Felsefe

Özgün bir filozof: Abelardus

Birçok felsefe tarihçisi için skolastik felsefenin vardığı doruk noktasını temsil eden, hatta kimi filozoflarca 13. yüz yıl Rönesansının “diyalektik şövalyesi” ilan edilen, Orta Çağ felsefesinin en önemli dil-diyalektik-mantık- ahlâk filozofu, tanrıbilimci Abelardus bana göre de bütün bir Orta Çağ felsefesinin en özgün düşünürlerinden biridir.

Nedir Skolastik felsefe?

Orta Çağ’daki düşünce faaliyetlerinin kabul görmüş adı olan skolastik felsefe, daraltılmış anlamıyla “okul felsefesi” demektir diyebiliriz. Bu isimlendirme aynı zamanda Orta Çağ Hıristiyan din adamlarının manastır ve katedral okullarıyla yakınlığını da açıklar. Bu haliyle skolastik felsefe bir nevi okul öğretisi, kurallı ve yöntemli bir Hıristiyanlık teolojisidir. Orta Çağ olarak adlandırılan ve oldukça uzun bir tarih dönemini kapsayan (8. ve 15. yüz yıl aralığı) Hıristiyan kökenli düşünce faaliyetleri genel anlamda Skolastik felsefe olarak tanımlanır. Skolastik düşünce pratiği sorunları ele alış tarzıyla kendinden önceki Patristik dönem ile kendinden sonra gelecek olan Rönesans ve Aydınlanma arasındaki yöntemsel farklılık ve geçişi ifade eder. Bu felsefi faaliyet (engin birikimine rağmen) kendi yöntemini hayatın bütün alanlarına egemen kılamadığı için bir geçiş dönemi gibi tanımlanmıştır. Bu önemli dönem tırnak içi bir ifadeyle mevcut paradigmayı kırıp kilise ile aklın ya da Hıristiyanlık ile felsefenin ayrışmasını ve filozofların kiliseye karşı çıkışını hem hazırlar hem de hızlandırır. Bu önemin yukarıda açıkladığım yapısından dolayı Skolastik kelimesi günümüzde dogmatik yani, gelişmeye ve yeniliğe kapalı olmak gibi anlamları çağrıştırsa da Skolastik tanımını dönemin olaya ve bilgiye yaklaşımını belirleyen, yapılan iş ve sistemin tamamını kuşatan bir kavram olarak değerlendirilip bir yöntemin adı olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu bağlamda “skolastik yöntem”i sistematik teolojik yaklaşımdan farklı olarak bir içeriğin değil, bir metodun adı olarak almak elzemdir. Bu yöntemde olgu, olay ve bilgiye gelişi güzel değil, kurallı bir yaklaşım esastır. 

Skolastik yöntem basitçe şu şekilde işler: Bir soru sorulur, teolog bu soruya verilen bütün olumlu ve olumsuz yanıtları gözden geçirir ve ardından akli sonuca varır.

Bu yöntem farklı görüşleri uzlaştırma ya da hangi görüşün yanlış, hangisinin doğru olduğunu belirleme yöntemidir. Başka bir şekilde ifade edecek olursak skolastik yöntemde, aklı ‘vahiy edilmiş olanı’ doğrularına uygun hale getirmek, inanç ve dahi çeşitli metafizik konularını kavranır kılmak esastır. Yani vahye karşı aklen ileri sürülebilecek muhtemel soruları ve gelebilecek itirazları, ikircikleri cevaplandırmak hedeflenir. Bu bakımdan skolastik yöntem akıl yürütme ve temellendirme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Skolastikler bu yöntemi, kutsal metinlere, mantığa ve Aristoteles felsefesine uyarlamışlardır.  

Skolastisizmde felsefe yapmak, dogmayı açıklamak, sonuçlarını geliştirmek ve doğruluğunu ispat etmek demektir. Bu anlamda Skolastik (teolog) bir dünya görüşü meydana getirmekten öte, inandığı sistemin öncelikle teorisyeni, daha sonra uygulayıcısı ve en nihayetinde de yayıcısı ve taşıyıcısıdır.

Buna göre skolâstiğin yapmak istediği şey şüpheleri temellendirmek ve akabinde onları çürütmektir. Belki de bu çabadan dolayı, dar anlamda skolaastik yöntem; “evet ve hayır (sic et non)” yöntemi olmuştur. İşte bu yöntemin kurucu şövalyesi ilan edilen Abelardus’un felsefî söyleminde mantığa ilişkin belirleyişler çok büyük bir yer tutar. Yani onun için diyalektik ve gramere ilişkin çalışmalar son derece önemlidir. Mantık tasarımı bakımından Abelardus, başta Aristoteles’in ve Stoacıların tutumunu benimseyen Boethius’un fikirlerini merkeze almıştır. Aristoteles kendi mantığında kavramların tanımı göz önünde bulundurulduğu halde anlam bilimsel çözümlemelerden pek söz edilmemektedir. Halbuki bütün Stoacılar ve Orta Çağ düşünürleri bu hususta duyarlıydılar. Var olan düşünme ve dil arasındaki ilişkide Abelardus, düşünmeyle dil üzerinde doğrudan, gerçeklik alanındaki var olan üzerinde ise dolaylı olarak durur.

Bunun dışında Abelardus’u Orta Çağ’ın diğer düşünürlerinden ayıran bir diğer özelliğine de değinmek gerekir. Orta Çağ düşüncesinin temel tartışma konularından birisi tümeller sorunudur. (Bu soruna ilişkin tartışmalar neredeyse tüm Orta Çağı kapsayan büyüklüktedir.) 

Abelardus o zamanlar hâkim görüş olan Boethius’un tümel kriterini sağlayacak hiçbir reel obje bulunamayacağını dile getirir.

Boethius’un diyalektik stratejisine yani, “tümelin ilkin her tekil şeyin reel yapısı olduğu ve onun, şeylerin koleksiyonu olduğu” görüşüne karşı çıkar. Tümelin gerçekliği her münferit varlıkta kendini ferdî olarak meydana çıkarır. Yani bu demektir ki, eşyanın suretleri (idea) ezelden beri ilahi akılda kavramlar halinde vardırlar. İnsan bu kavramlara, ancak onlara nazaran yaratılmış olan eşyaya, kendi aklıyla vakıf olabilir. Tümeller tartışmasında, ‘evrensel olan, eşyadan sonradır’ diyen aşırı nominalizmle, “evrensel eşyadan öncedir” düsturunu kabul eden aşırı realizm arasında şu şekilde özetlenebilecek bir orta doktrine ulaşır: “Evrensel ne eşyadan önce ne eşyadan sonradır fakat eşyadadır.” Bu görüş Abaelardus’un “konseptüalizm”idir. Onun tümeller konusundaki bütün uğraşısı, fazla realizmin düşünceyi saçma sonuçlara götürdüğünü ortaya koymaktır. Bunun yanı sıra isimlerin de nesneleri kanıtlamadığını, dolayısıyla nesnelere verilen isimlerin semantik bir ilişkiyi ve referansı içermesi gerektiğini ileri sürer. Çünkü isimler de tümeldir. Ayrıca “şeyler ve kelimeler” tümeller olarak adlandırılabildikleri için, tümelin tanımının şeylere bağlı olarak nasıl yapılacağı sorulması önemlidir.

Abelardus’un ahlak felsefesi ile tanrıbilimi, mantıkla tümeller konusunda ulaştığı sonuca dayanır. Başka bir deyişle Abelardus’a göre tanrıbilimin dogmaları ve ahlak felsefesinin kavramları birer tümeldir ve dilde bağlamlarına göre yer alırlar. Hem Stoacı etikten hem de Hristiyanlığın “cezalandırma ve ödüllendirme” öğretisinden etkilenen Abelardus, etik konusundaki düşüncelerini eserlerinde ortaya koyar. Eserlerinde insan ilişkilerinde öznel öğeyi kurgular ve “yönelim” ya da “niyet” bir eylemin ahlaki niteliğindeki önemi üzerinde sıklıkla durur. 

Abelardus’un ahlak anlayışı (skolastik düşüncenin ahlakı bir anlamda emir ahlakıdır diye düşünürsek) “iyi” olanı yapmak, Tanrı’ya itaat etmek, onun emirlerini yerine getirmektir. Diğer yandan da bu edim bir “değer” ahlakını meydana getirir çünkü Tanrı “iyi”nin tümüdür. Onun için insanın eyleminde göz önünde bulunduracağı gaye, en yüksek değere, bu “en yüksek iyi” ye ulaşmak olmalıdır.

Abelardus ahlakı böyle tanımlarken bu görüşe uyum sağlamasını beklediği insanı da genel yapısı itibariyle (fiili olarak) ahlaken iyi veya kötü olarak ele almaz. O yalnızca insanın taşıdığı niyetlerin eylemin ahlakiliğini belirlediğine inanır. İnsanın üzerine düşen şey niyetlerini ilahi yasanın standartlarıyla aydınlanmasıdır. Abelardus’un ahlak anlayışının merkezine niyet teorisi ve günah kavramını yerleştirdiğini dikkate alınınca, Hıristiyan anlayışa ne kadar yakınlaştığı da görülür. Tanrı insanı kendi imgesine, imajına göre yaratmıştır. Ancak ne zaman ki insan Tanrı’nın buyruğuna uymayıp yasak olanı seçmiştir işte o zaman Tanrı’ya baş kaldırmıştır. İnsan, Tanrı gibi olmaya yeltendiği an, Tanrıdan uzaklaşmış ve bu sonuçtan ötürü de iyi ile kötünün bilincine varmıştır. Bundan böyle artık insanın kurtuluşa ihtiyacı vardır; bunu gerçekleştirecek olan da insanın kendisi değil, bizzat Tanrı’dır. Abelardus’a göre ancak Tanrı’nın emirlerini yerine getiren, bireysel aklını, Tanrı’nın aklına bağlayan kişi nihai kurtuluşa erişebilecektir. İnsan, aklıyla tanrısal olana bağlanırsa, kişi olmasıyla da tanrısal kişiye bağlanır. 

İnsan, yani akıllı bir birey, aklını kullanarak, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmaya niyet ederse bu gayeyle bir ahlak varlığı haline gelir ve ancak bu niyet sayesiyle kurtuluşa erebilir. (Tüm semavi dinlerin ortak görüşü)

Abaelardus’un “insan” anlayışı da büyük ölçüde bu çizgidedir. Bu nedenle de Abelardus’un insan sorununa getirdiği çözümün karakteri “geleneksel ve rasyonalisttir.” Ona göre insan hem bir beden hem de bir ruh varlığıdır. Her iki yanın gerçekliğini de kabul eder ama kimi işlevleri bakımından ruh yanının daha çok önem taşıdığının altını çizer. Örneğin, Abelardus bilgi elde etme ya da bilen bir varlık haline gelme durumunu ruha ilişkin bir eylem olarak kabul eder. İnsanın eylemde ya da pratik alanda -ahlak varlığı olarak- ruh yanı büyük bir önem taşır. Ona göre insanın iki belirgin yönü vardır: erdemler ve kusurlar. Bunlar yapısal olarak birbirine karşıttırlar. İnsanları birbirinden ayrı kılan temel ayırım ruh yanına ilişkin niteliklerdir. Bedensel yapı, genel insani özellikler ise bütün insanlarda aynıdır. 

Abelardus insana dair bu ruh ve beden ayrışmasını yaptıktan sonra şu beyanda bulunur; insan ne iyi ne de kötüdür. Hatta insana iyi ya da kötü niteliğini vermek hiç kolay bir iş değildir.

Bu beyanıyla Abelardus, Batı Orta Çağı’nın bir temsilcisi olma özelliğinin avantaj ve dezavantajlarını kullanarak, dinlerin ve felsefenin ahlaka bakışını kuşatan bir perspektif sunmuş olur. Abelardus, eylem-niyet arasındaki ilişkiyi sık sık gündeme getirir ve ahlaka ilişkin değerlendirmelerde eylemin yeterli olmadığını vurgular. (Bu noktada da Antik Çağı aştığı görülür çünkü Antik Çağ’da her türlü değerlendirme eylemle doğrudan ilgilidir; eylemin arka planı göz önüne alınmaz.) 

Eylem Abelardus’a göre kendi başına bir varlık alanı olarak ne iyi ne de kötüdür. Kendi kendine eylem ayrımsızdır; aynı dış dünyadaki tek tek nesneler gibi. Eylem de tıpkı bir nesne gibi bir bilgi objesidir ama bu bilgi; değerlerin bilgisidir.

Değerlerin bilgisi ne demek?

İlk haliyle “değerler alanından” bağımsız olan eylemler, yüzeysel bir bakışla kendilerine yaklaşılacak bir alan değildir. Sıradan bir bakışla eylemin değeri hakkında yargıda bulunulamaz. Eylemler niyetin (irade, istek, yönelim) farklılığına göre, iyi ya da kötü diye nitelendirilmelidir. Öyleyse eylemin belirleyicisi niyettir. Kötülüğün, eylemin kendisinde değil, eylemin kökenindeki yönelimde (niyette) yattığını savunan Abelardus, kötülük ile günahı birbirinden ayırıp, kötülüğün bir günah değil, günah işlemeye bir yönelim olduğunu öne sürecektir. Bu düşüncenin devamında Abaelardus, günah meselesini kişinin yapılmaması gerektiğini bildiği halde o şeyi yapması ya da o şeyin yapılmasına rıza göstermesi veya yapması gerektiğini bildiği halde o şeyi yapmayı atlaması ya da unutması olarak tanımlar.

Abelardus için ahlak nedir? 

Abelardus’un ahlak anlayışı, Augustinus’un aşk ahlakı ve Aquinaslı Thomas’ın ebedî saadet ahlakıyla birlikte, Hıristiyan Orta Çağ felsefesinin üç büyük ve önemli ahlak görüşünden birisi olagelmiştir. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse; Augustinus ve Thomas’ın ahlak anlayışları sonuç odaklı ya da teleolojik oldukları halde, Abelardus’un ahlak anlayışı bir niyet ahlakıdır diyebiliriz. Çünkü öne sürdüğü görüş ahlaklılığın eylem ve eylemlerin sonuçlarından ziyade, kişinin içsel yaşantısıyla, ruhî saflığıyla veya niyetleriyle ilgili olduğudur. (Hiçbir şeyin sonucunu ön göremediğimiz hesaba katılırsa bu çok rahatlatıcı bir önermedir.) Abelardus’un kötü olarak gördüğü tek şey şudur: “Olumsuz olana rıza göstermek, uygunsuz olanı tasdik etmek.” Yani Abelardus’un “kötü” tanımlamasından yola çıkarak anlayabileceğimiz şey, iyiyi istemek yolunda çaba sarf ederken ortaya koyduğumuz irade ve aldığımız zevk ahlaksızlık olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda Abelardus arzuları kötü görüp onları mahkum etmez. İnananlara her ne kadar şehevi duygulara yenik düşmemeleri emredilmiş olsa bile, bu duygulara sahip olmakta herhangi bir sakınca ya da kötülük yoktur. Kişi iradesinin aksine zorlanabilir veya kendisine haz verecek bir eylemde bulunabilir, her iki durumda Abelardus’a göre ahlaksızlık sayılmaz. 

Abelardus aynı bakış açısı veya değerlendirme tarzının Tanrı içinde geçerli olduğunu düşünür; iş eyleme gelince Tanrı eylemden ziyade, zihni (niyeti) dikkate alır çünkü bir eylem, ister iyi ister kötü niyetten kaynaklansın, kişinin değerine hiçbir şey katmaz. Nitekim Tanrı’nın İbrahim’e oğlu İsmail’i kendisine kurban etmesini emrettiği zaman, burada O, İbrahim’in örnek olacak itaatini denemek niyetiyle hareket ettiği için, kötü ve tutarsız bir hareket olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürer.

Abelardus’a göre iyi olacağını düşünerek yanlış yapan kimsenin suçlu sayılması adil değildir. Niyete bağlı ahlakın günah tanımı da benzer şekilde olacaktır. Günah, davranışların nasıllığı ile işlenmez yani davranışın tek başına kendinde iyi veya kötü oluşu günahı belirlemez. Günah, yanlışlığını bilerek, özgür irademizle katıldığımız eylemlerin sonucunda açığa çıkar. 

Peki ama bu halde kişi kendisini istek ve arzuların insafına mı bırakmalı, yoksa onları mutlak denetimi altına mı almalıdır? Kişinin bu soruya vereceği cevap, onun ahlaklı olup olmadığını, günah işleyip işlemediğini belirleyen en önemli ölçüdür. Günah sadece kişi kendisini arzuya bıraktığı, ona rıza gösterdiği, onu bütünüyle olumladığı zaman ortaya çıkar. (İradenin devreden çıkışı) O halde, günah şehevi arzular beslemek değil, şehevi arzuya rıza göstermektir. 

Lanetli olan arzu değil, fakat iradenin rızasıdır. Ahlaksızlık arzu ve duyguların iradenin kontrolünden çıkmasıdır. Yoksa arzu ve duygunun bizatihi kendisi kişiyi ahlaksız yapmaz, onu günaha mahkum etmez. 

Ahlaklılık denilen şey, gerçekte söz konusu arzulara karşı verdiğimiz bu mücadeleden başka bir şey değildir. Şehevi arzular üzerinde kazanılacak mutlak hakimiyet, Abelardus’a göre, insanın kazanabileceği en büyük zaferdir. (Şahsen benim de insanlar arasındaki tek gerçek farkı belirleyen şey olduğuna inandığım kavram iradedir.)

Abelardus, günah ile günah işlemenin birbirinden farklı şeyler olduğu konusunda o kadar ısrar eder ki sadece kötü fiilin, günah olarak adlandırmaya uygun olmayacağını söylemekle kalmaz, aynı zamanda kötü fiilin vuku bulmasının da günahın büyüklüğüne hiçbir şey ilave etmeyeceğine inanır. Tanrı, eylemlerimizi göz önünde bulundurmadan evvel, bu eylemleri, nasıl bir ruh haliyle gerçekleştirdiğimize bakacaktır, hatalarımızı niyetlerimizle ölçecektir. 

Abelardus şunları da ekler: 

“Yeremya’da Tanrı’nın dizginleri ve yürekleri yokladığının yazılmasının sebebi budur: Harikulade bir tarzda başkalarının görmediğini gören Tanrı, günahları cezalandırırken fiilleri göz önünde bulundurmaz, sadece niyetlere bakar; halbuki bizler, bunun tam tersine, bilmediğimiz niyetleri göz önünde bulundurmayız ve cezaları, gördüğümüz eylemlere göre veririz.” 

Meseleye böyle bakıldığında bir günah varsa bu ruhun günahıdır. Eylemdeki günah, onu canlı tutan ruhla ilgilidir. “Ahlaki iyi” içinde aynı şeyleri söylemek mümkündür.

Abelardus anlamların içinde bulundukları bağlama göre değerlendirilmesine inanır. Görünüşlerle, salt görünen eylemle yetinilmemelidir. Ona göre, ‘gerçekten eğer insanî niyetler değil, şeylerin kendisi dikkate alınırsa ahlakın asıl değeri değil, eylemlerin nesnel sonuçları yargılanırsa ve -bu yargılamaya göre- eylemlerin görünümüne göre onlar değerlendirilirse, kimi insanların diğerlerinden daha doğru, daha cesaretli, çok iyi ya da çok kötü olduğu yargısına varıla bileceğine itibar eder. 

Eylem-niyet arasındaki ilişkide en doğru ve en mutlak değerlendirmeyi yapan en yüce iyi olan Tanrı’dır. O “en yüce iyi” üzerinde barındırır. En kısa söyleyişle O, vahye dayalı dinlerin Tanrısıdır. Bu Tanrı her şeyi yaratan ve bilen, her şeye gücü yeten, mutlak varlıktır. 

En yüce iyi düşüncesini bu kadar çok öne süren Abelardus iki önemli soruyu gündeminde tutar:

En yüce iyi nedir ve en yüce iyiye nasıl ulaşılır?

Birinci sorunun cevabı, yukarı da ifade edildiği gibi hiç şüphesiz Tanrı’dır. Abelardus ikinci soruyu sormakla bir bakıma eylem alanını da göz ardı etmediğini göstermek istemektedir. Çünkü en yüce iyiye erdemlerle ulaşılır. Ve erdemler aklın, temkinin eksik olmadığı her eylemde vardır. Abelardus erdemi iki yönden ele alır: Biri insan ruhunun, insanın ruhsal yapısının iyi yanları olarak; bu anlamda erdem, insanın varlık koşulu olmaktadır. Diğeri de insana ilişkin en yüce iyinin aracı olarak vardır.

Bu bakış açısıyla erdem dörde ayrılır ama temel nitelikli erdem olan temkin (aklı başında olmak, dikkat) diğer hiçbir erdemde noksan değildir yani aklı başında olmak bir kaidedir. Temkin erdemlerin anasıdır, onları besleyen kaynaktır. Abelardus; temkine, akla, pratik akla bu kadar önem vermesiyle de ahlak anlayışındaki rasyonalizmi de pekiştirmiş olur. 

Rasyonalist bir filozof olarak Abelardus’ta akılcılık, bir yöntemdir. Bu yöntem pratik aklın en sonunda ulaşacağı mutluluktaki payında ortaya çıkar. Ona göre akılcı olmak filozofa düşen en büyük görevdir. Filozofu filozof yapan akılcılığıdır. Bu nedenle, filozofun oluşturacağı veya önereceği ahlakta akılcı bir ahlak olmalıdır. Filozof, aklın pratik işleyişine, (özel bir deyişle temkine) sisteminde azami önem verendir. Çünkü ahlak ancak akılla açıklandığında, temele akıl konduğunda dar kalıplardan kurtulmayı başarıp ve evrensel olabilecek bir mevhumdur.

Abelardus’a göre insanın akıl yanı öylesine önemlidir ki onu aynı zamanda Tanrı’ya da bağlamaktadır. Erdemlerin temeli olarak nitelediği temkin ise tanrısal akla bağlanmanın aracı durumundadır. Temkin, erdemli olmanın gerekli ama yeterli olmayan koşuludur. Bütüncül bir erdem mevhumu taşımak için adil, güçlü ve ölçülü olmak gereklidir. Bu üç erdem erdemin toplumsal yanını oluşturur. Adil, güçlü (ruhsal güç) ve ölçülü olmak öteki bireyleri de gerekli kılar. 

Peki ama erdem insana ne sağlar? 

Abelardus’un bahsettiği gibi bir düşünce sistematiğinde erdemler insana en yüce iyiyi, sonsuz içsel huzuru temin edecektir. Erdem sayesinde ahlakın içsel boyutu ile dışsal görünüşü arasında bir köprü kurulduğu gibi, içinde yaşanılan zaman ile, ölümden sonrası arasında da bir bağlantı kurulmuş olacaktır. 

Abelardus’un düşünce pratiğini genel hatlarıyla anlattığıma inanarak yazımı sonlandırmaya yaklaşmışken üst satırlarda ele alıp kısacık açıkladığım “tümeller sorunu”nun genelde bütün bir felsefe tarihinin, özelde de Orta Çağ’ın en önemli sorunlarından birini olduğunu, Abelardus’un ahlak anlayışının en önemli kavramı olan erdemi ele alışını bu açıdan değerlendirdiğimizde tümelin nesneden çıkmadığını ama nesnelere başvurduğunu kavrıyoruz. Bu önerme erdemin bir tümel olup olamayacağı sorusunu gündeme getirdiğimizde bize düşünce olarak ışık tutacaktır. 

Bu önerme en basit anlamıyla şu demek: E”rdem eylemlerden çıkmıyor ama var olmak için eylemlere başvuruyor.”

 Bir anlamda, erdem, eylem dünyasında varlık kazanıyor ve en temel özelliği ‘akıllı bir varlık olmak’ olan insan dünyasında erdeme varılıyor. İşte bu yüzden erdeme tümel gözüyle bakılabilir. İnsanın dışında bir tümel düşünülemeyeceği gibi, insan varlığının, akıllı insanın dışında tümelin (yani erdemin) maddî bir temeli de yoktur. Erdemli olan akıllı insan olduğu gibi, erdeme, -erdem kavramına- varan da akıllı insandır. Yani bu demek oluyor ki erdem insanın dışında bir gerçekliğe sahip değildir. 

Alışılmışın aksine ferdin vicdanına ve batini niyetine yöneltilmiş olan düşünce şekli günahı, erdemi ve ahlakı nefsin niyetinden ibaret sayıyor. Ancak insanın vicdanın aksine işlediği yerde suç vardır, diyor. Günah ve çile çekmenin, tövbe ve istiğfarın kıymeti ancak kalpten gelirse anlamlı buluyor. Meleke‘ye (akla) tabi olan ahlak kanunu tabiatüstü bütün vahiylerden bile daha eski kabul edip (kökü kendinde) bizatihi kurtuluşa ulaşmak için kafi olduğuna işaret ediyor. 

O vakit tüm bu görüşleri özetlemek ve son paragrafı yazmak gerekirse Abelardus, ilginç yaşam öyküsüyle, mantık ve ahlak hakkındaki görüşleriyle, kendinden önceki filozofların görüşlerini bir araya toplama kabiliyetiyle ve bu birikimi yorumlama biçimiyle, Orta Çağ felsefesinin günümüze çok da doğru yansımayan kavşağında duran özgün bir filozofudur.

Skolastik kavramına yüklenen olumsuz anlamın aksine bu dönem kendi şartları içerisinde değerlendirildiğinde (zaten başka da ne yapılabilir ki ) insan, teoloji, bilim, ahlak, mantık, dil felsefesi sorunları ve bu sorunların ele alınış biçimiyle o çağa özgü bir külliyatın hala güncel sorunlarımıza ilham verecek değerde olduğunu serimlemektedir. 

Ama yine de neye inanıp, neyi düşüneceğinizi, kendinizi ne ile rahatlatacağınızı en iyi siz bilirsiniz.

©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

eftalya-koseoglu
MSM konservatuarı Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Mezunu. Reklam sektöründe yaratıcı yazarlık ve prodüktörlük yaptı. New York Film Academy’de Senaryo Yazarlığı ve Yönetmenlik Eğitimi aldı. Halen akademi dışı felsefe eğitimi almaya devam ediyor.