Dünyayı değil, kafanın içini düzelt

Vaktinde bana çok faydası olmuş “Felsefe’nin Tesellisi” kitabının yazarı Boethius, ilginç bir adam olmakla beraber aynı zamanda Helenistik dönemin de son filozofudur. Onunla Antikçağ Felsefesi sona erer, Orta Çağ Felsefesi başlar. Felsefe tarihi açısından ise o dönemdeki düşünce tarzı ve yaptığı Aristoteles çevirileri nedeniyle önemli bir yere sahiptir. Boethius, filozofluğunun yanı sıra aynı zamanda matematikçi ve müzik teorisyenidir.

Boethius’un inanç ile aklı uzlaştırma girişimi yaşadığı alacakaranlık dönem için çığır açıcı olurken bu çabası ona ilk “skolastik” yani imanla mantık arasında uyum sağlamaya çalışan kişi unvanını kazandırmıştır. (Boethius Aristo mantığını sistemli biçimde Hıristiyan teolojisine uyarlamayı başaran bir kişi olarak inanç ve modern mantık arasındaki köprüyü kuran düşünürdür.)

Soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Boethius, küçük yaşta babasını kaybetmesiyle dönemin önemli devlet adamlarından olan Symmachos tarafından evlat edinilmiştir. Önce Roma, ardından Atina’da iyi bir eğitim aldıktan sonra, genç yaşta Roma’da konsül seçilmiştir. Daha sonra bu ayrıcalıklı göreve iki oğlunun da seçilmiş olması ve İmparator’a yakınlığı, kendisine karşı, çevresindekilerin düşmanlık hislerinin artmasına neden olur. (Durun daha kader ağlarını örmeye daha başlamadı.) Bu düşmanlık sonucunda, İmparator Theodoricus’a karşı hazırlanan bir komplonun içinde olduğu iddia ediliyor. Ardından vatan hainliği ile suçlanan Boethius, maalesef işkenceler içerisinde idama mahkûm edilerek yaşama gözlerini yumuyor.

Kendisini savunmasına izin bile verilmeden karanlık zindanlarda, idamını beklerken yazdığı en ünlü eseri olan Felsefenin Tesellisi, Ortaçağ boyunca çok okunan, yorumlanan ve sonraki yıllarda birçok dile çevirileri yapılan bir eseri oluyor. (Oooh yeah! Tam bir, ben bitti demeden bitmez tavrı…)

Boethius’un zindanda ölümü beklerken imgeleminde felsefeyi bir kadın olarak hayal ettiği kitabı “Felsefenin Tesellisi”, bana kalırsa bugün meditasyonun, yoganın, yani iç huzur ve basit yaşama felsefesini aşılamak isteyen her aktivitenin özündeki temelin ve bilincin 264 sayfaya sığdırılmış halidir.

Başarılarla dolu hayatı boyunca en büyük eserini idamını beklerken veren bu bilge adam, özellikle iyi ve kötü kavramlarını yorumlayışı, yaratıcının zamanı algılayışı konusundaki fikirleri okunmaya ve sorgulanmaya değerdir.

 Boethius bu eserinde (bence çok ilahi olarak) hem bütün bir felsefe tarihi için hem de  ardından gelen filozoflar için epey bir meşhur olan bir felsefe alegorisine güzel yer vermiştir. Bana kalırsa eser, edebi değeri yüksek bir çalışmadır. Başına gelen komplolardan dolayı hapsedilmiş, çaresizlik içinde kıvranan bir insanın soru sorma yöntemi ile yavaş yavaş hayatı, Tanrı’yı (kısaca eğriyi ve doğruyu ) kavrama ve her şeyden memnun bir şekilde bu dünyadan ayrılma yolculuğudur. (Zaten başka ne yapıcan! Kahrın şikâyetin kime ne faydası var allasen?)


Boethius'un bu zor dönemlerinde hayatındaki tek teselli edici bir etki olan felsefe, onun son eserlerinde üç şekilde karşımıza çıkar. 
Felsefeye (burada Felsefeyi imgeleminde gördüğü kadın manasında kullanıyorum) üç kişilik yükleyen Boethius'a göre ‘düşünce’nin ilk görünümü antikçağ tanrıçası olarak bilinen Philosophia'dır.
Yaşamdan ve adaletten umudunu kesmiş bir şekilde ölümü bekleyen Boethius ona kitabının ilhamını veren antik Yunan tanrıçası olan felsefeyi şöyle betimler:

"İşte böyle sessiz sessiz düşünüp dururken ve hüzünlü yakınmalarımı kaleme almaya karar vermişken, muhteşem görünümlü bir kadın başımda dikiliverdi. Işıl ışıl yanan gözlerinden, sıradan insanın çok ötesinde keskin bir anlayışa sahip olduğu belliydi. Bu kadının rengi capcanlıydı, sonsuz bir dirlik vardı üzerinde ama yine de bizim çağımızdan olmadığını hissettirecek kadar yaşlıydı."

Bu kadının ikinci kişiliği ise “teselli” unsuru olan Philosophia olarak karşımıza çıkar. 
Tanrıça Philosophia, Boethius'u teselli eden bir kimliğe bürünür. Bir anlamda felsefi terapi yapan tanrıça, onu dinginleştirir, bir nevi tedavi uygular. Ona şöyle der Philosophia: "Tedavi olmak istiyorsan, yaranı açmalısın."

Ve başlar Boethius acı ve haksızlık dolu yaşamını anlatmaya. Onu can kulağı ile dinleyen bu tanrıça kadın ona; elindekilerin kıymetini bilmesini, güzel şeyler yaşadığını, güzel bir aileye doğduğunu söyler. Herkesin sevgisini kazandın Boethius’cum, bunca güzel şeyin sonunda bil ki kötü anılmayacaksın.

Bu noktadan sonra bu güzel kadın yani Felsefe son kimliğini kazanır, bu onun “inanç” yönüdür.
Adı Felsefe olan bu kadın, Tanrı’nın her şeyi denetleyen, gören, sonsuz iyi gibi özelliklerinden Boethius’a sıklıkla bahseder. Bu noktada kadercilik, kadere teslim olmak, bu yaşanıyorsa Tanrı'nın vardır bir bildiği gibi yaşanan olaylara yüksek bakış açısı gerektiren imalar vardır. 
Bu bakış açılarıyla içinde bulunduğu kahır durumundan iyice uzaklaşan Boethius için imgelemindeki kadın artık onun Tanrı’yı bulma yönündeki bir yol göstericisi ve rehberidir. 
Bu kadınla konuşmaya başlamadan evvel yaşadığı haksızlıklar üzerine kötülük problemini sorgulayan Boethius, düşündükçe Tanrı'dan bir kötülük gelmediğine, onda bir sıfat olarak kötülüğün bulunmadığına karar verir;

“Hiçbir şey kendi içinde kötü değildir; her şey onun hakkında nasıl düşündüğünüze bağlıdır. Çünkü mutluluk, dünyanın değil, aklın bir durumudur" der ve okları kendi aklına çevirir.

Fotoğraf:Anne Rye-Pexels

TANRININ MÜKEMMEL İYİ OLMASI VE KÖTÜLÜK PROBLEMİ

Boethius a göre insanın en yüksek iyiliği, Tanrı’nın bilgisini de ihtiva eder ve dünyadaki ilahi uygulamanın farkına varamayan insanın, mutlu olması mümkün değildir. Boethius kaderin belirlenmiş bir yazgı gibi algılanarak yanlış anlaşıldığını aslında kaderin Tanrı’nın evrene koyduğu ölçü olduğunu belirtir.

Albert Einstein’ın doğa incelemeleri sonucunda laboratuvarlarda geldiği kanı olan meşhur sözü, “Tanrı zar atmaz” beyanına ondan yıllar yıllar önce zindanda gelen Boethius kaderi açıklamak için “Tanrısal öngörünün krallığında hiçbir şey rastlantıya bırakılmaz” der.

Kafasındaki bu dünyada “iyi olanlar ceza ve cefa çekerken kötüler mutlu gibi görünüyor, bunun açıklaması ne olabilir” adlı soruya; ilahi adaletin ikili dünya inancı ile anlaşılabileceğini söyleyerek cevap verir.  “İnsan olarak bizim değer yargılarımız farklı, Tanrı’nınki farklıdır. Biz kâinat ve olaylara dar ve sınırlı bir açıdan bakarız. Oysa Tanrı kainata külli kanunlar koymuştur ve olaylara bunlarla müdahale eder” der ve devam eder:

“Yine de şöyle sorabilirsin: İyilerin başına hem iyilik hem de kötülük getiren, kötülerin başına da hem istedikleri hem de nefret ettikleri şeyleri veren bir durumdan daha adaletsiz bir düzen olabilir mi? Ama düşün bir kere, insanlar iyi ya da kötü olması gerektiğini düşündükleri şeylerin sahiden öyle olup olmadığını anlayacak kadar akıllıca bir yaşam sürüyorlar mı? Sürüyorlarsa niçin insanların yargıları birbiriyle çelişiyor? Bazılarının gözünde ödüllendirilmesi gereken insanlar, diğerlerinin gözünde cezalandırılması gereken kişiler oluyor? (Buyrun mikrofona konuşun.)Bu durum Boethius için aynen şuna benzer; bazı sağlıklı insanlara neden tatlı yiyeceklerin, bazılarına da neden ekşi yiyeceklerin verildiğini bilmeyen ya da bazı hasta insanların hafif, bazılarının ise neden daha yoğun bir tedaviyle iyileştiğini anlamayan bir kişinin şaşkınlığına... Sağlığın ve hastalığın doğasını, huyunu suyunu bilen bir hekim ise hiç kuşkusuz böyle bir şeye şaşırmaz. Tanrısal öngörüyü yeryüzünde bol bol bulunduğuna inandığımız kötülükleri dağıtırken seyredebilseydik, burada bu bağlamda kötülüğe hiç yer olmadığını kavrayabilirdik. (Yani bu pagan bilgemiz diyor ki hata bizim, günah bizim, suç bizim.)

Ona göre Tanrı salt formdur ve bu yüzden de O aynı zamanda saf varlıktır. O’nun varlığın bizzat kendisi olması, iyi olması anlamına da gelmektedir. Bu yüzden, Boethius’a göre, Tanrı ile yaratılanlar arasındaki en büyük fark “varlık ile öz” arasındaki ayırımdadır.

Tanrı, özü ile varoluşu bir ve aynı olduğundan salt iyi iken yaratılanların özlerini eksiksizce varoluşlarına yansıtabilmeleri olanaksızdır. (O halde komşunuzu sevin çünkü gıcıklık onun öznel değil, nesnel bir sorunu.)

Ona göre özümüzdeki eksiklikten kaynaklanan kötülük kavramını bir parça olsun aşmak, ikiyüzlü davranmak istemiyorsak, mutlaka dürüst/saydam olmak zorunda olduğunuzu da bilmemiz gerekir çünkü varlık olan bizler zaten olan biten her şeyi seyreden bir yargıcın gözlerinin önünde yaşamaktayızdır. Aslında bir deist olan Boethius, üzerinde kafa yorulmuş bir mantık kuramı dahilinde Tanrı ve onun vasıfları ile ilgili herhangi bir konuda yazmanın güçlüğünden dem vururken, böyle konuları anlayamayacak insanlarla dolu bir toplumda yaşıyor olmasının da ne denli yorucu olduğundan da sıklıkla bahseder. Ona göre basit ve bölünemez doğası olanı, insan kıt kanaatleri yüzünden yanılıp bölmüş, gerçek ve mükemmel olandan yanlış ve eksik olana yönelerek dünyadaki kötülük probleminden Tanrı’yı sorumlu tutmuştur. Yani “Kıt kanaat algılarınızdan yola çıkıp işinize gelmediği yerde zaten Öz ve Varlık olarak anlamanız mümkün olmayanı sorumlu tutmayın” diyor. Peki ama hocam ne yapalım?

TANRI’YI RAHAT BIRAKIN!

Boethius’a göre aslında ayrım, Varlığı değer dereceleriyle ayrıştırıp parçalayarak çokluğa dönüştürerek, O’na bir şeyler ekleyip çıkaran kişilerden (din ve dini kurumlardan bahsediyor) kaynaklanmaktadır.

Kutsal Öz’deki aynılığı görmezlikten gelip onu değer derecelerine göre bölüp parçalamak ya da ona bir şeyler ekleyip çıkartmak, esas sapkınlığa yol açan şeydir. Çünkü bu parçalama, bizi çokluğa (plurali- tas) götürür. Çokluğun esası ise başkalıktır (alteritas). Oysaki Kutsal Öz olan Tanrı’da farklılık mevhumu bulunmadığı için çokluk ve başkalık söz konusu değildir. Bu yüzden onun özünde bir birlik vardır. Ona göre sınırlı algısı ile Tanrı’yı kavrayamayacak olan insan yine de bir miktar bilgelik edinmek istiyorsa; ilk olarak gramer, diyalektik ve retorik, aritmetik, müzik ve geometiyi öğrenerek evrenin tamlığı bilgisine erişip mutluluğu yakalayabilir. (Doğanın incelenmesini kapsayan bu disiplinleri quadrivium terimiyle ilk kez Boethius birleştirmiş ve onları “hikmete giden dört yol” diye ifade etmiştir.) Ömrünün son dönemleri hapis, sürgün ve işkencelerle geçen filozofun, Dante’nin isimlendirmesiyle bu “Son Romalı, ilk Skolastik”in dini meselelere getirdiği felsefi çözümler bugün de hala önemini korumaktadır.

TANRI HER ŞEYİ ÖNCEDEN BİLİYORSA HANİDİR BENİM ÖZGÜR İRADEM?

Felsefenin bu önemli sorusunu yani Tanrı’nın bilgisi ile insan hürriyeti arasındaki güçlüğü, Boethius’a göre hem Tanrı’nın bilgisine, hem de insan hürriyetine zarar vermeden çözmek mümkündür. Ancak bu çözümünün ortaya konmasında Tanrı’nın bilgisinin doğru bir şekilde anlaşılmasın bir ön şart olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Tanrı’nın bilgisini doğru bir şekilde anlamının yolu da, Tanrı’nın önemli bir sıfatı olan ezelilik hakkında yeterli bilgiye sahip olmaktan geçecektir. Çünkü Tanrı’nın kendisi gibi bilgisi de ezelidir. Boethius’a göre Tanrı’nın yarattıklarından önce gelmesini zamansal nicelik açısından değil de onun Tanrısal doğasının yalınlığı açısından değerlendirmek gerekir. Boethius’a göre Tanrı’nın bilgisi mutlaktır, sınırsızdır. Bu her şeyi bilme hem kendi içinde hem de diğer sıfatlarla bağlantılı olarak bazı problemleri ortaya çıkarır. Örneğin Tanrı zamanın dışında ise O, şu andaki zamanı bilebilir mi? Çünkü zaman sürekli değişir ve bu çeşit bir bilgi Tanrı’nın sürekli değişmesini gerektirmez. Her şeyi önceden bilme insanın özgür olduğu ile ilgili inançta da değişik problemlerin ortaya çıkmasına sebep olur. Eğer Tanrı birinin bir şeyi yapmadan önce yapacağı şeyi hatasız biliyorsa, bu kişinin özgür olduğu kabul edilebilir mi? Bu probleme en meşhur çözüm ilahi ezeliliğe başvuran Boethius tarafından teklif edilmiştir. İlahi önbilgi ve özgür irade ikilemini Boethius şu şekilde açıklar: Tanrı tamamıyla zamanın dışında, bünyesinde bütün zamanı ihtiva eden değişmez bir “ezeli şimdi” de yaşar. Ona göre Tanrı, insanların ne yapacağını önceden bilmez. Eğer öyle olsaydı Tanrı zamanın geçici olan içine yerleşmiş olurdu, oysa Tanrı zamanın dışında değildir. Tanrı, insanların fiil işlediği her anla eşzamanlı olan “ezeli şimdi”sinde insanların ne yaptıklarını ezeli olarak bilir. Nasıl ki biz bir şey yaptığımızda, başkalarının onu bilmesiyle özgürlüğümüz elimizden gitmiyorsa, Tanrı’nın bizim bütün fiillerimizi kendi “ezeli şimdi” sinde bilmesiyle de o elimizden alınmaz.

“Tanrı hep sonsuz ve şimdi olma durumunda olduğundan, onun bilgisi de zamanın bütün devinimini aşarak kendi şimdisinin yalınlığında kalır ve geçmişin ve geleceğin sonsuz yayılımını kapsayarak kendisinin o yalın kavrayışında her şeyi şimdi oluyormuş gibi seyreder. Bu yüzden her şeyi ayırt etmesini sağlayan Tanrı’nın şimdisi üzerine düşünmek istiyorsak buradaki ön bilgiyi geleceği önceden bilmek olarak değil, hiç azalmayan şu anın bilgisi olarak değerlendirmemizi daha doğru bulur. Bu yüzden buna, önceden görme değil öngörü olarak kabul etmeyi önerir. Onun tarif ettiği görme biçiminde Tanrı her şeye dünyanın en üst zirvesinden bakıyormuş gibi bakar. O halde, Tanrı’nın şimdisini insanınkiyle kıyaslayacak olursak, nasıl ki biz bazı şeyleri geçici şimdimizde görüyorsak, o da her şeyi kendi sonsuzluğundaki şimdide seyrediyordur. Boethius Tanrı’nın bilgisi ve insan iradesi ile yukarıda söylediklerinin daha iyi anlaşılması için “güneş ve yürüyen adam” örneğini verir.

“Sokakta yürüyen adamı ve aynı anda gökyüzünde doğan güneşi gördüğünüzde, her iki olayı eşzamanda gördüğünüz halde, yine de birincisinin iradeye bağlı diğerinin ise zorunlu olduğunu anlıyorsunuz. İşte aynı şekilde her şeyi açık seçik gören Tanrısal görü de kendisine göre şimdiki zamanda olan ama zamana bağlı olarak gelecekte olacak olanların yapısını karıştırmaz. Bu yüzden, Tanrı var olma zorunluluğunun olmadığını bildiği bir şeyin olacağını bildiğinde bu bir sanı değil, hakikate dayalı bir bilgi olur.”

Ama niyetimi değiştirme gücü kendi irademe bağlıysa, “Tanrı’nın önceden bildikleri değiştirme şansını yakaladığımda, onun öngörüsünü boşa çıkarmış olurum”, denirse de buna Boethius’un cevabı şöyledir:

“Niyetini elbette değiştirebilirsin ama tanrısal öngörünün o an orada olan hakikati, niyetini değiştirebilme iraden olduğunu, bunu yapıp yapamayacağını ve yeni niyetinin ne olacağını seyrettiğinden, tanrısal öngörüden kaçamazsın. Tıpkı özgür iradenle hareket edip eylemlerini değiştirdiğin halde, o anda seni gözetleyen bir insanın gözünden kaçamaman gibi. Öyleyse şöyle soracaksın: Benim tavır alışıma göre Tanrısal bilgi de değişecek mi? Başka deyişle, ben şunu ya da bunu istediğimde, onun bilgisi kararsız kalacakmış gibi mi görünecek? Yanıtım, ‘Hayır’, olacak; çünkü Tanrısal görü, gelecekteki her olaydan önce gelir ve kendine özgü bilgisinin şimdisine döndürür, geri çağırır (tamam sensin Boethius, tamam sensin) ve senin sandığın gibi, önceden bildiğini bir şöyle, bir böyle değiştirerek bocalamaz. Kendisi hiç değişmeden, tek bir bakışla senin yaptığın değişiklikleri önceden sezinler ve hemen anlar. Bu, her şeyi şimdi olarak kavrama ve görme yetisi, Tanrı’nın kendisine özgü yalınlığından (zatından) kaynaklanır.”

Görüldüğü üzere Boethius Tanrı’nın öngördüğü şeylerin zorunlu olarak olacağına ilişkin anlayışın hatalı olduğunu, bunun sebebinin de bilgi edinme biçimleri arasındaki farkın insanlar tarafından bilinmemesi olduğunu ileri sürer. Boethius insanla Tanrı’nın bilme şeklinin farklı olduğuna dikkat çeker. (İnsanda dört bilgi edinme şekli olduğunu söyler, bunlar duyular, imgeler, akıl ve anlama gücüdür.) Tanrısal öngörü ve insanın özgür iradesinin nasıl bir araya getirileceğini ancak Tanrı’nın özünün ve bilgisinin mahiyetinin bilinmesi ile gerçekleşeceğini belirtir. İnsan zamanla sınırlı bir varlık iken, Tanrı’nın böyle olmadığı açıklar. Zamanla sınırlı olmayan Tanrı, her zaman şimdiyi yaşadığı için bilgisi zamanı aşkın bir bilgidir. Tanrı gelecekte olan olayları da sanki bu olaylar gözlerinin önünde oluyormuşçasına görür. Tanrısal bilgi bağlamında düşünürsek gelecekte olacakların hepsi zorunludur. Ama olayların kendi özelliklerinden dolayı, bazıları zorunlu olarak bazıları özgür iradeyle gerçekleşecektir.

Aklı bu kadar iyi kullanmasına ve akla önem vermesine rağmen diğer taraftan gözlerini evrene çevirip orada Tanrı’yı gören ve Tanrı’yı adeta bir mistik gibi algılayan Boethius’ in samimiyeti  Felsefenin Tesellisi” kitabında, özellikle teolojik delille ilgili söylediklerine baktığımızda bu anlatmaya çalıştığı aşkın Tanrı duygusunu ve insanın bu aşkınlığı anlayabilmek için nasıl bir akli bir yöntem kullanması gerektiğinin Boethius’ca  tarifini baştan sona görebilirsiniz. Bugün bile, içinde bulunduğumuz çağda sıklıkla gözümüze çarpan “An’da kalma ve Şimdi’yi anlama” disiplininin sağlıklı akıl inşası için en mühim alışkanlık olarak salık verildiğini göz önüne alırsak söyledikleri konusunda onu pek de mantıksız bulmayız.

Kaldı ki biz Boethius’u ve onun düşünce dünyasını mantıksız bulsak bile Aristo gibi bir bilgenin mantık kitabını Latince’ye çevirerek günümüze ulaşmasını sağlayan bu adam bizim onu mantıksız bulmamızı hayatın kaba bir ironisi olarak değerlendirirdi.  

Açılış fotoğrafı:愚木混株 Cdd20-Pixabay

 

Yorumlar

  • Oğuzhan Akay
    Oğuzhan Akay
    2 ay önce Cevapla  Beğen (0)

    Eline, beynine, diline sağlık. Çok güzel ve düşündürücü, kafa açıcı bir yazı.