Önden uyarmam lazım: Bu yazı önce kendime ve devamında size doğrulttuğum bolca soru, beraberce yüksek sesle düşünmeler ve belki nihayetinde bir minik farkındalık içerir.
Her şey çok hızlı, çok değişken, çok fazla, çok çok çok: Bu çokluğu yaratırken biz modern (olduğunu düşünen) insanların evrimleşmede geldiği nokta tam olarak neresi? O gelinen yer mutlak mı, son nokta mı, yok mu ötesi? Orada icat edilen ve “en iyisi bu” denilenin yalnızca o anın en iyisi olduğunu, belki zaman içinde tüm yanlışlığının ortaya çıkacağını ne kadar hatırlayabiliyor insan? İnsan zihni bir şeyi hayal edebilirken aklın hangi olurlarına ya da olmazlarına, o anki hangi sınırlarına düşüyor mesela, hiç düşündünüz mü?
“O olurlar ve olmazlarla icat ettiğimiz, sonrasında yeni olurlar ve olmazlarla geliştirmeye sürekli devam ettiğimiz ve böylelikle hayatımızın her kılcalına sinsi bir sevimlilik maskesiyle giren teknoloji ile aslında nasıl da yalnızlaşıyoruz, kendimizden ne kadar da uzaklara düşüyoruz, bunu bizzat kendimiz kendimize nasıl da yapıveriyoruz, hiç düşündünüz mü?”
Düşündüğünüze eminim ben.
Hayatlarımızı kolaylaştıran, bir yerde unutsak yolumuzu değiştirip hemen döndüğümüz, bozulduğunda ağıtlar yakarak (e biraz pahalı malum) ne yapsak diye dövündüğümüz, çok çok çok şeyi tek bir yerden yaptığımız o müthiş şey: Müzik dinlediğimiz, video izlediğimiz, konuştuğumuz, paylaştığımız, fotoğraf çektiğimiz, bir de üstüne banka işlerimizi hallettiğimiz, eve sipariş verdiğimiz, sevdiklerimizi bize yakınlaştıran canımız telefonumuz. Biriciğimiz, kıymetlimiz. Çok değil, bir kuşak öncemizin insan insana, yüz yüze, gönül gönüle yaptığı, zaman verdiği, emek harcadığı şeyleri “dijitalleştiren” o müthiş icat.

Şimdilerde hayatı bu denli kolaylaştıran, modern insanın hızına hız katan bu cihaz, bizi dünyanın bir ucundaki sevdiklerimize, haberlere, gelişmelere, belki hiç gidemeyeceğimiz coğrafyalara dijital bir dünya üzerinden bağlıyor. Bunu yaparken işte o mutlak anda en iyi seçeneğin bu olduğunu, bize en iyi gelenin bu denli bağlantıda olma hali olduğunu düşünüyoruz yine aklımızın olur ve olmazlarıyla. İyi de bu kadar çok çok çok dijitallik biraz da yorucu olmuyor mu?
“Ne zamandan beri yakın bir arkadaşımızla kahve içmeye (hayır, görüntülü değil), eve giderken yol üstündeki manava uğramaya, mutfaktaki birkaç eksik için mahalledeki bakkal amcadan alışveriş yapmaya, çok eski bir dosta mektup yazmaya, anneannemizin tariflerini yazdığı deftere göz atmaya vaktimiz kalmadı? Bu hız, bu her şeye yetişme hali, her şeyi aynı anda ve tek bir anda halletmeler ne zamandan beri kutlanan birer beceri oldular?”
Bu telaş ne için tam olarak? Biz neye yetişiyoruz?
Kendimizi bu kadar çok başlıkta var etmeye çalışmak belki modern zamanların, belki insanın yeni çağda geldiği noktanın, belki de o çokluklar içinde var olmanın bir yoludur; bilmiyorum. Kendini bu kadar çok göstermek ve var etmek isteyen içimizdeki o parçalarla tanış olabilseydik eğer; durmanın güzelliğiyle sadece ve öylece var olabilir miydik?
Mesela yanımızda mutlaka olması gereken telefonla çıktığımız doğa yürüyüşlerinde o dağın üstünden akıp giden bulutlara içsel bir coşkuyla şahit olmak yerine telefonun ardından bakıp onlara; en doğru ışık ve açı ve pozu yakalayıp o anı dondurmayı ve aslında tam o an yaşayamadığımız o anı sonradan bir fotoğraf karesine özlemle bakarak yaşamayı seçen parçamıza göz kırpabilir miydik? “Hey, seni ve ne yaptığını görüyorum!”

Sosyal medyanın verdiği ilham, öğretici bilgiler, doğru ve dürüst haberler bir yana; kendimize yabancılaştıran ve herkesi kendi biricikliğinden alıkoyan, kendi hayatını onurlandırmak yerine herkes gibi olmaya (o herkes kim?) teşvik eden parçasına teslim olmamayı seçebileceğimizi her an hatırlamak mümkün. Telefondan uzak kalamamaların kendimizden uzak kalmak için bir araç olduğunu düşünüyorum hep. Bunu her düşünüşümde çok çok sevdiğim Engin Geçtan’ın Hayat kitabı geliyor aklıma. Kitabın arka kapağında der ki:
“Büyük kent insanının sık kullandığı uyuşturuculardan biri de hız. Aynı şey, telaşsız da aynı sürede yapılabilir, üstelik yapılacak şeye ayrılan zaman ve enerjinin bir bölümü seferberlik sırasında tüketilmeden. Ama hız, insanın içindeki boşlukla yüzleşmemesi için çağdaş normların da pekiştirdiği ve uyuşturucu niteliği kazandığında yavaşlatılması zor bir araç.
[……]
Trafik ışığı kırmızıya dönüşmeden önce yetişebilmek için seferberlik durumuna geçtiğinizde ya da asansörün gelmesini bekleyemeden merdivene yöneldiğinizde kazandığınız saniyelerin neden sizden daha değerli olduğu sorusunu hiç kendinize sordunuz mu?”
Belki aklın geldiği noktada bize en güzel en hızlı en kolaylaştırıcı gösterdiği o şey; ona kendimizi teslim ettiğimizde alıp götürüyor bizi kendimizden.
Kendi boşluklarımızın, yalnızlıklarımızın, yapamadıklarımızın (t)uzağına düşüyoruz.
Siz ne dersiniz?
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

