İki yıl kadar önce denizde yüzerken onunla bir sohbete koyulduğumu fark ettim. Bana, “olduğundan daha azıymışsın gibi davranmaktan bıkmadın mı” diye sorduğunu duydum. Bir anda, öylece. Hem şaşırdım hem de doğru zamanda sorulmuş doğru bir soru olmasına gülümsedim. Cevabım ise elbette evetti. Evet, elbette sıkıldım. Bunu bilmeden ne kadar çok yaptığımı bir anda anımsar, fark eder oldum. Ve evet, küçük oynamaktan çok sıkılmıştım ve ben de bir karar verdim “artık küçük oynamak yok, artık ışığımı kısmak yok, artık yeterli güce sahip değilmişim gibi davranmak yok, artık yeteneklerimi ve güçlerimi küçük görmek yok.” Konu kapanmıştı. Denizden çıktım ve hayatıma devam ettim. Üzerinden bir hafta kadar geçtikten sonra ise bir kaza geçirdim. Büyük bir kazaydı. O kadar büyüktü ki ölebilirdim ya da sakat kalabilirdim ama bunların hiçbiri olmadı. Ben ise o an bir sıçrama yaptığıma emindim. Belki farklı bir zaman çizgisine, farklı bir gerçekliğe, farklı bir dünyaya… Olana teslim olmuştum, deneyime direnmek yerine evet demiştim. Beni, hayatımı tanımlamasına izin vermemiştim. Bana sorarsanız o gün ben bir anlamda ölmüş ve tekrar gelmiştim. Ya da bilgisayarı yeniden başlatmıştım diyelim. Dilediğim ama gerçekte ne demek olduğunu anlamadığım bir şey vardı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Kendimiz Sandığımız Şeyleri Bırakınca Ne Kalır?
Konu şu ki ben birçok konuda becerikliyimdir. Potansiyelimi çoğu zaman sezer, anlık gelen ilhamların peşine düşer, potansiyelimi ortaya çıkarmak için kendime fırsatlar yaratırım. Potansiyellerim arasında iyi yemekler ve pastalar yapan bir aşçı, güzel ve anlamlı resimler çizen bir ressam, müziğe yeteneği olan bir müzisyen, etkileyici şeyler yazan bir yazar ve tüm bunların ötesinde uzun zamandır ara ara yüzünü gösteren bir metafizikçi var. Bütün bunları cürretle yazıyorum, çünkü dedim ya küçük oynamak yok. Bu benim, benim yeteneklerimden öne çıkan bir kısım. Ve sonra hiçbiri aslında, çünkü potansiyel demek henüz gizli kalmış, ortaya çıkmamış olan şeylerdir, öyle değil mi? O zaman ortaya çıkarmadığım şeyler için bu benim diyebilir miyim? Diyemem. Derim de laf olarak öylece kalır. Her neyse. Hayatımın farklı dönemlerinde bu ve başka farklı alanlarda denemeler yapmışımdır. Peki bunlara yeteneğimin olması demek hepsini de yapmalıyım demek midir? İşte arada içimi kurcalayan soru. Çünkü yeni bir şeye başlamak kadar onları bitirmişliğim de vardır bol bol. Ve yukarıda anlattığım olaydan sonra benim için uzun bir bitiriş zamanı başladı. Neye “ben, benim” diye tutunsam kısa bir süre sonra manasızlaştı. Tutamadım, yapamadım. Bol bol bıraktım ben de bol bol bitirdim. Fakat öyle bir nokta geldi ki kendimi de bir yerde bırakmış hissettim. Ben kimdim, ne yapardım, neyi severdim, neyden keyif alırdım? Hepsi yok oldu adeta.
İşte bu ise bırakmaktan bile zordu. Bilinmezlik. Hayata karşı olan ayrı zor ama insanın kendine dair bilinmezliği apayrıymış. Bakınca komik de. Bütün bu bırakma sürecinde bir sürü de inanç kaynadı araya. Artık bir şeyden şikâyet edemez oldum. (Yalan da söylemeyeyim, bundan önce ise aşırı derecede şikâyet ettim, bol bol nefret ettim her şeyden) Bir nokta geldi hayat böyle, insanlar şöyle diyemez oldum. Ben neydim ki insanlar neydi bileyim. Buralarda artık kozmik bir şaka gibi hissettirmeye başladı her şey. Kendimize küçüklüğümüzden beri eklediğimiz, olmazsa yaşayamayız sandığımız ne çok şey varmış ve aslında sadece onlara tutunduğumuz için varmışlar. Bırakınca yok olurmuşlar. Fakat biz, sandığımız gibi yok olmazmışız. Alın size paradokssal bir sorgulama.

Kendimize Anlattığımız Hikâyeler
Diyeceğim o ki insan kendine ne çok palavra söylüyor. Kendini nelere ikna edebiliyor. Kendini, varlığını netlemek, belirlemek, sabitlemek için ne çok şekil, biçim, kural, inanç inşa ediyor? Ve sonra bunlarla kendini nasıl da limitliyor. Ardından da kendi yarattığı o dar kutunun içine nasıl da sıkışıp nefessiz kalıyor ve birilerinin onun havasını çaldığını, o yüzden boğulduğunu iddia ediyor? Büyük büyük laflar etmek istemiyorum ama bazen kendimize söylediğimiz şeylerin %99unun birer saçmalık olduğunu düşünüyorum. O öyledir, ben şöyleyimdir, hayat şudur, insan budur. Evet, belki tam şu an böyle ama birazdan, yarın, 1 yıl sonra? Değişemez mi? Değişmesini istemiyor muyuz her zaman koşulların, dünyamızın? Peki sürekli aynı kitabın geçmiş bölümlerini dönüp dönüp okursak yeni bölüme nasıl geçeceğiz? Geçebilir miyiz? (Burada kitap olarak kast ettiğim kendimiziz efenim, belirteyim istedim).
Kusura bakmayın, belki bu yazıyı açmış kahvenizi yudumlarken okuyordunuz. 2-3 dakikalık bir keyif yapacaktınız ve birden üzerinize bir sürü soru fırlatılmış hissediyorsunuz. Amacım bu değildi ama belki de budur. Belki de bazen deniz, bazen yıldızlar, bazen bir dost, bazen ise bir yazı sorar bize sorulması gereken soruları? Belki bazen büyük kazalar gerekmez yeni bir dünyaya uyanmak için? Belki bazen büyük dönüşümler bir parmak şıklatması kadar hızlı ve acısız olur? Ne dersiniz? Ay pardon yine soru sormuş oldum. Neyse, ne yapayım bana da sordular, sorduruyorlar.
Cevaplar? İçimizde. (Umarım bu Cem Yılmaz göndermesini anlamışsınızdır.)
Sonuç olarak diyeceğim ama bir sonucum yok. Sonuç arama ihtiyacım da bir kısım bıraktığım bir şey. Çünkü 1+1 bile her zaman 2 etmiyormuş. Ben o zaman kime ne anlatıyorum, hangi sonuca ulaşmaya çalışıyorum? Yazının başı ortası ve sonu aslında birbirleriyle çok alakalı, öyle görünmemiş olabilir ama öyle. Vallahi. Ama günün sonunda bunun da bir önemi yok, öyle değil mi? Her şey birbiriyle bağlantılı ama nasıl? Belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. O zaman kadehleri bir kere daha bilinmezliğe kaldıralım. Şerefe!
Sevgi olsun!
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

