DÜNYAEVİ
Farkındalık

Dünyaevi

Sabahın erken bir saatiydi. Gözlerini araladı. Yatağından pencereye doğru baktı. Perdelerin arasından, hafif hafif aydınlanan gün görünüyordu. Vücudu hala çok yorgunsa da tekrar uykuya dalabileceğini hissetmiyordu. Pamuk çoktan gözlerini ona dikmiş kuyruğu havada, gözlerini açıp kapatarak türlü cilveler yapıyordu. Belli ki karnı acıkmıştı. Gülümsemeye çalıştı. Dün gece olanları hatırladı. Birden içini müthiş bir yalnızlık duygusu kapladı.

Hayatından sadece biri çıkıp gitmiş gibi değildi. Sanki tüm hayalleri, umutları da onunla gitmişti. Yetimhaneye bırakılmış küçük bir çocuk gibiydi. Onunla aynı kaderi paylaşan bir sürü çocuğun arasında görünmez hale gelmişti. Üzerine yorgan yerine hüzün örtülen, kalbine buz düşen bir sürü çocuğun… Önünde soğuk geceler vardı. Bir daha kalbi kırıldığında anne babasına koşup sarılamayacaktı. Bir daha yere hiç çıplak ayakla basamayacaktı.  Yurtların üzerine güvenle basabileceğiniz, ayağınızın altını okşayan halıları yoktur. Hep terlik giymeniz gerekir. Onları ancak yatağınıza yatarken çıkarabilirsiniz. Uyandığınızda tekrar giyersiniz. Onları çıkarır ayakkabılarınızı giyersiniz. Yerler kirlidir. Basmak istemezsiniz.

Kamuran Teyze ve Mesafeli Komşuluk

Ben daha çocukken karşı komşumuz Kamuran Teyzelerin, çok arkadaş canlısı bir aile olmadığını hatırlıyorum. Bazen daha sıcak davranır, hafif gülümserlerdi. Bazen bam diye kapıyı suratınıza kapatırlardı. Bunun annemle de bir ilgisi olabilir mi, bunu şimdi düşünüyorum.

Annem bazen etrafındakileri görmez. Hatta orada olduğunuzun farkında bile değildir. Bir şey dersiniz. Duymaz. İç dünyasının derinliklerine gömülmüştür. Ama bir şeyler yapıyordur. Bulaşık yıkıyordur. Dolaplarda ne varsa aşağı indirmiştir, onları tekrar yerlerine yerleştiriyordur. Sizin yüreğinizi ağzınıza getirerek çıkmış camları siliyordur. Çiçeklerin topraklarını değiştiriyordur. Mavi ciltli, kalın yemek kitabına bakarak ama hiç de tarife uymayarak yemek yapıyordur. Tüm gücüyle banyo küvetini ya da klozeti fırçalıyordur. Banyo fırçası sarı, klozet fırçası yeşildir. Süpürgeyi bastıra bastıra yerleri süpürüyordur. Önüne ne çıkarsa kaldırıyor, çekiyor mutlaka altını da süpürüyordur. Koltukların şilteleri kaldırılıyor, aralar temizleniyor, tekrar yerlerine yerleştiriliyordur.

Apartman Boşluğundaki Çocukluk Oyunları

Apartman Boşluğundaki Çocukluk Oyunları

Ben sıkılmışım. Annem de karşı komşunun çocuğuyla oynayalım istemiş. Kamuran Teyze, yerler kirli, temiz olsaydı oynarlardı, demiş. O zaman öyle bir adet vardı. İki daire arasındaki boşluğa bir yaygı sererlerdi, biz de üzerinde oynardık. Yukarıya çıkanlar kenardan geçerdi. Kimi söylenirdi. Annem aldı yine fırçasını (bunun rengi kırmızı) köpürte köpürte ovdu bir güzel yeri, aşağılara yakar yıkadı, sonra kuruladı. Tertemiz oldu. Yaygıyı serecekti ki Kamuran Teyze kapıyı açıp Anıl oynamak istemiyormuş dedi kapadı kapıyı. Anneme mi daha çok üzüldüm kendime mi hatırlamıyorum. Annemin yüzündeki hayal kırıklığı, beni içeri alıp kapıyı öfkeyle çarpması, evin içinde söylenmesi, sonra oturması pencerenin kenarındaki koltuğa ve camdan dışarı bakarken, gözünden yaşlar süzülmesi. Üzgün değildi. Çok öfkeliydi. Tanırdım bu ağlamayı.

Yataktan kalktım. Pamuk ayaklarıma dolanıp mutluluk çığlıkları atıyordu. Ama önce yüzümü yıkamalıydım. Aynanın karşısına dikildim. Gözlerimin altı şişti. Dün bütün gece ağlamıştım. Üzgün olmaktan çok öfkeli olma ağlamasıydı bu. Kızgındım. Kendime kızgındım. Hayatı paylaşmayı bir türlü beceremediğimiz Güneş’e kızgındım. Neyin savaşıydı bu Allah aşkına? Neydi alıp veremediğimiz?

İşe gitmem gerekiyordu. Bir şeyler atıştırsam iyi olacaktı ama hiç hazırlayacak halim yoktu. Bir parça ekmek kopardım, içine bir parça peynir koydum. Camın kenarındaki tabureye oturdum. Kemirmeye başladım. Lokmam ağzımda büyüyordu. Boğazım da acıyordu. Cam açık kalmıştı gece, üşümüştüm herhalde. Şunu yiyeyim de kendime bir kahve yapayım diye düşünürken bağırıp duran Pamuk’u fark ettim. Unutmuştum hayvanı! O kadar zihnimdekilere gömülmüşüm ki duymamışım. Kalktım. Bir bardak su içtim. Kahve makinasına doğru giderken “Kızım ben Mecnun oldum!” dedim. Neydin de sanki ne oldun der gibi bir bakış fırlattı. Bana mı öyle geldi? Suyunu değiştirdim. Mama kabında kalan mamaları kargalar yesin diye balkon duvarının üzerine koydum. Hemen geldiler. Pamuk’a taze kuru mama verdim. Yanına biraz yaş mama koydum. Yüzüme bakıp gözlerini açıp kapattı. Herhalde barıştık.

Onun Dünyasında Kaybolan İlk Yıl

Onun Dünyasında Kaybolan İlk Yıl

İlk bir yıl her şey çok iyiydi. O ne isterse o oluyordu. İşten çıktığım gibi koşa koşa eve geliyordum. Onun istediği saatte, onun sevdiği yemekler yeniyordu. Onun istediği film izleniyordu. Onun uykusu geldiğinde yatağa giriliyordu. Onun çıkmak istediği zaman dışarı çıkılıyordu. Onun gitmek istediği yere gidiliyordu. Tatil planını o çoktan yapmış olurdu.

Onun görüşmek istediği kişilerle görüşülüyordu. Onun sevmediği arkadaşlarımın zaten ne lüzumu vardı? Bana da iyi gelmiyorlardı zaten! O anlamıştı. Benim bazı şeyleri anlayamamam gayet normaldi. Ailem beni fazla başıboş bırakmıştı. Ben berduş olup çıkacaktım da o sağ olsun beni derleyip toplamıştı.  Minnettardım, tabii. Onun en sevdiği diziyi birlikte seyretmek varken kitap mı okuyacaktım? Zaten bu felsefe melsefe gibi şeyleri okuyanların sonu pek hayırlı olmazdı. Benim dinleyip durduğum o eski şarkıların da modası çoktan geçmişti. Neydi o öyle yetmiş yaşında adamlar gibi? Nuh Nebi’den kalma tiyatro oyunlarını izlemenin ne alemi vardı? Ne güzel stand up gösterileri oluyordu. Şimdi gülmek eğlenmek lazımdı. Zaten hayat yeterince stresliydi.

Bu zamanlarda bana karşı oldukça zarifti. Hiç sesini yükseltmezdi. Tatlı tatlı söyler, anlamam için mücadele ederdi. Ya da bana öyle geliyordu. Bazen anlamakta epey güçlük çekiyordum. O bunun normal olduğunu söylüyordu. Yaşadığım zorluklar, kimsesizlik, ailemle kuramadığım bağ beni tuhaflaştırmış. İşte, bilmem kaçıncı kuşak atamın bilmem neyi bilmem nasılmış. O yüzden böyle olmuş. Onu dinlersem her şey yoluna girermiş. Dinledim.

Aynadaki Yabancı

Aynadaki Yabancı

Bir gün aynada kendime baktığımda kimim ben, dedim. Eskiden kimdim? Neye gülerdim? Neyi özlerdim? Ne yer ne içerdim? Kafama estiğinde… Bu ne demekti? En son ne zaman sabah kalkıp bir yürüyüşe çıktım?

“Saçmalama, sabah sabah… Kahvaltı hazırlayacağım, bana yardım et!”

En son ne zaman sahaflarda eski kitaplara gömüldüm? En son ne zaman bir çay bahçesinde oturup tek başıma çayımı içtim, kitabımı okudum? Ben ne zaman bunları düşünürken bile kendimi suçlu hisseder oldum?  En son ne zaman mutfağa girip bir yemek yaptım? Gece geç saatlere kadar oturup bir şeyler yazıp çizdim? En son ne zaman gitarımı elime alıp şarkı söyledim?

“Başım ağrıyor Ali, lütfen, migrenim tutacak şimdi! Sen bunun için doğmamışsın, kabul et!”

Sahi, gitarım nerede benim? Değişmeyen bir Pamuk var. Kendimi istila edilmiş hissediyorum. İşgalci kuvvetler tüm topraklarıma girmiş. Bana ait hiçbir yer kalmamış.

Bu yıl bir şeyler değişmeye başladı. Artık kendim olamadığım, kendimi ifade etme hakkımın olmadığı bir hayattan yorulmuştum. En büyük savaşlar da burada başladı. Benim böyle olacağım belliydi. Zaten benden başka ne beklenirdi? Benim için yapacak bir şey yoktu. Umutsuz vakaydım. Benim için yapılan bunca şeyden sonra bu hak mıydı adalet miydi? Benim başıma gelecek vardı. İyiden iyiye zıvanadan çıkmıştım. Tuh, Allah kahretsindi. Ben işe yaramazın tekiydim.

Ben nasıl düşmüştüm bu kuyuya? Ne zaman bu kadar muhtaç hale gelmiştim gösterilecek üç kuruşluk şefkate? Ona da şefkat denirse. Ne kadar açtım ki önüme atılan kuru ekmek bana benim için verilen bir ziyafet gibi gelmişti. Kendimi kandırılmış hissediyordum. Aslında buna ben izin vermiştim. Bir şeye inanmaya ihtiyacım vardı.

İletişim kuramıyorduk. O her şeyi biliyordu. Bense hiçbir şeyden anlamıyordum. Bavulunu hazırlayıp bağıra bağıra giderdi. Bu sırada ettiği hakaretlerin bini bir paraydı. Daha bir saat geçmeden telefon açar, arkasından gitmediğim için benim erkekliğimi yerden yere vurup telefonu suratıma kapatırdı.

Çok geçmeden tekrar arardı. Gel beni al, derdi. Gider alırdım. Eve gelene kadar, eve geldiğimizde söylenirdi, söylenirdi, söylenirdi. Bir şey demek istediğimde, sus, sözümü kesme diye gürlerdi. Sadece bitmesini beklerdim. Vakit geç olurdu. Ertesi sabah işe gidecektim. O evden çalıştığı için daha geç kalkabilirdi. Bitmeyeceğini anlayınca kalkar ve yatağa uzanırdım. Sesi gittikçe uzaklaşırdı. Bir gevşeme gelirdi. Halbuki çoktan yatak odasına gelmiş, ışığı da yakmıştı. Zaman geçtikçe daha az duyardım sesini, daha az… Ve uykuya dalardım.

Çocukluk Sığınakları

Dün geceki bu zamana kadar yaşananların en kötüsüydü. Sabrım taşmış, elime geçen ne varsa duvara fırlatmıştım. Beni ilk kez öyle görüyordu. Benimle göz göze bile gelmek istemedi. Bembeyaz kesilmişti. İlk kez onu bu kadar korkmuş gördüm. Arabanın anahtarını kaptığı gibi çıkıp gitti. Babasıyla geri geldi. Babası salona girip etrafa bakındı. Tüm kargaşayı gördü. Hiçbir şey söylemedi. Bana doğru baktı. Göz göze geldik. Bakışlarında hiçbir duygu yoktu. Kafasını çevirdi. Çıkıp gittiler. Sadece biraz sessizlik istiyordum. Bağıra bağıra ağlayarak birine ne kadar canımın yandığını anlatmak istiyordum. Ama öyle uzun zamandır kimseyi doğru düzgün arayıp sormamış, beni arayanlara da dönüş yapmamıştım ki hayatımda kimse kalmamıştı. Arasam bana nasıl tepki verirlerdi bilmiyordum. Korkuyordum. Ve o anda barajın kapakları açıldı. Uzun zamandır bu kadar göğsüm sarsıla sarsıla ağlamamıştım.

Küçükken dolapların içine girer, dolabın kapağını içten kapatırdım. Bana orası nasıl güvenli gelirdi anlatamam. Beni orada kimse incitemezdi. Küçük bir delik bulur oradan dışarıya bakardım. Ben dışarıda neler olup bittiğini görebilirdim ama kimse beni göremezdi. Bazen annemin beni epeyce aradığı olurdu. Hoşuma giderdi. Benim için biraz endişelensin isterdim. Normalde benim için endişelenmesini gerektirecek hiçbir şey yapmazdım.

Kahve makinasının sesiyle kendime geldim. Suyu bitmiş. Bağırıyor. Enkaz gibiydim. Hiç birbirimize dün geceki kadar çirkinleşmemiştik. Su ekledim. Tekrar düğmesini çevirdim ve etrafa yayılan kahve kokusu beni biraz kendime getirdi. Fincanımı çekip bir yudum aldım. Pencerenin kenarına yürüdüm. Camdan dışarı baktım. Bir yerde yanlış bir şeyler vardı. Salona gidip telefonu elime alıp epeydir görüşmediğim terapistimin sekreterine mesaj yazdım. Biraz destek alsam iyi olacaktı. Her şeyin tek başına üstesinden gelmeye çalışmaktan yorulmuştum. Onu görmek bana hep iyi gelirdi. Buradan da çıkabileceğimi biliyordum. Yine de bu kaçıncı diyen sese engel olamıyordum.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Hüseyin Akdağ
Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu ve aldığı program sonrasında Milli Program Bakanlığı sınavına girerek Aile Danışmanı olur. Reiki (3 aşama) ve Duygusal Özgürleşme Teknikleri (EFT) programlarına katıldı. 3D (Duygu- Düşünce- Davranış) Yönetimi, Yaşam Koçluğu ve Programcının Programı programlarını tamamladı. 200 saatlik Yoga Eğitmenlik Programını tamamlayarak Hindistan’da bu programın ileri seviyesini aldı. İlhan Astroloji Enstitüsünde temel ve ileri seviye astroloji programını tamamladı. Kurucularından olduğu Hera Akademi bünyesinde çeşitli merkez, dernek, kurum ve kuruluşlarda kişi ve gruplara danışmanlık ve program hizmetleri veriyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.