma kordon dolandığı için annem hayati tehlike atlatmış. Annem, doktorların “Anneyi kaybettik, bebeği kurtarın,” dediklerini hatırladığını söyler. Sanırım hayata böyle başlamam önemli bir işaretmiş. Bir yakınımın ölümüne ilk kez on yaşımda tanıklık ettim. Babaannemle yemek yiyorduk, boğazına tavuk kemiği kaçtı ve gözümüzün önünde boğularak öldü. Sevdiğim birinin ölümüne şahitlik etmek, doğum-ölüm döngüsünü ve geçicilik kavramını ta o yaşlarda düşünmeme neden oldu. Bir varsın bir yoksun! Bu durum çok ilginç gelmişti. Ölüm kavramıyla asıl  yakınlaşmam oğlumun geçirdiği nörolojik bir rahatsızlıkla başladı. Bir yaşındaydı ve doktorlar bir buçuk yıllık ömrü olabileceğini söylemişti. O süreyi “ölümü evime misafir ettiğim dönem,” olarak tanımlarım hep. Ayrıca yaşadığımız evin karşısında küçük bir mezarlık var. 1950’lerde mezarlığın bir kısmı yeni bir alana taşınmış, kalan bölüm de parka dönüştürülmüş. Yüz yıllık geçmişi olan binamız uzun yıllar cenaze evi olarak kullanılmış. Eşim Finans ve Bilgi Teknolojileri danışmanıdır. Sydney’e taşınır taşınmaz onca endüstri arasında ilk bulduğu iş, büyük bir cenaze şirketine danışmanlık yapmak oldu. Kısacası, Sydney bana kapılarını ölümü düşünmek üzere açtı. İşte bu tesadüfler beni ölümle hemhal olma, ölümle çalışma noktasına getirdi.

Ölüm doulası olmanız boşuna değilmiş anlaşılan… Peki, ölüm doulası ne demektir, ne yapar?

Ölüm doulası, hastanelerin palyatif bakım (tedaviye cevap vermeyen, birkaç haftalık ömrü kalan hasta ve yakınlarına verilen destek) bölümünde yatan hastalara gönüllü olarak eşlik eden kişi demek. Ölüm doulaları birkaç alanda hizmet veriyor. Kişinin kaza, kalp krizi, demans geçirmesi durumunda yapılması gereken tıbbi müdahalelerin ne kadarına izin vereceğini belirten hukuki geçerliliği olan bir dokümanın hazırlanması, hukuki ve/veya cenaze işlemleri konusunda destek verilmesi, ölüm öncesi hasta başında nöbet tutulması, gündelik işlerin organize edilmesi, ritüeller ve alan tutulması doulanın verdiği hizmetler arasında yer alıyor.

Bunların birinde veya birkaçında hizmet verebiliyor.

“BAZEN SESSİZLİĞİ PAYLAŞIYORUZ”

Sizin hizmet alanlarınız hangileri?

Organizatör, ritüelist ve alan tutucu olarak hizmet veriyorum. Uzun süren tedaviler sonrasında  ölüme yaklaşmış kişilerde ve/veya yakınlarında yorgunluk ve konsantrasyon kaybı yaşanıyor. Biz de bu noktada devreye giriyoruz çünkü birtakım işlerin düzenlenmesi gerekiyor. Bu süreçte aile içi işbölümünü organize ediyoruz, daha fazla desteğe ihtiyaç varsa bu kaynağı nasıl yaratacağımıza bakıyoruz, hasta yakınlarını hastanın durumuyla ilgili bilgilendiriyoruz. Kabul ederlerse hasta için kapalı bir Facebook sayfası açıyoruz böylece daha çok kişi hasta hakkında bilgi alabiliyor. Yalnız kalmak istemeyen hastalarla vakit geçirmek işimizin önemli bir bölümünü kapsıyor. Birlikte örgü örüyoruz, müzik dinliyoruz, resim yapıyoruz, yürüyüşe çıkıyoruz. Kimi zaman onlar anlatıyor ben dinliyorum, kimi zaman da sadece sessizliği paylaşıyoruz. Ritüel kısmında da hasta ve hasta yakınlarının inanış ve beklentilerine göre ritüelin şeklini belirliyoruz. Kişi ölüme yaklaşmışken, karmakarışık duygular içinde savrulurken ritüel bize yavaşlama fırsatını veriyor. Bu anlamda değerli buluyor ve ritüelin gücüne inanıyorum. Ritüel, olana alan açmaktır. İşte bu alanı açmak ve içinde oldukları geçiş aşamasını onurlandırmak için hasta/hasta yakınlarıyla ritüeller dizayn ediyoruz.

Alan tutucu olarak da hizmet verdiğinizi söylediniz. Alan tutucu ne anlama geliyor?

Alan tutmaktan kastım hastaları ve yakınlarını yargılamadan, değiştirmeye, düzeltmeye çalışmadan, kendi düşüncelerimi empoze etmeden yanlarında olabilmektir. Tercihleri ne olursa olsun onları oldukları halleriyle kabul edip yanlarında yürümektir. Alan tutmak verdiğimiz her hizmetin belkemiği ve olmazsa olmazıdır. Sözünü ettiğim hizmetlerin sadece birini bile veren bir doula, hasta ve hasta yakınıyla iletişime geçtiği andan itibaren alan tutmaya başlamış oluyor aslında.

Ölüm doulalığı yaptıktan sonra ölüme dair bakışınız değişti mi?

Hem de nasıl. Ancak yaşadığımız çağda ölüm kavramına yaklaşımımız ölümden sakınmak, ölümü konuşmamak,  ölümle mücadele etmek veya savaşmak üzerine kurulu… Ölmek üzere olan hastalar “Ben ölüyorum,” demiyor, diyemiyor. Hasta yakınları sevdikleri kişinin bir daha yürüyerek o binadan çıkamayacağını yüzde yüz bilmelerine rağmen ölüm sözcüğünü ağızlarına almıyorlar. Ölümle burun buruna olunan bir yerde ölüm kelimesinin telaffuz edilmesinden sakınılıyor. Herkese Philippe Aries’in “Batı’da Ölümün Tarihi” adlı kitabını tavsiye ediyorum.  8. yüzyıldan başlayarak ölüme nasıl yaklaşıldığını, son iki yüzyıldır ölümle ilgili geleneklerin yavaş yavaş nasıl kaybolduğunu gözler önüne seriyor. Bunun ana sebebi olarak iki olaydan bahsediyor. Birincisi hastanelerin yaygınlaşması ve artık ölülerimizin evlerimizden değil, hastanelerden çıkıyor olması. Artık etrafımızda yaşlı, hasta bakımı veya ölüm daha az görüyoruz ki bu da ölümün yaşam içindeki doğal yerini kaybetmesine sebep oluyor. Ölümle, ölümün doğallığıyla ilgili bir fikrimiz olmadan büyüyoruz. Ölüm artık sadece medikal bir işlemmiş gibi görülüyor ve ait olduğumuz topluluk tarafından yeterince desteklenemiyor. İkinci sebep ise özellikle 1950’lerden sonra pompalanan mutlu olma kavramı. Hepimiz her an mutlu olmak istiyoruz. Mutluluk anayasal hakkımızmış gibi davranıyoruz. İşte bu mutluluk kavramının içinde yaşamın bir parçası olan acı, sıkıntı, yenilgi ve belirsizlik içinde kalabilme becerisi yok. Dolayısıyla bize acı veren, kontrol edemediğimiz ölüm de yok. Doğumu onurlandırdığımız gibi ölümü onurlandırmıyoruz.

“NE YAŞAYABİLİYORUM NE DE ÖLÜYORUM”

Ölüm üzerine konuşmak isteyen olmadı mı hiç?

Biraz önce de sözünü ettiğim gibi inanın ki ölmek üzere olan kişi “ölüyorum,” diyecek kadar bir anda daha sağduyulu ve bilge olmuyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz. Yüzlerce hastaya şahitlik ettim, içlerinden belki sadece on kişiyle ölüm üzerine konuşabilmişimdir. Bunlardan biri 85 yaşlarında bir kadındı, ellerimi tutarak ağladı ve  “O kadar çok tedavi oldum ki ne yaşayabiliyorum ne ölebiliyorum. Artık ölmek istiyorum, torunlarımın torunlarına yer açmak istiyorum” demişti. Benim için anlamı büyük olan bir dersti.

Epey zor bir süreç olabileceğini tahmin ediyorum ama yine de öleceğini bilen birinin psikolojisi nasıl oluyor diye sormak istiyorum…

Evet zor. Ölümle ilişkimiz ölmemek üzerine kurulu olduğu için daha da zor bir süreç haline geliyor. Bu şekilde şartlanarak büyüyoruz, bize nasıl ölüneceğini anlatan bilge yaşlılarımız, aile büyüklerimiz olmadığı için daha da zorlanıyoruz. Ölümün kendisini değil, korkusunu biliyoruz. Genelde gördüğüm o korkunun yoğunluğu. Başınıza ne geleceğini bilmemenin, veda etmenin ve acı çekmekten korkmanın bir birleşimi. Özellikle hastalık teşhisinin ilk konulduğu zaman veya tedavinin istenilen sonucu vermediğini öğrenince tamamen bilinmez bir alana adım atılıyor. O bilinmezlik içinde kalınması çok zor. Bu durumdaki hastaların ruh halleri de oldukça değişkenlik gösteriyor. Sabah konuşmak istemeyen bir hasta öğleden sonra biraz sohbet etmek isteyebiliyor. Güne huzurlu başlayan bir hasta birkaç saat sonra huzursuz veya keyifsiz olabiliyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz. Hayatla ilgili büyük pişmanlıklarımız varsa o pişmanlıklar ölüm yatağına da bizimle geliyor. Aynı şekilde iyi ki dediklerimiz de…

 

“BUGÜN İÇTİĞİM SON KAHVEM” DEYİN

Ölüme hazırlanmak mümkün mü?

Kesinlikle mümkün. Bakın, ölümden konuştuğumuz her an aslında yaşamdan konuşuyoruz ya da konuşmalıyız. Ölüme hazırlanmak demek daha yaşarken kendi ölümümün her daim tam yanı başımda olduğunu fark etmek demek. Ölüme hazırlanmak demek ölümün yaşamı nasıl beslediğini fark etmek demek. Yaşama anlam veren, yaşamı taşıyan yegane şey ölüm kavramı. Her gün sabah içtiğiniz çayın veya kahvenin son çay/kahve olduğunu düşünün. Bunu gerçekten düşünün. “Bugün son kahvem” deyin. Sabah aynada gözlerinizin içine bakarak 2 dakika boyunca “Ben geçiciyim, ben geçiciyim, ben geçiciyim” deyin. Bunu bir hafta boyunca her sabah yapın. Bakalım, bunlar size nasıl hissettiriyor? Ölüme hazırlanmak, ölümün doğduğum andan itibaren benimle beraber dolaştığının idrakiyle başlıyor.

Yaşadığınız süreç başlı başına ilginç olsa da bizimle paylaşmak istediğiniz ilginç bir anınız var mı?

Kocasının ölümünden sonra dondurulmuş spermleriyle hamile kalan bir kadının hikâyesini severek hatırlarım. Kanser hastası eşi Palyatif Bakım Servisi’nde iki hafta kaldıktan sonra ölmüştü. Bu karı-kocayı tüm servis çok sevmiştik. Kocasının ölümünden yaklaşık 9 ay sonra kocasının da isteğine uyarak tedaviye başlamış ve hamile kalmıştı. Hamileliğinin üçüncü ayında Palyatif Bakıma uğrayarak hepimize tekrar teşekkür etmişti. Sağlıklı bir erkek çocuğu olduğunu öğrendik.

Son olarak yakınlarını kaybetmiş okuyucularımız için ne söylemek istersiniz?

Sevdiklerini toprağa vermiş olanlar, sevdiklerinin ölümünü ya da kendi ölümünü bekleyenler… Bu satırları okumaya karar verdiyseniz, bu alanda kalabilmenin kolay olmayabileceğini, acınızın büyüklüğünü biliyorum. Kalplerinize sabır, yürüdüğünüz yolun zorluğunu aşabilmeniz için güç diliyorum… Ruhun ve bedenin hissettiği kederi taşıyabilmek ve daha sonra iyileşebilmek için güce ihtiyacı vardır. Bu da zaman gerektirir. O yüzden yavaşlamanızı, ihtiyaçlarınıza sahip çıkmanızı ve kendinize iyi gelen yol her neyse yas sürecinizi o şekilde ifade etmenizi öneririm.

 

©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

sibel-ates-yengin
İstanbul Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı mezunu. Gazeteci, öykü yazarı. Meraklı, soru sormayı sever, başka insanların hayat hikayelerini öğrenmek ister. Kendi hikayesini de anlatmayı sever. Hala kendini anlamaya çalışıyor.