HİSSETTİĞİN HER ŞEY SANA AİT DEĞİL
Farkındalık

Hissettiğin her şey sana ait değil

Bazen hiçbir belirgin sebep yokken içimizde bir ağırlık belirir. Sabah gayet iyi uyanmışızdır. Gün sıradan akıyordur. Ortada bizi doğrudan sarsan bir olay yoktur. Fakat bir anda içimizde bir hüzün, açıklayamadığımız bir sıkışma, sebepsiz bir öfke ya da adını koyamadığımız bir mutsuzluk yükselir. Zihin hemen sebep aramaya başlar. “Neden böyle oldum? Bir şey mi oldu? Neyi kaçırdım? Neden birdenbire enerjim değişti?” diye sorarız. Fakat düşündükçe daha da karışırız. Çünkü bazen hissettiğimiz duygu, bizim yaşadığımız bir olaydan değil; temas ettiğimiz bir insanın, bulunduğumuz bir ortamın, duyduğumuz bir cümlenin ya da izlediğimiz bir görüntünün içimizde bıraktığı izden gelir.

İnsan kapalı bir kutu değildir. Sadece kendi iç dünyasında yaşayan, dışarıdan etkilenmeyen, duygularını yalnızca kendi deneyimlerinden üreten bir varlık hiç değildir. Biz sürekli temas ederiz. Bir ses tonunu algılarız, bir bakışı fark ederiz, bir ortamın havasını bedenimizle okuruz. Bir insan “İyiyim” der ama yüzündeki donukluk başka bir şey söyler. Bir evde kimse yüksek sesle tartışmamıştır belki ama içeri girdiğinizde havada asılı duran gerginliği hissedersiniz. Bir toplantıda herkes profesyonel görünür; fakat masanın etrafında söylenmemiş cümlelerin, bastırılmış öfkelerin, onaylanma beklentilerinin dolaştığını bedeniniz sizden önce fark eder. Bu yüzden insanın kendine sorması gereken ilk soru her zaman “Ben neden böyle hissediyorum?” olmayabilir. Bazen daha derin, daha ayırt edici ve daha özgürleştirici bir soru gerekir: “Bu duygu gerçekten bana mı ait?”

Duyguların Sessiz Bulaşıcılığı

Duyguların Sessiz Bulaşıcılığı

Duygular yalnızca kelimelerle aktarılmaz. Hatta çoğu zaman kelimelerden önce geçer. Bir çocuğun okuldan eve neşeyle girmesi bütün evin havasını değiştirebilir. Kapı açılır, ayakkabılar aceleyle çıkarılır, küçük bir kahkaha salona yayılır ve evin içindeki yorgunluk bir anda hafifler. Aynı evde bir başka gün biri ağır bir stresle içeri girer. Henüz kimseye ne olduğunu anlatmamıştır ama çantasını bırakışından, nefesinden, yüzündeki gerginlikten bir şeylerin yolunda olmadığı anlaşılır. Ev halkı da farkında olmadan o dalganın içine girer.

Reklam

Bir hastane koridorunda beklediğinizi düşünün. Kimse size kötü bir haber vermemiştir. Kendi sağlığınızla ilgili acil bir durum da yoktur. Fakat oradaki bekleyiş, insanların yüzündeki endişe, kapıların açılıp kapanışı, yakınlarının elini tutan insanlar, duvarlara sinmiş kaygı bir süre sonra sizin de içinize çöker. Dışarı çıktığınızda “Neden bu kadar yoruldum?” dersiniz. Oysa yalnızca fiziksel olarak değil, duygusal olarak da bir alanın içinden geçmişsinizdir. Ya da sosyal medyada birkaç dakika gezinirsiniz. Bir felaket haberi, bir ayrılık paylaşımı, bir öfke videosu, bir haksızlık görüntüsü… Sonra telefonu kapatırsınız ama içinizde huzursuzluk devam eder. O an kendi hayatınızda hiçbir şey değişmemiştir. Fakat algınız değişmiştir. Dünya size daha ağır, insanlar daha sert, hayat daha güvensiz görünmeye başlar. İşte burada duygu size aitmiş gibi görünür ama kaynağı sizin bireysel yaşantınız olmayabilir.

Bir arkadaşınızla kahve içersiniz. O bütün görüşme boyunca ilişkisini, kırgınlıklarını, iş yerindeki sorunlarını anlatır. Siz onu sevdiğiniz için dinlersiniz. Fakat eve döndüğünüzde kendi hayatınızdan memnun olmadığınızı, bir şeylerin eksik olduğunu, içten içe huzursuzlaştığınızı fark edersiniz. Oysa belki de size ait olmayan bir duygusal alanın içinde fazla uzun kalmışsınızdır. Bir insanın kahkahası nasıl bulaşıcıysa paniği de bulaşıcıdır. Birinin güveni nasıl alan açıyorsa bir başkasının sürekli şikâyeti de insanın içindeki canlılığı azaltabilir. Duygular görünmezdir ama etkileri son derece somuttur. Bedenimizde, nefesimizde, kararlarımızda, hatta günün geri kalanına bakışımızda kendini gösterir.

Burada önemli olan duyarsızlaşmak değildir. Amaç hiçbir şeyden etkilenmemek de değildir. Böyle bir şey insan doğasına aykırıdır. Asıl mesele, algıladığımız her duyguyu sahiplenmemektir. Çünkü bir duyguyu fark etmek başka bir şeydir, onu kendi gerçeğimiz gibi taşımak başka.

Empati: İnsan Olmanın İnceliği

Empati, insanın en kıymetli yeteneklerinden biridir. Başka birinin ne yaşadığını hissedebilmek, onun acısına kör kalmamak, sevinciyle sevinip kederiyle temas edebilmek insan ruhunun derinliğini gösterir. Empati yoksa ilişki yüzeyselleşir. İnsan yalnızca kendi derdini duyan, kendi hikâyesini önemli sanan kapalı bir yapıya dönüşür.

Fakat empati, sınırla birleşmediğinde insanı kendi merkezinden uzaklaştırabilir. Karşımızdakini anlamaya çalışırken onun duygusunu üstlenmeye başlarız. Onun kaygısı bizim kaygımız, onun kırgınlığı bizim kırgınlığımız, onun çaresizliği bizim çaresizliğimiz olur. Bir süre sonra artık destek olan kişi değil, aynı yükün altında ezilen ikinci kişi hâline geliriz.

Bir dostunuz derin bir üzüntü içindedir. Onu dinlersiniz, yanında olursunuz, hakikaten kalbiniz onunla birlikte sızlar. Buraya kadar her şey insani ve değerlidir. Fakat o görüşmeden sonra bütün gününüz onun acısıyla geçiyor, kendi işinizi yapamıyor, kendi hayatınıza dönemiyor, zihniniz sürekli onun hikâyesinin içinde dolaşıyorsa artık empati alanından yüklenme alanına geçmiş olabilirsiniz. Bir annenin çocuğunun kaygısını hissetmesi doğaldır. Fakat çocuk sınava girecek diye anne de çocuğun içinde yaşadığı panikle aynı düzeye inerse evde güven veren bir alan oluşmaz. Çocuğun kaygısı annenin kaygısıyla birleşir ve büyür. Çocuk yalnızca kendi korkusunu değil, annesinin korkusunu da taşımaya başlar.

Bir eş işten stresle gelir. Diğeri hemen ortamı düzeltmeye, onu neşelendirmeye, sorunu çözmeye çalışır. Fakat bazen insanın ihtiyacı hemen düzeltilmek değildir; görülmektir. Eğer siz onun stresini kendi yetersizliğiniz gibi algılarsanız, “Ben onu mutlu edemiyorum” diye düşünürseniz, artık onun duygusuyla kendi yaranız birbirine karışmıştır. Bu nedenle empati, sağlıklı bir bilinçle yönetilmelidir. Karşınızdaki insanı hissetmek, onun yerine yaşamak anlamına gelmez. Onun acısına tanıklık etmek, o acıyı kendi bedeninizde taşımak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

Buradaki güçlü içgörü şudur: Bir başkasının acısını taşımak, onu daha çok sevdiğinizi göstermez. Bazen yalnızca kendi sınırınızı kaybettiğinizi gösterir. Sevgi, diğer kişinin yükünü sırtlanmak değildir. Sevgi, onun kendi yükünü taşıyabilecek gücü olduğunu hatırlamasına eşlik edebilmektir.

Reklam
Empati: İnsan Olmanın İnceliği

Duygu Bize Nasıl Aitmiş Gibi Görünür?

Başkasından aldığımız bir duygu, içimizde yalnızca duygu olarak kalmaz. Zihin ona hemen bir hikâye üretir. Diyelim ki sabah gayet sakin uyandınız. İş yerinde gergin, öfkeli, sürekli şikâyet eden biriyle uzun süre aynı ortamda kaldınız. Bir süre sonra siz de huzursuz hissetmeye başladınız. Zihin bu huzursuzluğu açıklamak için hemen kendi hayatınızdan gerekçeler bulur: “Zaten işimden memnun değilim.” “Kimse beni anlamıyor.” “Her şey üstüme geliyor.” “Galiba ben de mutsuzum.” Oysa başlangıçta olan şey, bir ortamın duygusal ikliminden etkilenmeniz olabilir. Fakat zihin o duyguyu kişisel hikâyenize bağladığında, duygu kök salar. Birdenbire size aitmiş gibi görünmeye başlar. Birinin öfkesinden etkilenirsiniz, eve gelince küçük bir meseleye beklenenden sert tepki verirsiniz. Bir yakınınızın korkusunu dinlersiniz, akşam kendi geleceğinizle ilgili endişelenmeye başlarsınız. Birinin çaresizliğine tanık olursunuz, sonra kendi hayatınızdaki seçenekleri de göremez hâle gelirsiniz.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Duygu, kaynak değiştirebilir. Başkasından algıladığınız bir dalga, sizin zihninizde sizin yaşamınıza bağlanabilir. O yüzden bir duygu yükseldiğinde hemen ona inanmak yerine, kaynağını araştırmak gerekir. “Kiminle konuştum?” “Nerede bulundum?” “Ne izledim?” “Bu his bende ne zaman başladı?” “Bu duygu benim hayatımdaki bir gerçeğe mi dayanıyor, yoksa temas ettiğim bir alandan mı geldi?”

Bu sorular basit görünür ama insanı kendi merkezine geri çağırır. Çünkü farkındalık, her hisse teslim olmak değildir. Farkındalık, hissettiğimiz şeyi körü körüne sahiplenmeden önce onun nereden geldiğini görebilmektir.

Duyarlılık Güçtür, Sınır Onu Korur

Duyarlı olmak zayıflık değildir. Başkasının hâlini sezebilmek, bir ortamın havasını okuyabilmek, bir insanın söylenmeyen acısını fark edebilmek büyük bir inceliktir. Ancak duyarlılık sınırla birleşmediğinde insanı yorar. Çünkü o zaman dünya yalnızca görülen olaylardan değil, taşınan duygulardan oluşmaya başlar.

Bir süre sonra insan kendi duygusuyla başkasının duygusunu ayırt edemez. Kendi yorgunluğunu mu taşıyor, annesinin korkusunu mu? Kendi öfkesini mi yaşıyor, eşinin bastırılmış gerilimini mi? Kendi mutsuzluğu mu var, yoksa sürekli yakınan bir çevrenin içinde mi fazla kaldı? Bunu ayırt edemeyen insan, kendi hayatını yönetmekte de zorlanır. Çünkü kendi duygusal alanını tanımayan kişi, kendi kararlarını da net alamaz. Bu yüzden gün içinde bazen durmak gerekir. Sessizce durmak. İçeriye bakmak. Duygunun adını koymak. Onu hemen büyütmeden, bastırmadan, başkasına atmadan ve kendimiz sanmadan önce gözlemlemek gerekir.

Şunu hatırlamak insanı özgürleştirir: Hissettiğin her şey sana ait değildir. Ama içinde beliren her şey sana bir şey gösterir. Bir duygu sana ait değilse onu taşımak zorunda değilsin. Sana aitse ondan kaçmak zorunda değilsin. Ayırt etmen yeterlidir. Çünkü insanın gerçek gücü hiçbir şey hissetmemesinde değil; neyi hissettiğini, neden hissettiğini ve neyi taşımaması gerektiğini bilmesindedir.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Reklam
Avatar fotoğrafı
Ankara Üniversitesi Biyoloji bölümü mezunu olan Gülcan Burçin Bilgiç, evrenin ve insanın matematiğine duyduğu derin ilgiyle yıllar içinde spiritüel alanlara yönelmiş, bilgi ve deneyimini çeşitli kadim öğretilerle harmanlamıştır. Numeroloji başta olmak üzere birçok enerji sistemi üzerine uzmanlaşarak bireylerin potansiyellerini keşfetmelerine rehberlik etmektedir. Sosyal medya üzerinden içerik üreterek geniş kitlelere ulaşan Bilgiç, verdiği eğitimler aracılığıyla hem bireysel hem de kolektif dönüşüme katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Her danışman ve eğitimlerinde, sezgi, bilimsel merak ve enerji bilgeliğini bir araya getiren bütünsel bir yaklaşım sunar. Uzmanlık Alanları & Aldığı Eğitimler: Numeroloji, Kundalini Reiki, Aile Dizimi, İlahi Kalp Bağlantısı, Biyoenerji, İlahi Dokunuş, Access Bars, Seraphim Blueprint, Seraphim Işığı, Bach Çiçekleri Terapisi, Seraphim Agua, Shasta, Dağı Kristalleri, Lotus Fire, Gezegen Enerjileri, Yaşam Boyu, Mindfulness, Gerçeğe Uyanış, “Güçlü Beden, Açık Kalp, Berrak Zihin” Programı, Budanın Öğretileri, Enneagram Öğretisi, Yol ve Erdem Eğitimi