Yazdıklarını yaşayan bir çevirmen: Eren Cendey

1996’da çıkan, yıllarca çok satanlarda kalan, bazılarına göre en iyi kişisel gelişim kitaplarından biri olan Susanna Tamaro’nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” adlı romanı, 

1999’da çıkan, dünyayı ve Türkiye’yi kasıp kavuran, spiritüelliğin başlangıcı sayılan Marlo Morgan’ın “Bir Çift Yürek” adlı kitabı

İtalya’da ve dünyada milyonlarca kopya satan, Doğu ve Batı medeniyetlerini bir şifa ve anlam arama yolculuğu üzerinden karşılaştıran, masalsı ama aynı zamanda analitik, kimilerine göre spiritüel baş yapıt, Tiziano Terzani’nin 2006’da basılan Atlıkarınca’da Bir Tur Daha adlı eşsiz kitabı…

İşte tüm bu eşsiz kitapların çevirmeni Eren Yücesan Cendey Mümkün Dergi’nin konuğu oldu.

Kendisi aynı zamanda Umberto Eco ve Elena Ferrante gibi çok büyük edebiyatçıların da  çevirmeni. Bugüne kadar 137 kitabı Türkçe’ye kazandırmış, kendisi de çok eski zamanlardan beri ruhsal çalışmalar yapan, yani yazdığını yaşayan biri. 

Eren Cendey ile spritüelliğin alfabesini, bu alfabenin ilk harflerini yazan kitapları, yazarlarının ilginç hikayelerini ve kendisinin bu kitaplarla yaşadığı mucizeleri konuştuk. 

Büyülü kitaplar, büyülü sözcükler… 

Çok satan olmuş birçok kitabın çevirmenisiniz. Önce sizin hikayenizden başlayalım, sizi bu aşka çeken neydi? Nasıl başladı edebiyat serüveniniz? 

Kütüphanesi olan bir evde, İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi almış bir annenin, ağırlıklı olarak İngilizce kitap okuyan bir babanın çocuğu olarak büyüdüm. Okula gitmeden okumayı, büyük harfle yazmayı öğrendiğim için, ilkokula – o zaman birinci sınıfta matematik yokmuş demek- doğrudan ikinci sınıftan başladım. 1968 yılında ilkokulu bitirdim, birkaç sınava girdim ve sadece İtalyan Lisesini kazandım. O yaz annem bana Edmondo de Amicis’in Çocuk Kalbi kitabını almıştı, çok severek okumuştum, İtalya ve İtalyanca isimlerle ilk karşılaşmam herhalde o olmuştu. Hazırlıkta çok iyi bir öğretmenle başlayan İtalyanca öğrenme serüvenimiz, bugünkü aklımla düşündüğümde çok çok daha iyi, daha derin olabilirdi ama gene de sekiz yıl boyunca tüm fen derslerini ve üç yıl boyunca ciddi bir eğitim aldığımız felsefeyi İtalyanca okumak elbette dilimizi çok zenginleştirdi.

1968-1976 yılları arasında o kadar az kitap basılırdı ki! Bizim evdeki Varlık kitapları biter, arkadaşımın annesininkilere dadanırdık, Bebek’te o dönemde açılan – hala var- Türkü Kitabevi’ne gelen tüm kitaplara merakla atılırdık. Lisede Simone de Beauvoir’ın Bir Genç Kızın Anıları kitabını okudum. Çevirisine hayran oldum. Çevirmeni Seçkin Selvi idi. O dönemde bir de Fransızca çevirmen Bertan Onaran’ın ne kadar güzel bir dili olduğu dikkatimi çekmişti. Simone ve yakın arkadaşı Zaza’da kendimi ve sıra arkadaşım Sevda’yı bulmuştum. Biraz felsefe derslerini çok sevdiğimden, biraz öğretmenimize âşık olduğumdan ve aslen de Simone da öyle yaptığından üniversite sınavında o çok seçenekli sayfaya sadece “Felsefe” yazdım. Zaten sadece İstanbul Üniversitesinde vardı bu bölüm. Aldığım puanın yarısı yetiyordu, başkalarına göre -çok daha iyi(!) - okullara girebilirdim ama ben memnundum. Ne yazık ki 80 darbesi öncesi okula gereğince devam edemedik, derslere giremedik, fazlasıyla çalkantılı yıllardan geçtiğimiz için yeterli bir eğitimi asla alamadık ama diplomayı aldık. 1979-1981 yılları arasında üç ay Perugia’da, iki yıl da Roma’da yaşadım. Orada parayla kitap almam -parasızlık nedeniyle mümkün değildi- ama kütüphanelerden yararlanarak okumaya devam ettim. 

Üniversite yıllarımda ustamız Rekin Teksoy’un bir yayınevi adına yaptığı İtalyanca sınavına katılmıştım, o dönemde Arkın ve Baskan yayınlarına bol resimli ama ciddi sanat tarihi kitapları çevirmiştim. İlk işlerim onlardı ama aklımda çevirmen olmak gibi bir fikir belirmemişti. Roma’dan döndüğüm zaman çalıştığım ve bana uygun olmayan iki işten sonra o dönemde yayınlanmaya başlayan Güneş Gazetesi’ne sevgili Gürol Sözen’in davetiyle katıldım. İki yıl kadar Dış haberler servisinde aslında ağırlıklı olarak İngilizce siyaset ve yanında magazin, kültür, yemek vb. gibi konularda İtalyanca çeviri yaptım. Gazetede zamana karşı, belli bir ölçü dahilinde yazmak bana büyük katkı sağladı. Büyük kızım Ege’nin doğumundan sonra eve döndüm ama kapı kapı dolaşıp tüm kadın dergilerinden, gazetelerden parça başı çeviriler istedim, tek sayfalık çeviriler için kızımı kucağıma alıp otobüslerle Bab-ı Ali’ye gidip geldim. 

1987 yılında Nihal Yeğinobalı’nın yönlendirmesiyle yeni kurulan Engin Yayıncılık için beş çocuk klasiği çevirdim. Bunlar da İngilizceydi ve aralarında Gulliver’in Gezileri gibi ciddi eserler vardı. 

Bu kitapların yayınlanmasından sonra kazandığım güvenle beş iyi yayınevine mektup yazıp beni denemelerini istedim. Sadece Can Yayınları’ndan Erdal Öz Bey aradı. O zaman Can Yayınları üç kişiden müteşekkil bir yayıneviydi. Benim önüme Calvinoları serdi, ne kadar zor oldukları hakkında bir fikrim yoktu ve herhalde eğlencelidir diye düşünüp Kozmokomik Öyküleri alıp eve geldim. İlk İtalyanca işim o oldu!

Bir kitabın çok satan olacağı sizce nerden bellidir? Bir kitabın aslının çok satan olması onun çevirisinin de çok satan olmasını gerektirir mi?

1995 yılında, işin henüz çok başındayken aslında çok satan kitaplar pek fazla değildi. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabını çevirirken o kadar heyecanlanmıştım ki, içimden “Bu belki ikinci baskı yapar” demiştim. İkinci baskıyı ikinci haftada yapmıştı. Belli olacağına ilişkin teknik bir bilgim yoktu ama şansıma çok sevdiğim bazı kitaplar bu şansı yakaladı. Elbette çok iyi bir kitabın çevirisi berbat olursa hak ettiğince satma şansı olamaz diye düşünüyorum. 

Bir Çift Yürek, Marlo Morgan’ın Aborjin yerlilerinden yola çıkarak yazdığı 90’lı yılların neredeyse ilk spritüel çok satan kitabı. Ve bu kitabın çevirmeni de sizsiniz? Hem dünyada hem Türkiye’de büyük yankı uyandıran bu kitabı yakalamanız ve çevirmeniz ve sonrasındaki süreç hakkındaki yorumlarınızı merak ediyorum.

Bu kitabın öyküsü gerçekten çok hoş. 1996 yazında bir okul gezisiyle gittiğimiz İtalya’nın adını hatırlamadığım küçük bir kasabasında kitapçıya girmiştik. Orada masa üstündeki kitaplara bakarken bir okur bana, benim daha sonra Bir Çift Yürek olarak çevirdiğim Ona Bir Çift Yürek Dediler kitabını gösterdi. Asıl adı Messages from Downunder idi. Ben o hanımın yönlendirmesiyle kitabı aldım, okudum ve bayıldım. İstanbul’a döner dönmez rahmetli Kezban Akçalı hanımı aradım. Dedim böyle bir kitap var, bunun haklarını alalım. O da inceledi ve bana şöyle dedi: “Kitabın hakları bir iki yıldır Klan Yayınevi adında bir yerde. İki genç çocuk bunlar, sporla falan uğraşıyorlar!” Sporla uğraşıyor dediği kişi günümüzün çok değerli ustası Cem Şen idi ve o dönemde savaş sanatları dersleri veriyordu. Onların telefonunu aldım, heyecanla aradım, “Bakın bu kitap bir harika, ben çevireyim demiyorum çünkü özgün dili İngilizce ama ne olur oyalanmayın çevirin, yayınlayın bu kitabı!” Cem bana yapacağız mealinden bir şeyler söyledi, aradan bir yıl geçtiğinde kitap hala ortada yoktu. Bir yıl sonra yeniden aradığımdaysa şöyle dedi: “Ben ustamın yanına Tayland’a gidiyorum. Biliyorum sen çok sevdin, İngilizcen de var, sen çevir bu kitabı bari.” Sevinçten hoplaya zıplaya Ankara Caddesi’ndeki kocaman Ankara Han’da -bir başka yayıneviyle paylaştıkları minicik biri odasında küçük bir masadan oluşan- Klan Yayınları’na gittim. Cem Şen ile anlaştık, ben İngilizce baskıyı ondan aldım, eve geldim ve çevirmeye başladım. Ben kitabı bitirdiğimde Avustralya’dan Mesajlar olan adı yerine İtalyanca adından yola çıkarak bir isim uydurdum. O sırada Cem İstanbul’a geri döndü, kitap bana kısmet olmuştu ama aslında kitabı bulan, haklarını alan, keşfeden kesinlikle oydu. Sonra Marlo Morgan’ı İstanbul’a davet etti. Üçümüz yazarla şahane üç gün boyunca hep birlikte olduk, kaydetmediğime çok pişman olduğum çok uzun sohbetler yaptık. 

ABORJİNLERDEN  TÜRKİYE’YE MUCİZE TEŞEKKÜR HEDİYESİ

Bir Çift Yürek’te şöyle bir paragraf geçiyor:

“Gerçek şudur ki tüm yaşam tek bir yaşamdır. İlerleme yolunda sadece tek bir oyun vardır. Sadece tek bir ırk, değişik gölgeler vardır.” Mutantlar, Tanrının adı, Tanrının evi, Tanrı’nın günü ve Tanrının ayini yüzünden tartışırlar. Sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın. Birine yardım edersen, kendine yardım edersin. Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir. Mutantlar bunu sadece bir insan ömrü boyunca geçerli olduğunu, bireysellik ve ayrımcılık anlamında düşünürler. Gerçek insanlar bunun sonsuzluğa dek süreceğini bilirler. Atalarımız, doğmamış torunlarımız, her yerdeki tüm yaşam, bunların tümü 'birdir'.'Tüm insanlar bu dünyayı ziyaret eden ruhlardır. Tüm ruhlar daima yaşayan varlıklardır. Öteki insanlarla tüm karşılaşmalar deneyimdirler ve tüm deneyimler sonsuza dek sürecek bağlantılardır. Gerçek insanlar her deneyimin çemberini kapatır. Mutantlardan farklı olarak bizler hiçbir çemberi açık bırakmayız. Eğer yüreğinde başka insanlara karşı kötü duygularla yürüyüp gidersen ve bu çember kapanmamışsa, bu yaşamın başka alanlarında yinelenecektir. Bir kez değil, dersini alana dek defalarca acı çekersin.” 

Bu cümleler hem yazılışı hem sizin çeviriniz hem de dönem için oldukça etkileyici, devrimci ve o dönem için şaşırtıcı cümleler şimdi bile insan çok etkileniyor, bu konuda şimdi hisleriniz ve düşünceleriniz nelerdir? 

O dönem için devrimci ve şaşırtıcı olduğunun o dönemde farkında mıydım bilmiyorum ama inanıyorum ki Gerçek İnsanlar bu çeviride benim elimden tuttular. Maneviyata, spiritüel konulara merakım hep vardı, o dönemde de bu türden bulduklarımızı okuyorduk, bazı hocaların seminlerlerine katılıyorduk. Aslında yıllar örtüşüyor mu, çok da hatırlamıyorum. Akaşa Yayınları kitapları vardı piyasada ve biz ne bulursak yutuyorduk. Buradan bakınca gerçekten büyüleyici satırlar olduğunu düşünüyorum. Hatta yıllar sonra aynalık kavramını yeni öğrendiğimde ve Bir Çift Yürek kitabını bir kez daha okuduğumda, “Burada aynalık bile anlatılıyormuş, o zaman anlamamışım” dediğimi hatırlıyorum. 

Size bu kitapla ilgili çok ilginç bir şey anlatacağım. Bir Çift Yürek’in çevirisi henüz bitmişti, neredeyse son sayfadaydım, evimize Avustralya’da yaşayan bir Türk ressam geldi. Ben de ona elbette hemen kitabı ve Aborjinleri anlattım. O aslında yerlileri pek tanımıyordu, onlarla pek tanışıklığı yoktu. Ben de ikinci görüşmemizde sona ermiş olan çevirimi daktilodan çıkartıp fotokopisini alıp ona hediye ettim. Ve benim ona bunu hediye edeceğimi bilmeden evime geldiğinde onun da elinde küçük bir paket vardı. Bana şöyle dedi. “Eve gidince hatırladım, Türkiye’ye gelirken birkaç hediyelik eşya aldım. Sidney’de son gün de hiç girmediğim bir yerel sanat dükkanına girdim ve Aborjinlerin yapmış olduğu el sanatlarından iki örnek aldım. Alırken de Türkiye’de Aborjinleri kim bilecek, bu kaba saba şeyleri niye alıyorum ki diye düşündüm. Ama şimdi evde bu iki tahta minik heykeli size getirmem gerektiğini, sizin için aldığımı anladım. Buyurun.” 

Ve ben bu çok heyecanlı olayı İstanbul’da Marlo Morgan’a anlattığımda hiç şaşırmadı ve “İşte sana teşekkür hediyesi göndermişler” dedi. Bu nasıl unutulur? Bu ne müthiş bir hediyedir. 


“Yalnızca son ağaç kesildikten, son ırmak zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra… ancak ondan sonra paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız” Bu da Bir Çift Yürek kitabından değil mi? Günümüzde okumak bir kez daha ürpertici… Sizin yorumunuz ne? 

Bu sözler kitabın girişinde sanıyorum Kızılderili Atasözü olarak vardı. Aslında ben yeterince toparlayamamıştım ve Cem Şen, bu ünlü bir deyiştir deyip çevirmişti. Şimdilerde doğa talanı yaşayan ülkemizde ne yazık ki fazlasıyla gündeme geliyor bu Kızılderili atasözü. 

Seni ayakta tutmaya yetecek kadar
güzelliklerle dolu bir yaşam sürmeni dilerim.

aydınlık bir bakış açısına sahip olmana
yetecek kadar güneş diliyorum.

güneşi daha çok sevmene
yetecek kadar yağmur diliyorum.

ruhunu canlı tutmaya yetecek kadar
mutluluk diliyorum.

yaşamdaki en küçük zevklerin daha büyükmüş,
gibi algılanmasına yetecek kadar acı diliyorum.

isteklerini tatmin etmeye yetecek kadar,
kazanç diliyorum.

sahip olduğun her şeyi taktir etmene,
yetecek kadar kayıp diliyorum.

son 'elveda'yı atlatmana yetecek kadar 'merhaba' diliyorum.. 

Kitaptan bu cümleler de adeta dua gibi çerçeveletip evlere asıldı, zamansız satırlar sanki sizin de onlara verdiğiniz ritimle elbette… Çeviride ritim ve enerjiyi geçirmek nasıl mümkün? Bunun sihirbazı olarak genç çevirmenlere ne önerirsiniz? 

Bu satırların o dönemde nasıl yankılar yarattığını inanın bilemiyorum. Şimdi sosyal medya sayesinde okurlarla tanışmak, geri bildirimler almak çok güzel oldu. Üstelik bu ve benzeri kitaplar birkaç kuşak tarafından okunuyor. Kim bilir kaç kuşakta, hangi köşe bucaktaki kişiye ilham oldu. 

Bu ritim ve enerji elbette satırlardan yansıyor, Türkçemiz çok güzel ve ahenkli bir dil, dilini iyi kullanmaya özen göstermek çevirmenin asıl işidir. 

Sussanna Tamaro-Eren Yücesan Cendey

HER YAŞTA YÜREĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT! 

Susanna Tamaro’nun 1995’te çıkan Yüreğinin Götürdüğü Yere Git kitabını ilk okuduğumda ben de çok genç yaşlardaydım ve yüreğimin götürdüğü yere gidemeyen biriydim. Kitaptan o kadar etkilendim ki günlerce belki aylarca etkisinde kaldım. Bu kitabın doğuşu ve süreci hakkında biraz bilgi paylaşabilir misiniz? Siz nasıl etkilendiniz? 

Bu kitabın da hoş bir hikayesi var. İnternet çağından çok önce 1995 yılında yayınevleri bu kadar çok, hırslı değilken ve iletişim fazlasıyla zayıfken bu kitap İtalya’da bir hatta iki yıl önce yayınlanmıştı ve çok satmıştı. Milliyet Gazetesindeki sınıf arkadaşım Ayça Atikoğlu “İtalya’da bu kitabı okumayan kalmadı” şeklinde bir haber yapmıştı. Sonra kitabın başarısının devam etmesi üzerine beni uyardı, “İstetsenize şu kitabı” dedi. O zaman Can Yayınları’na söyledim, kitap elimize ulaştı, okumak için iliştiğim koltuktan o gün kalkamadım, ta ki kitabı bitirene kadar. Heyecanla yayınevini aradım, İlknur Özdemir’e, “Ne olur bunun yayın haklarını hemen isteyelim, başkasına kaptırmayalım” dediğimi hatırlıyorum. Sonraki bir ay içinde aşkla çevirdim, eylül başında yayınlandı kitap. İkinci haftada ikinci baskıyı yapmıştı bile. O yaz aslında Simyacı kitabını da İtalyanca’dan okumuş, koşarak yayınevine gelmiştim ve öneride bulunmuştum ama İlknur Hanım onu Özdemir İnce’ye verdiklerini söylemişti. Özdemir İnce de gerçekten mükemmelen çevirdi kitabı.

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git gerçekten çok çok geniş bir sahaya yayıldı, kuşaklarca okundu, herkes okumaya devam ediyor. Kitabı çevirirken kendimi mektupların yazıldığı genç kızla özdeşleştirmiştim. Geçen yıl okuduğumda ise anne bile değil, artık kitapları yazan Anneanne ile özdeşleştirdim kendimi. Ve Susanna ile yaptığımız canlı söyleşide onun da dediği gibi bu da büyülü bir kitap. Her açtığımda – o bile bunu söyledi- ben bunu yazmamıştım, ben bunu okumamışım diyoruz ikimiz de. 

Aşk yürüyüşünü tamamlayamamış bir yaşam beni hüzünlendirir.
Büyürken yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim insanın kendi içinde yapacağıdır. Evet ilk ve en önemli devrim budur.
İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, bir düşünce uğruna savaşmak yapılabilecek en tehlikeli işlerden biridir.
Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki yaprağı gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgârda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu bin bir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin. Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine, öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme.
Bekle ve gene bekle...
Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle.
Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü git...’

Bu muhteşem satırlar hala birçok insanın cesaret aynası gibi, hala aynı aşkı hissediyor musunuz?

Sözler aynı aşkı yansıtıyor elbette. Tamaro büyük bir yazar. O bunları öylesine derinden ve sahiden hissetmiş ve yazmış ki asla canlılıklarını yitirmiyorlar. Kitabı okumayan elbette hala çok kişi var, keşke herkes okusa! Üstelik bu bir deyim haline geldi, şarkı sözü, reklam cıngılı bile oldu. 

Çok sayıda Susanna Tamaro çevirdiniz ve sanırım kendisiyle de tanışıyorsunuz, bize biraz ondan, onun kitaplarından, dostluğunuzdan, sizdeki yerinden bahsedebilir misiniz? 

Susanna Tamaro’nun – ilk kitabı dışında- çocuklar ve yetişkinler için yazdığı bütün kitapları çevirdim. Büyükler için yirmi kitabı var Türkçe’de. Sevgili Susanna iki kez İstanbul’a geldi. İlk gelişinde o zaman tek bir kitabını yayınlamış olan yayınevinin ilgisizliği sayesinde yazar tamamen bana kaldı, biz kendi keyfimize göre gezdik. Bir kitap fuarında imza günü düzenlendi, o günler dahilinde evime gelip çayımı içti. Hatta duvarıma birkaç satır yazıp imzaladı. İkinci gelişi Can Yayınları davetiyle oldu, yayınevi layığınca ilgilendi, güzel imza günleri ve röportajlar düzenlendi. Bir keresinde ben onun Roma’daki ve aynı gün dağdaki evine gittim, bana makarna pişirdi, evini ve bahçesini gezdirdi. İkinci gidişimde de Orvieto’daki bir kafede buluşup sohbet ettik. Kişisel olarak öyle yüce bir insanı tanımış, yakınında olmuş olmak çok büyük bir şans. Çevirmeni olmak ise beni çevirmen yapan her şey. Susanna Tamaro’nun çevirmeniyim ifadesi benim için çok güzel kapılar açtı. Onun hem okuru hem çevirmeni hem arkadaşı olmak bu dünyanın bana bahşettiği en güzel hediyelerden biri. İstanbul’a ilk gelişinde Çınar Oteli’nin yanındaki büyük bir otelde kalıyordu. Malum İtalya’da enginardan yapılan Cynar diye bir içki vardır. Bana Çınar enginar mı diye sormuştu, o içkiden söz etmiştik, ben tadına hiç bakmadığımı söylemiştim. Ben de hiç denemedim dedi. (O da benim gibi içki içmiyor, asla soğan yemiyor ve vejetaryen) Sen İtalya’ya gelince içelim dedi. Birkaç yıl sonra Orvieto dağlarındaki evinden dönüşte, beni tren istasyonuna bıraktığında, istasyonun barını gördü, haydi gel bir Cynar içelim dedi. İkimiz de içki sevmediğimizden tek bir minik kadehi paylaştık, ikimize de acı geldi. Ama önemli olan onun bunu hatırlamasıydı tabi, içki değil. 

Çok uzun yaşadığım ve pek çok kişi yitirdiğim için artık biliyorum ki ölüler yokluklarıyla değil de -onlarla bizim aramızda- söylenmeden kalan sözler yüzünden keder verirler asıl." Bu cümle sanki bugün yapılan Aile Dizimi çalışmalarının özü gibi. Sizin yorumunuz nedir?

Susanna Tamaro, Bakışınla Aydınlanır Dünya kitabında Asperger sendromu olduğunu öğrendiğini anlattı. Her Melek Korkunçtur kitabı ise birebir çok acıklı hayat hikayesi. Gerçekten çok acıklı. Hayatında ölümler çok küçük yaştan itibaren sınamış onu. Bu nedenle çok erken yaşta insanlarla kuramadığı ilişkinin ardındaki dünyaya sığınmış. Derin bir dini inancı var. Onun duygularını, bilgeliğini her okurun kendi görüşlerine göre değerlendirdiğini düşünüyorum. Asperger sendromundan mustarip olduğunu ise çok yakın birkaç yıl içinde bir dişçi muayenehanesindeki dergide okuduğu satırlar sayesinde fark etmiş. Ardından danıştığı uzmanlar geç de olsa bu teşhisi koyunca, bunca yıldır çektiği eziyetin hiç olmazsa bir adı olduğu için mutlu olmuş. 

“YAZARIN KALEMİMİN UCUNDAN TUTTUĞUNU HİSSETTİM”

Gelelim ilk kez 2006’da basılan Atlıkarıncada Bir Tur Daha kitabına: Tiziano Terzani’nin bu kitabı İtalya’da sanırım milyonlarca kopya sattı, dünyada da öyle. Bu hayatımda okuduğum en olağanüstü kitaplardan birinin hikayesini ve Türkiye’ye gelişini bir de sizden dinlemek isterim. 

En güzel üç kitabımla buluşmalarımın gerçekten özel hikayeleri var. Tiziano Terzani benim daha önceden başka kitaplarını okuduğum ünlü bir gazeteci yazar. Siyasi ve kültürel ülke kitaplarından sonra Bir kâhin Bana Dedi ki adlı kitabını okumuştum. Çok sevmiştim, spiritüel anlamda fazla derin bir kitap değildi. Ama yazara tutulmuştum. 2005 yazında orada okuyacak olan kızıma ev aramak için Bologna’ya gittiğimde girdiğim kitapçıda Atlıkarınca’yı buldum. Yazarın kanser olduğunu ve bu hikayesini anlattığını yazıyordu kapakta. Hemen aldım, büyük bir aşkla okudum, kitabı okumayı bitirdiğimde koltuktan kalkıp masanın başına oturup çevirmeye başladım. 600 sayfaydı, yayın hakları alınmamıştı, basacak yayınevi bulmamıştım ama ben bu kitabı çevirmeli ve herkesle paylaşmalıydım. O kitabı çevirirken kesinlikle Tiziano’nun da kalemimin ucundan tuttuğunu hissediyordum. Çevirdiğim paragrafları heyecanla benimle aynı maneviyat yolculuğunda olan arkadaşlarıma gönderiyordum. Kitabın çevirisini bitirdim, kapı kapı yayınevi aradım; yazar tanınmıyordu, konu kanserdi, kitap çok kalındı, ben iyi bir pazarlamacı değildim ama benim minicik gözüm değil, çok yüksekten bakan o yüce göz arzumu anladı ve bir mucize yarattı. Figen Yanık bana Sabah gazetesinin yeni bir yayınevi kurduğunu, kitap aradığını haber verdi, Canan Dila okudu ve onay verdi, kitap Merkez Yayınlarından çıktı. Üç bin basıldı. Sonradan öğrendiğime göre o yılbaşında bin kitap gazetenin hediyesi olarak evlere yollanmıştı. Zaman içinde baskısı tükenince sevgili Pan Yayıncılık hızır gibi yetişti, kitabı yeniden okudu, gözden geçirdi ve çok güzel kapakla yeniden bastı. Artık kulaktan kulağa ve sosyal medyanın da gücüyle Pan Yayıncılık’ta üçüncü baskısında. Eminim daha fazlası da olacaktır. 

Gazeteci Terzani kendi hastalığına şifa yolculuğunu anlatırken bir anlamda Batı tıbbını ve Doğu tıbbını, daha doğrusu Batı medeniyetini ve Doğu medeniyetini ülke ülke gezerek neredeyse karşılaştırmış ve dili şahane bir anda her şeyi anlıyorsunuz sanki …

Okuyan herkes biliyor ki aslında o hastalığına şifa değil, hayatın anlamını arıyor, yaklaşan ölüme başka pencerelerden bakmak istiyor. Doğu ve Batı tıbbı, doğu ve batı düşüncesini, duygusunu, duyarlılığını yansıtıyor. Kitaptaki Mevlana, Buda ve benzeri yücelerin hikayeleri anlatıma renk katıyor, tam bir doğu masal anlatma geleneğini yansıtıyor. Hayatımda en çok şey öğrendiğim kitaptır, maneviyatın yanında müthiş bir dünya aynasıdır, bilgi deryasıdır. İnsanın hayat amacı, var oluşun anlamı, ölümün ne olduğu başka hiçbir kitapta bu kadar iyi anlatılmamıştır diye düşünüyorum. Ona çok şey borçluyum. 

Sanat bizi avutur, bizi yüreklendirir, bizi yönlendirir. Sanat bizi iyileştirir. Bizler sadece yediklerimiz ve soluduğumuz hava değiliz. Bizler aynı zamanda duyduğumuz öyküler, çocukken bizi uyutanlardan dinlediğimiz masallar; kulak verdiğimiz ezgiler ve bir tablonun, bir heykelin, bir şiirin bize vermiş olduğu hazlarız… diyor, insanı müthiş tanımlıyor, Tiziano da bir devrimci, siz galiba bütün devrimcileri seviyorsunuz

İnsanı öteki doğa varlıklarından ayıran elbette bu değerlerdir. Tiziano Terzani mi beni buldu, ben mi onu bilmem, Susanna ve Marlo gibi o da hayatımı belirleyen hem okur hem çevirmen olarak beni doğru ve güzel yola sokan çok büyük bir insan. Onu çok sevdiğim kesin. 

“Varlığı benim varlığımı anlamlandıran bir kişiyi sadece düşünmek bile hayatı uzatan bir ilacın ta kendisidir.” Bu söz bile o kadar önemli ki, sanırım Murakami de bunu Sahildeki Kafka kitabında “Yürekten sevdiğin bir kişi varsa, tek bir kişi olsun yeter hayatın kurtuldu demektir” şekliye söyler. Sizi bu kitapta en çok ne etkiledi, paylaşabilir misiniz? 

Okuduğum pek çok spiritüel kitap kurumsaldı, oysa bu kitaptaki her şey gerçekte yaşanıyordu, çağlar öncesinde gerçekten yaşandığı söylenen hikayeleri aktarıyordu. California’dan Tibet’e uzanan şifa yolunda yazarın karşısına çıkan herkes hepimizi aydınlatmak için vardı, hepsi bizler için bir deniz feneriydi. Yıllar içinde karşıma çıkan – California’daki kum havuzundaki oyuncaklardan o dönemde ülkemizde bilinmeyen homeopatiye ve hatta William Blake’in Kaplan! Kaplan! şiirine kadar pek çok bilgi için, ben bunu Atlıkarınca’da okumuştum dedim. 

“Gerçek bilgi kitaplardan gelmez; kutsal kitaplardan da elde edilmez, tek yol deneyimdir. Gerçeği anlayabilmenin en iyi yolu, duygulardan, sezgiden geçer; akıldan değil. Akıl sınırlıdır” diyor Terzani ama yine de aklın ötesine geçemiyor...

Evet, Hintli ‘doktorların’ yaptığı çerden çöpten ilaçlar için günlerce o köyde kalıyor ama sonunda onları çöpe atıyordu. Nihayetinde bir Batılıydı. Amerika’daki tıbbi uygulamalardan sonra Doğu’da gördükleri onu ikna edemedi ama bir gazeteci ruhuyla araştırmaktan da vazgeçmedi. En sonunda ise doktorun kararına karşı çıkıp son tedaviyi reddetti. 

Sizin kendi ruhsal yolculuğunuzdan bahseder misiniz? Sizin uyanışınız ve yolda kat ettikleriniz nasıl oldu?

Felsefe okumak istememdeki ısrarımın arkasında herhalde ben kimim sorusu vardı. Bu soruyla eğitimini aldığım felsefeden, Hindistan bilgeliğine uzanan bir yol başladı. Akaşa Yayınları, Klan Yayınları, Kuraldışı yayınları hepimizin ufkunu aydınlattı. Üçüncü Göz, Shirley MacLain kitapları- hep minnet duyduğum Semra Özdamar Ayanbaşı’na teşekkürler- sayesinde okuduğumuz ilk kitaplar oldu.  

Dört sene boyunca Işık Yazan seminerleri için uzun yollar kat ettik, saatlerce dinledik ve günlerce aylarca yıllarca onun öğrettikleri hakkında tartıştık. Yoga o yıllar içinde hep hayatımda oldu. 1985 senesinde kırmızı eti, zaman içindeki öteki etleri ve hayvansal ürünleri bıraktım. Hare Krişnalardan Müheyya İzer’e uzanan yol için de müteşekkirim. Birkaç yıl ağırlıklı Hz. Mevlâna ile ilgilendim. Onun Fihi Ma Fih adlı sohbet kitabı pusulamın yörüngesini değiştirdi. Yıllar içinde başka seminerlere katıldım, başka öğretilere kulak verdim. Beden, ruh, bilinç ilişkisine ilgim hiç azalmadı. Şimdi bu meta bilişsel dünyada yepyeni sorular kurcalamaya başladı zihnimi. 

Sakin, Yakın ve Başka gibi çok satan kitapların yazarı Ege Soley’in ve yine sanatçı, şarkıcı Mimoza Cendey’in annesisiniz.  Kızlarınız, onların yaptıkları, size öğrettikleri, sizin onlara aktardıklarınızla ilgili neler paylaşabilirsiniz bizimle?

Benim spritüel öğrenciliğim döneminde okuduklarım, anlattıklarım, uyarılarım, başkalarıyla konuşmalarım kızlarımı da etkilemiş. Hırslı bir anne asla olmadım ve onlara asla şöyle yapmalı böyle olmalısınız demedim. Hatta eğitimin son derece gereksiz olduğunu vurgular, okul konusunda hiç baskı yapmazdım. Onlar da benim gibi hep okudular, hep okumayı sevdiler, duyarlı çocuklar olarak büyüdüler. Ege kalem tutmaya başladığı günden beri hiç durmadan yazar, onda hep yazarlık dürtüsü vardır. Ege ve Mimoza yaşlarından ileride bir bilgeliğe sahipler ve beni anne olarak elbette çok gönendiriyor, çok mutlu ediyor. Yeni yaratılacak dünya artık onların dünyası olacak. 

137 kitap çevirmişsiniz bu bir rekor. Nasıl çalışıyorsunuz bize de bir tüyo verin…

137 kitap çünkü ilk günden bu yana çok uzun yıllar geçti. 1987 yılından beri evde çalışıyorum. Evde çalışma disiplinini biz çevirmenler herkesten önce edindik. Tek sırrım yaptığım işi – klişe olacak ama- çok sevmem, severek yapmam. Hiçbir zaman hayatımın önceliği olmamıştır çeviri ama her zaman aldığım her işi sözleşme süresinden çok önce teslim etmişimdir. Kişiliğimi oluşturan en baskın özelliklerden birinin paylaşma arzusu olduğunu çok sonra fark ettim ve çeviri yapmaktaki en baskın tutkum da bundan kaynaklanıyor. Burada konuştuğumuz üç kitabı da “Ben bu kitabı çevirmeliyim ve herkesle bir an önce paylaşmalıyım” arzusuyla çevirdim. İş değil, elimdeki bir değeri başkalarına dağıtmaktı aslolan. 

Umberto Eco-Eren Yücesan Cendey

Son olarak bir şey sormak istiyorum. Umberto Eco Oğlak burcu, olağanüstü bir yazar, çok hakim olmasam da birkaç kitabını okudum, sizce o ateist mi yoksa bunun rolünü mü yapıyordu, çünkü onun muhteşemliğinde bir din ve tarih bilgisine az kişide rastlanır…

Eco olağanüstü zeki, hafız, bilgi deryası, malumatfuruş bir yazar. Takıntılı olduğu konular var. Tapınak Şövalyeleri, Masonluk, Tapınaklar, gizli ayinler bunlardan bazıları. Çevirdiğim her kitabında bilaistisna bu konular vardı. Tabii Gülün Adı bu konuların işlendiği şahika eseri. Ben Prag Mezarlığı, Devlerin Omuzlarında, Sıfır Sayı ve çocuklar için Cecü’nün Yer Cüceleri kitaplarını çevirdim. Diller, göstergebilim, tarih ve inançlar konusunda onun kadar çok bilen biri var mıdır bilinmez. Ne mutlu ki onunla da İstanbul’da birlikte yemek yedim, dizinin dibinde oturdum, sohbet ettim. 

Yorumlar