Göbekli Tepe’nin yükselen taş sütunları arasında duran Amerikalı yazar ve yaşam koçu Clay Boykin, sessiz bir tanıklık hissetti. Arkeologlar bu yapıların neyi temsil ettiğini tartışmaya devam etse de yaklaşık on iki bin yıl önce insanların sadece hayatta kalmanın ötesine geçen bir şey inşa etmek için burada toplandığı açıktı. Boykin için bu alanlar derinden insani bir şeye işaret ediyor:
“O taşların arasında durduğunuzda onları inşa eden insanların kendilerinden daha büyük bir şeye ulaşmaya çalıştıklarını anlıyorsunuz. Bir bakıma, bugün hâlâ aynı soruları soruyoruz.”
Kimlik, anlam ve insanların hayatlarını nasıl düzenlediğine dair bu sorular, Boykin’in çalışmalarının merkezinde yer alıyor. Boykin’in yaşam serüveni manevi çevrelerde değil, ABD Deniz Piyadeleri’nin disiplinli dünyasında başladı. Bu deneyim, liderliğin gerçek bir sorumluluk taşıdığı anlayışını şekillendirdi. Askerlikten sonra Motorola’da “değişim ajanı” olarak çalışırken, organizasyonların ancak bireyler geliştiğinde büyüyeceğine olan inancıyla “Bireysel Gelişim ve İlerleme Programı”nı geliştirdi.

Profesyonel başarısına rağmen, hayati bir sağlık sorunu Boykin’i hayatının yönünü yeniden değerlendirmeye zorladı. Bu süreç onu, erkeklerin dürüstçe konuşabileceği The Men’s Fellowship Network’ü kurmaya ve ardından ilk kitabı Circles of Men’i yazmaya yöneltti. Zamanla Boykin, insanların mücadelelerinde tekrarlayan kalıplar fark etti: güç ve savunmasızlık, sorumluluk ve özgürlük gibi gerilimler. Bu gözlemler, her insanın anlamı, kimliği ve amacı organize ettiği bir “içsel mandala” taşıdığı fikrini sunduğu ikinci kitabı The Mandala Within’i sağladı.
Yaşamımızın bir mandala olduğunu her an hatırlasak acaba ortaya çıkan eser değişir mi?
Boykin, çalışmalarını Kenya’daki gençlerden Birleşmiş Milletler ile bağlantılı diyaloglara kadar küresel bir boyuta taşıdı. Bugün, bu içgörüleri modern liderlik ortamlarına uygulayan yeni kitabı Clay Q-Cross™ üzerinde çalışıyor. Boykin ile Göbeklitepe’nin kadim atmosferinde ılık bir sonbahar günü tanıştık. Mandala Within kitabının son bölümünü yazmak için Şanlıurfa’ya gelmişti. Yaşama dair ilham veren sohbetimiz bu röportajın tohumlarını attı. Hepimiz yaşamımızı her an işliyoruz, ancak ortaya bir eser çıkarıyor olduğumuzu çoğu zaman unutuyoruz. Dilerim Clay’in kendi mandalasını tasarlamakla başladığı yolculuğu size de ilham verir.
Bize kısaca yaşam yolculuğunuzdan ve sizi bugünkü “Clay Boykin” yapan dönüm noktalarından bahseder misiniz?
Geriye dönüp baktığımda ayrı ayrı kariyerlerden ziyade her şeyin içinden geçen bir bağ görüyorum. Kariyerime Deniz Piyadeleri’nde (Marine Corps) topçu subayı olarak başladım. Bu deneyim bana disiplin ve sorumluluğu öğretti, ancak daha da önemlisi liderliğin gerçek sonuçlar doğurduğunu gösterdi. Kararlarınız diğer insanları etkiler.
Daha sonra uzun yıllar Motorola’da çalıştım. Orada bir “değişim ajanı” olarak tanındım ama beni en çok ilgilendiren sadece strateji değil, insandı. “Bireysel Gelişim ve İlerleme Programı” (Individual Growth and Development Program) adını verdiğimiz yapının geliştirilmesine yardımcı oldum; çünkü kurumların ancak bireyler geliştiğinde büyüyeceğine inanıyordum. İnsanlar kim oldukları ve neler yapabilecekleri konusunda netleştiklerinde, performans bunu takip eder.

Motorola’dan sonra bir teknoloji girişimi yönettim. Girişimcilik, koruyucu katmanları soyup attı, kararlar anlıktı ve belirsizlik sabitti. Sonra hayat beni farklı bir şekilde yavaşlattı. Hayatı tehdit eden bir sağlık sorunu, işimin altındaki “ben”in kim olduğuna dair daha derin sorular sormaya zorladı beni. Bu dönüm noktası beni erkeklerle ilgili çalışmalara yönlendirdi; bu çalışmalar sonunda The Men’s Fellowship Network’e (Erkek Dayanışma Ağı) ve ilk kitabım olan Circles of Men: A Counterintuitive Approach for Creating Men’s Groups’a dönüştü. Zamanla bu çalışmalar ikinci kitabım The Mandala Within: A Guide for Intuitive and Logical Minds’a ve şimdi de bu fikirleri liderlik ve organizasyonlar için daha seküler bir çerçeveye taşıyan yeni kitabım Clay Q-Cross™’a yol açtı. Geriye baktığımda, her adım birbirinden ayrı değildi; bir genişlemeydi.
Bir yanıyla kurumsal dünyadan gelen ve Circles of Men’i kuran bir lidersiniz, diğer yanıyla The Mandala Within’de derin içsel yaşamı keşfediyorsunuz. Bu dünyalar zihninizde nasıl birleşiyor?
Benim için onlar hiçbir zaman ayrı değildi. İş dünyasında yapının önemli olduğunu öğrendim; net kalıplar kararları ve performansı şekillendirir. Erkek çevrelerinde ise dürüstlüğün ve duygusal derinliğin de bir o kadar önemli olduğunu öğrendim. Yapı olmadan şefkat savrulur; insanlık olmadan sistemler içi boş hale gelir. Çalışmalarım aslında bu iki dünyayı —pratik olanla derinlemesine düşünmeyi, dış dünyadaki liderlik ile iç dünyadaki anlamı— bir araya getirmekle ilgili.
Geleneksel “sert erkek” imajını bırakıp şefkate odaklanmak bugün neredeyse devrimci bir yaklaşım. Sizi bu yöne iten o savunmasız an neydi?
Sağlık krizi bir dönüm noktasıydı. İlk kez kendimi tanımlamak için üretkenliğe veya başarıya güvenemedim. Daha derin sorularla baş başa kalmak zorunda kaldım. Beni en çok etkileyen ölüm korkusu değildi; her zaman olabileceğim kadar dürüst yaşamadığımı veya konuşmadığımı fark etmemdi. Bu farkındalık beni aynı anda hem yumuşattı hem de keskinleştirdi. Daha sonra bu, erkeklerin güç ve şefkati birbirinin zıttı olarak görmek yerine nasıl bir arada tutabileceklerini araştırdığım In Search of the New Compassionate Male (Yeni Şefkatli Erkeğin İzinde) adlı podcast’ime ilham verdi.
“İçsel mandala” (the mandala within) olarak adlandırdığınız şeyi keşfetme arayışınızı nasıl tarif edersiniz?
Aslında dinleyerek başladı. Erkek çevrelerinde ve bir nevi manevi rehber (chaplain) olarak hastalık, boşanma, yas veya kariyer kaybı gibi zorlu geçişler yaşayan erkeklerle otururken, insanların nasıl mücadele ettiğine ve büyüdüğüne dair tekrarlayan kalıplar fark etmeye başladım. Aynı gerilimler tekrar tekrar ortaya çıkıyordu: güç ve savunmasızlık, bağımsızlık ve aidiyet, sorumluluk ve özgürlük. Sonunda bunların rastgele temalar olmadığını, insanların hayatlarını düzenleme biçimlerindeki yapısal kalıplar olduğunu anladım.
“İçsel Mandala”yı nasıl tanımlıyorsunuz ve bunu başkalarıyla yaptığınız çalışmalara nasıl entegre ediyorsunuz?
Her birimizin bir “içsel bilgelik kalıbı” taşıdığına inanıyorum; buna içsel mandala diyorum. Bu, hayatımızı yorumladığımız çerçevedir: nasıl karar verdiğimiz, baskıya nasıl tepki verdiğimiz, anlamı nasıl kavradığımız. Çoğu insan bu kalıbı net bir şekilde görmeden ondan beslenerek yaşar. Benim işim, insanların bu kalıbı fark etmelerine yardımcı olmaktır. Birisi hayatını şekillendiren yapıyı gördüğünde, bir şeyler değişir; daha az kafası karışmış ve daha merkezlenmiş hissederler.
Peki, bu bir kez oluşturulan bir şey mi yoksa devam eden bir pratik mi?
Kesinlikle devam eden bir süreç. Hayat yeni gerilimler ve sorular sunmaya devam ediyor; anlayışımız zamanla derinleşiyor. Önemli olan bir kez mükemmel bir harita oluşturmak değil, kararlarınızı ve ilişkilerinizi şekillendiren kalıpları tanımayı öğrenmektir.
Başkalarıyla çalışırken bu yaklaşımın gücü hakkında neler keşfettiniz?
En büyük keşfim, insanların aradığı bilgeliğin genellikle zaten kendi içlerinde olduğudur. Sadece onu görebilecek bir yola ihtiyaç duyuyorlar. Birisi kendi içsel kalıbını —kendi mandalasını— fark ettiğinde, kendisini daha az bölünmüş hissetmeye başlar. Seçimleri daha net hale gelir.

Türkiye’de bulundunuz ve antik bölgeleri keşfettiniz. Bu coğrafya ve kültür sizde nasıl bir iz bıraktı?
Göbekli Tepe’nin sütunları arasında durmak güçlü bir deneyimdi. Arkeologlar bu alanların tapınak mı, yerleşim yeri mi yoksa bambaşka bir şey mi olduğunu hâlâ tartışıyorlar. Ama beni en çok etkileyen, on iki bin yıl önce insanların zaten bir “anlam” arayışında olmasıydı. Karahan Tepe gibi yakındaki keşifler bu gizemi daha da derinleştiriyor. O ilk inşaatçılar kendilerinden daha büyük bir şeyi anlamaya çalışıyorlardı. Benim insan hayatının içsel kalıplarını araştıran çalışmam, pek çok açıdan aynı dürtüyle bağlantılı hissettiriyor.
Türkiye için sembolik bir “mandala” hayal etseydiniz merkezinde ne olurdu?
Türkiye her zaman bir köprü olmuştur — Doğu ile Batı, antik medeniyetler ile modern yaşam arasında. Türkiye için sembolik bir mandala hayal etseydim, merkezi “bağlantı” olurdu. Binlerce yıldır bu coğrafya kültürlerin, fikirlerin ve geleneklerin buluşma noktası olmuştur.
Bugün kendi içsel kalıbınızı haritalandırsanız, merkezinde ne yer alırdı?
Bütünleşme (Integration). Deniz piyadesi subayı, kurumsal değişim ajanı, girişimci, The Men’s Fellowship Network kurucusu, yazar, podcast sunucusu ve şimdi de Clay Q-Cross™’un mimarı. Bu roller bir zamanlar ayrı geliyordu; bugün ise tek bir kalıbın parçaları gibi hissettiriyorlar. Belki de olgunluk, en başından beri orada olan o kalıbın merkezinden yaşamayı öğrenmektir.
Son olarak eklemek istediğiniz bir düşünceniz var mı?
Anadolu boyunca seyahat ederken beni en çok etkileyen şey, bu toprakların her zaman medeniyetlerin buluşma noktası olmasıydı. Binlerce yıldır Doğu ve Batı’dan gelen fikirler, inançlar ve kültürler burada kesişmiş ve harmanlanmıştır. Kendi çalışmalarımda sık sık, Yunanlıların mythos —hayata anlam katan hikayeler ve semboller— ile logos —bilgiyi düzenlediğimiz rasyonel yapılar— olarak adlandırdıkları kavramlar arasındaki gerilimi tarif ederim. Anadolu, bu iki gücün binlerce yıl boyunca birbiriyle buluştuğu ve birbirini şekillendirdiği bir manzara gibi hissettiriyor. Bu anlamda burası, insan hayatını şekillendiren daha derin kalıplar üzerine düşünmek için çok doğal bir yer gibi geliyor.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

