Kaç kere kırılmalı bir kalp, daha sağlam ve acılara daha dayanıklı olması için? Kaç kere kaybetmeli insan, bir gün her şeyi kaybedeceğini anlaması için? Kaç kere ölmeli peki, yaşamadığını, korku içinde olduğunu görmesi için?
Değişen “Ben” ve Kalıcılık Yanılsaması
İnsan olmak, dünyaya doğmak, unutmak ve hatırlamak ve sonra uyumak, ardından bir gün sonsuzluğa uyanmak… Her gün tekrar tekrar, yeniden ve derinden öğrendiğim bir hale geldi yaşam. Gün bazen kasvetli, bazen biraz daha orta halli ve bazen de neşeli başlıyor. Sonra mutlaka ama kesin olarak aynı kalmıyor, değişiyor, dönüşüyor. Aynı gün, hatta ard arda günler aynı evin içinde olsam, yatağın aynı tarafında yatıp, aynı tarafında uyansam da ben hiç aynı kalmıyorum. Durduğum yer her an, her nefeste farklılaşıyor. Uyandığımdan farklı uyuyor, uyuduğumdan farklı uyanıyorum. Ben bazen aynı sanıyorum ama sonra anlıyorum, aynı değil, aynı değilim. Her geçen an sonsuzluğa karışıyor ve ben o anı ve sonrakini ve sonrakini kaybediyorum. Sonra hatırlıyorum, anlıyorum, bu dünyada hiçbir şey kalıcı değil. Kaybettiklerimin ya da belki de kaybettiğimi sandıklarımın acısı doluyor yüreğime. Bu bazen birisi, bazense bir anı olabiliyor. Bazense aklım birtakım oyunlar çeviriyor ve kaybedeceğim ne çok şey olduğunu bana hatırlatıyor. İşte o zamanlarda öfkeleniyorum, üzülüyorum, küsüyorum ve bazen de isyan ediyorum. Neden böyle olmak zorunda? Öyle olmadığını bilsem de içimdeki bir parça tüm kalp kırıklıklarını döküyor önüme. Hayatın elime verdiği umutları ve sonra da onları geri alışlarını hatırlatıyor. Adeta beni haklı çıkarırcasına tüm kayıtlarını paylaşıyor. Ben ise kendimi sorguluyorum: Her seferinde neden inandın, her seferinde neden bu kadar sevdin? Kaybedeceğini bilmiyor muydun? Ahmaksın.

Kaybetmek, Yas ve Geçicilik: Sahip Olduğumuzu Sandığımız Her Şey
Bazen bazı anlar oluyor, biliyorum ki o anda da Dünya aynı, yaşadığım ev, yattığım yatak, binanın girişindeki merdivenlerin sağ köşesinde bekleyen tekir kedi, bizim evden sahile inen o sokak aynı. Böyle olmasına rağmen, farklı görünüyor dünya o zamanlar. Sanki sokaktaki kediler çok mutlu, ağaçlar dans ediyor, çiçeklere kimse basmıyor ve ben… İyiyim. Her şeyin iyi olduğuna inancım tam. İşte o zamanlarda merak etmeden edemiyorum: Bu his nereden geldi, bunu nasıl tutabilirim, nasıl benim yapabilirim? Bu sorumla birlikte hayat sanki koca bir kahkaha patlatıyor suratıma alaycılıkla, “tutamazsın, senin yapamazsın” diyor. Bunu da mı, kendi hissimi de mi benim yapamam? O zaman yine anlıyorum ki o anı da kaybedeceğim ve bunu düşündüğüm an, zaten kaybettiğimin ise henüz farkında bile değilim.
Ne kalıyor o zaman günün sonunda bana? Sahip olduklarım? Sahip olduğum her şeyin bir gün yitip gideceğini bile bile, onlara sahip olduğumu nasıl iddia edebilirim ki? O zaman neye sahibim: Yaşadıklarım? Onlar yaşandı ve bittiler. An? O şimdi geçti ve şimdi ve şimdi… Güzel hisler ya da çekilen acılar? İstesem de tutamadım, tutamam hisleri, duyguları öyle değil mi? O zaman şu anda benim elimde ne var? Aslında hiçbir şey yok. Adım, birinin kızı olduğum gerçeği, doğduğum şehir, okuduğum ilkokul, ilk sevgilimin adı, ilk işim, düğün günüm, sevdiğim birini ilk kez toprağa verişim… Bunlar mı bana ait? Bunların bana ait olduğunu sandığım için mi sımsıkı tutundum onlara? Bunlar basit gerçekler gibi görünse de “beni ben yapan şeyler” sanmadım mı? Peki bunlar kalıcı mı? Kalsa bir işe yarar mı? Uzun yıllar yaradı. Şimdi yaramıyor. Tuttuğum, tutunduğum, “ben” adı altında koca bir vitrine yerleştirdiğim her şey, beni de o vitrine kilitlemiş fark etmemişim bile. Bu “ben” vitrininin en gösterişli parçası olmuşum. Her acıyla, her başarıyla, her aydınlanmayla, her dönüm noktasıyla, her gözyaşı ile gururlanmışım adeta. Hiçbir şeyin kalmadığını görmezden gelmek, kendimi aksine inandırmak için bir madalya gibi taşımışım adımı soyadımı göğsümde. “Hiçbir şey kalmaz ama ben varım…” Ben? Hangi ben? Bir an önceki mi? 6 yaşındaki halim mi? Annesiyle babasının kızı mı? Yoksa kocasının karısı mı? 20 yaşım mı, yoksa 30’larım mı? 30’larımın hangisi, hangi günü, hangi anı? Hangisi, kim? İşte vardığım nokta. “Ben” bile bulduğum ve kaybettiğim bir şeymiş meğerse.
Hiçbir şey benim değilmiş. Benim diyen ben bile sonu olan bir şeymiş. O zaman içimde sürekli taşıdığım bu hüzün, bu yas, bu zeminsizlik belki de bununla ilgilidir diye düşündüm ben de. Fakat bunu anlaması, kabul etmesi, yazması kadar kolay değil elbette. Belki de oldum olası süren bu arayış, sınırların ötesine duyduğum özlemdendir. Sonsuzluğun varlığını içimde bir yerlerde hep hissettiğim, bildiğimdendir. Belki bu özlem, aslında hakikate dairdir. Ve belki hakikat, beni bitmek bilmeyen yasımdan özgür kılacak şeydir.

Hakikat Olarak Sevgi: Yitmeyen Tek Şey Mümkün mü?
Sonuç olarak, cevap? Cevap yok. Komiktir ki cevap bile yitirilen bir şey. Ne büyük bir paradoks öyle değil mi? Yitireceğini bildiğin bir şeyi aramak, onu bulmak, ona sahip olmak istemek, onu kaybedeceğini bile bile onu sevmek akıllıca mıdır? Akıllıca değildir bence, çünkü akıl değildir seven. Kalptir. Akıl bütün bunları bilip, bildiğini sanıp, sevmekten yani aslında kaybetmekten sürekli kaçandır. O zaman, günün sonunda, sevebiliyorsam eğer, kalbim aklıma 1-0 galip gelmiş demektir. Bu zafer her ne kadar iyi hissettirse de kalıcı değil elbette. Öyle değil mi? Bütün bunları düşünürken ve hissederken içimde susmayan bir ses var, onu inkâr edemeyeceğim… Sevdiğim “şeyleri” kaybettim belki ve kesin daha nicesini de kaybedeceğim. Fakat bu kayıpların yanında kaybolmayan bir şey var. Sevginin kalbimdeki hissiyatı. Bazen acıyla, bazen mutlulukla, bazen neşeyle birlikte yükselen bir kalp çarpıntısı. Eşlikçileri hep farklı, hep değişken ama kendisi, sevginin kendisi hep orada. Üstelik zamansız. Geçen giden, olan ve olacak şeylere dolanık. Öyleyse, belki sonsuzluğa giden patikadır burası. Belki kaybolan her şeye dayanabilmenin tek yolu yordamıdır. Belki paramparça olan her şeyi sarıp sarmalayan ve bir araya getirendir. Ve belki hakikatin hissidir sevgi. Sonra belki de kalan, yitirilemeyen, yegâne şeydir.
Derin bir nefes alıyorum. Sevginin hayatımda değişmeyen tek şey olduğunu görüyorum. Bazen şeylere, bazen anlara, bazen ötesine duyduğum iflah olmaz bir sevgi. Bunu söylerken kendimi ilahi bir arketibe yerleştirmiyorum, yanlış olmasın. Ama görüyorum ki nefret diye tanımladığım her şeyin ardında bile sevgimden dolayı yaşadığım hayal kırıklığı var aslında. Sevdiğim için kırılıyorum, sevdiğim için inciniyorum, sevdiğim için kaybettiğimde acı çekiyorum. Sevmeseydim başka türlü mü olurdu? Bilmem ki. Sevebilmek insanı özel kılar mı ki? Sanmıyorum. Çünkü sanırım herkes seviyor aslında. Anne babasını affedemeyen bir kadın da aslında onları çok sevdiği için onlardan nefret etmiyor mu? Arabama çarpıp kaçan şoföre duyduğum öfkem aslında insana dair olan sevgimden değil mi? Bana ihanete uğramış hissettirdiğinden, yaşadığım hayal kırıklığından değil mi? Bir şeyi, birini bilinen şekillerde sevmek ve sevdiğini hissetmek çok kolay elbette. Eşi, beslediğin hayvan dostunu, aileni, arkadaşlarını, doğayı, her ne ise. Bunlara olan sevgi daha direkt, daha dışa vuran bir sevgi. Ve evet bu sevgi de yanında hayal kırıklıklarını, acıları, öfkeyi getiriyor. Ama bir de bu kadar direkt olmayan, her şeyin yapı taşını oluşturan bir sevgi var. Ve sanırım bu sevgi, sevgi diyorum çünkü şu an buna başka ne denir bilmiyorum, her şeyde ve her yerde ve her zamanda. O kadar dolanık ve o kadar indirekt ki, ona sahip olduğumuzu fark edemiyoruz. Ondan yoksun olduğumuzu sanıyoruz ve belki de hep onu arıyoruz. En azından belki de ben onu arıyorum. Yani aslolanı, hakikati, sevgiyi. Her yerde ve hiçbir yerde olanı. Buldum diyemem, zaten bulduğun bir şey kaybedeceğin bir şeydir. Ama “var” olduğunu hissediyorum. Hep orada, yani burada olduğunu ve yitip gitmeyecek tek şey olduğunu hissediyorum…
O zaman,
Ve işte öyledir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

