ÖLÜME YÜRÜRKEN ÖLÜMSÜZLÜĞE YÜRÜYEN YULA’NIN ŞARKISI
Aktüalite

Ölüme Yürürken Ölümsüzlüğe Yürüyen Yula’nın Şarkısı

Her gün öleceğini hatırlayarak mı, her gün yaşadıklarını onurlandırarak mı yaşamak istersiniz? Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide, kalp atışlarımız yukarı aşağı doğru desenler çizerken, ölürken ölümsüzlüğü yakalamak mümkün mü? İsimlerimiz öldükten sonra kaç yıl hatırlanır? Yula isimli Eski Türk bir savaşçı ölümünden 1500 yıl sonra 100.000’ler tarafından bir şarkıyla hatırlandı.

Bundan 7 ay önce yayımlanan ve YouTube’da 100.000’ün üzerinde izlenen Yula kadim Türk miraslarını hem akademik hem de sanatsal düzlemde koruyan ve günümüze taşıyan iki ismin eseri. Nükhet Okutan Davletov ve Timur Davletov. Şamanizm üzerine yaptıkları araştırmaları akademik makaleler ve kitaplarla literatüre taşımalarının yanında şimdi de 1500 yıllık bir yazıttan esinlenerek ürettikleri beste ile Sibirya’daki Türklerin kadim ritüellerine ve günlük yaşamlarına ışık tutuyorlar. Kalbe doğan ve kalpten gerçekleştirilen projelerin yıldızlaşacağına inanırım hep, bence Yula için de durum böyle olmuş. Bu projenin çıkış noktası da bu durumu özetliyor: “Kızımız Yula için, atalarımızı onurlandırmak için ve kültürümüzün bilinmeyen bir yönünü dünyaya tanıtmak için yapmak istedik”

Nükhet Okutan Davletov ile bestenin hikayesinden, klipteki detaylara, Eski Türklerin ölüme bakışından, müziğin şamanizmdeki yerine kadar derin ve engin bir sohbet gerçekleştirdik. Fonda Yula’yı dinlerken bu sohbeti okumanız ve keyifli bir yolculuğa çıkmanız dileğiyle.  

YENİSEY YAZITLARI
YENİSEY YAZITLARI

“Yula” şarkısının sözleri Yenisey Kırgızlarına ait yaklaşık 1500 yıllık bir runik mezar yazıtına dayanıyor. Bir sanatçı ve araştırmacı olarak, bin beş yüz yıl önce taşa kazınmış bu askeri/vakur vedayı modern bir ezgiye dönüştürme fikri nasıl doğdu? Süreçte metnin orijinal ruhunu korumak için nelere dikkat ettiniz?

Güney Sibirya’da özellikle bugünkü Hakas ve Tıva cumhuriyetlerinin sınırları içinde bulunan eski Türk dönemi runik yazıtları, literatürde Yenisey yazıtları adıyla biliniyor. Sadece kağanların ya da beylerin yani yönetici kimselerin değil, halktan kişilerin, sıradan insanların hikâyelerini de anlatan bu runik yazıtların sayısı şu anki bilgilerimiz doğrultusunda 200’den fazla. Ancak Sibirya Türklerinin ataları olan Yenisey Kırgızlarının bıraktığı bu anıtlar, Prof. Dr. Erhan Aydın’ın da belirttiği gibi Moğolistan’daki büyük kağanlık yazıtlarından çok daha önce bulunduğu halde ne yazık ki Köktürk ve Uygur yazıtlarının gölgesinde kalmış durumda. Oysaki bunlar, yazarlarının kimliği, içerik ve üslupları bakımından benzersiz. On yıl önce Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde Prof. Dr. Bülent Gül’den eski Türkçe dersleri alırken hocanın bu yazıtlarla ilgili “ölenin ağzından yazılmış” dediğini duyduğumdan beri bu taşların etkisindeyim diyebilirim. Japon Türkolog Prof. Dr. Masao Mori de bu üsluptan çok etkilenmiş ve bunu Sibirya Türklerinin nekromansi uygulamalarıyla açıklamıştır. Mori’ye göre esrime halindeki Kırgız Şaman, ölenin ruhunun kendisi aracılığıyla konuşmasına izin veriyordu. Böylece öldükten sonra dahi birinci ağızdan konuşabilen kişinin son sözleri kaydedilebiliyordu! Bu bir görüş tabii ki.

Besteleme konusuna gelecek olursak eski Türk yazıtlarının müzik eşliğinde icra edilip edilmediğini bilmiyoruz; ancak bunların poetik eserler olduğu ve hatta ağıt türüne örnek sayılabileceğine dair görüşler ileri süren pek çok akademik çalışma var. Taşlara dokunmuş bu sözlerin bir müziği olsaydı neye benzeyeceğini öğrencilik yıllarımda merak etmeye başlamıştım. Neden olduğunu gerçekten bilmiyorum, sanki beni kendisine çekti ve 2017 yılında, diğer metinleri denemeye bile kalkmadan ilk olarak E-41 numarasıyla bilinen Hemçik-Çırgakı yazıtını açtım ve ona bir müzik yarattım. Bu yazıt, Erken Orta Çağ’da Sibirya’da yaşamış “Yula” adında bir Yenisey Kırgız savaşçısına aitti. Ölümünün ardından, kahramanlıklarını ve bir daha göremeyeceğine üzüldüğü dostlarını, yurdunu, köyünü, mal varlığını, hayvanlarını anlatan muhteşem bir yazıt dikilmiş. Besteyi yaparken metinde en vurucu olduğunu düşündüğüm cümleleri seçip bir düzen oluşturdum. Tabii müziğin de bu ayrılık acısına, gerilime ve öbür dünyaya doğru yola çıkan bir insanın hislerine uygun olması gerekiyordu.

YULA’NIN YAZITI
YULA’NIN YAZITI

Yenisey yazıtları, günümüzden neredeyse 1500 yıl önce yaşamış, bağımsızlığını korumak için pek çok savaşa katılmış; ailesini ve köyündekileri doyurmak için Sibirya taygalarında tehlikeli avlara çıkmış, yıldızları, ayı, güneşi izlemiş; dua etmiş, korkmuş, sevmiş, sevilmiş olan gerçek insanların yaşamlarını anlatıyor. Bu insanların gerçek duygularının, düşüncelerinin damıtılmış halini okuyabildiğiniz taşlar bunlar. Bugün adlarını okuyabildiğimiz, kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını öğrenebildiğimiz atalarımızın son sözlerini besteleyeceksem ve dünyaya tanıtacaksam önce değerlerini bilmem gerektiğini düşündüm hep. Peki, nasıl bir değer bu? Yalnızca köklü bir yazılı geleneğe sahip olmakla gururlanma meselesi değil. Bakın, Sibiryalı Yula’nın Türk runik harfleriyle eski Türk dilinde yazılmış olan bu mezar taşı, 1889’da Fin arkeolog Axel O. Heikel tarafından bulunuyor ve yine Finlandiyalı olan dilbilimci Otto Donner tarafından Helsinki’de 1892’de kopyası, yani sadece runik metni yayımlanıyor. O zamanlar, 19. yüzyılın sonlarında Rus ve Fin heyetleri İç Asya’da, Orhon ve Yenisey havzalarında keşif gezileri yapıyorlar. Ancak buldukları runik taşlarda yer alan yazıyı henüz kimse okuyamıyordu ve yazıtların kime ait olduğu konusunda da tartışmalar sürüyordu. Ta ki 1893’te Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen taşlardaki alfabeyi deşifre edene kadar!

Thomsen, o zamanlar Kül Tigin yazıtı üzerinde çalışıyordu ve taşın Çince yüzünden anlamıştı ki bu anıt Türk İmparatorluğu yani Türk Kağanlığı’na ait ve metin de Türk aristokrasisinden biri ile ilgili. Ayrıca Çincedeki gibi piktogramlarla veya heceler için işaretler kullanan yazı sistemleriyle değil, alfabetik bir yazı sistemiyle karşı karşıya olduğunu biliyordu ve ilk çözdüğü kelime de tengri yani gökyüzüydü. Thomsen inanılmaz bir hızla bu çalışmaları yaparken aynı anda Saint Petersburg’da Alman Türkolog Wilhelm Radloff da Cermenlerinkine şekil olarak benzeyen ama çözülemeyen bu runları deşifre etmeye çalışıyordu. Ancak Thomsen daha hızlıydı. Akademideki heyecanı ve gerilimi hayal edebiliyor musunuz? Fin-Ugor halkları da orada kendi atalarını arıyordu, Hint-Avrupalı bilimciler de kendilerinden bir iz bulmak istiyordu. Fakat Thomsen bulduklarını yayımladıktan sonra – Déchiffrement des inscriptions de l’Orkhon et de l’Iénisséi. Notice préliminaire adıyla Fransızca olarak yayımlıyor, çünkü o dönemde uluslararası bilim dili Fransızcaydı – çok kısa sürede diğer yazıtlar da yayımlanmaya başladı. Ortaya büyük bir repertuvar çıktı. Yula’nın mezar yazıtı da bulunduktan kısa süre sonra, 1901’de bugün Krasnoyarsk Eyaleti’nde bulunan Minusinsk Martyanov Müzesi’ne taşınmıştı ve ilk defa 1936’da Sovyet Türkolog Sergey Malov tarafından çevirisi yapılarak yayımlandı.

Kısacası yalnız Türkler değil, tüm dünya bunları bilmeli diye düşünerek yola çıktım. Evet, akademisyenler zaten biliyor, gördüğünüz gibi taşları keşfeden de çözen de ilk çalışmaları yapan da biz değiliz. Fakat bu mirasın az önce bahsettiğim milletlere ait olduğu ortaya çıksaydı, yazıtlar şu an kültürel referans kaynağı olma işlevini çok daha güçlü bir biçimde yerine getiriyor olurdu. Tanıtmamak ise bizim suçumuz.

Yazıttaki erdemim esizim, atlarım eşintim, kanı ergey, öltüm ey “Erdemlerim, ne yazık… Dörtnala koşturduğum atlarım… Neredeler şimdi? Öldüm, ey” ifadelerinin, eski Türklerin ölüm karşısındaki duruşunu özetlediğini söyleyebilir miyiz? Bu sözleri ilk okuduğunuzda ve stüdyoda seslendirirken hissettiğiniz duygusal bağdan bahseder misiniz?

Kesinlikle özetliyor. Yenisey yazıtlarının neredeyse tamamında ölüm karşısında hissedilen acıyı ifade etmek için benzer kelimelere ve cümlelere başvuruluyor. Mesela yazıtlardan birinde yazıt sahibi, mavi gökteki güneşten ayrıldığını, eşinin de dul kaldığını, ailesine doyamadığını söylüyor. Başka bir yazıtta ölen kişi, “asıl sıkıntı işte buymuş. Gökteki güneşe doymadım” diyerek o ana kadar aslında sıkıntısız yaşamış olduğunu, gerçek sıkıntıyla şimdi yüz yüze geldiğini ve acıların en büyüğünün ölüm olduğunu ifade ediyor. Bir diğerinde, yazıt sahibinin daha üç yaşındayken babasız kalmasına rağmen ölüm gelene kadar kendisini sıkıntısız bir insan saydığını okuyoruz. On beş yaşında Çin sarayına gönderildiğini, ömründe yedi kurt öldürdüğünü anlatan bir savaşçı var mesela. Hayattayken eriştiği başarıları, değer verdiği insanları ve sahip olduğu mal varlığını sayarak aslında ne kadar dolu ve erdemli bir hayatı olduğunu anlatmak istiyor. Yenisey Kırgızlarının yazıtlarında işledikleri bu yaşama doyamama duygusu ve ölümü sorgulama davranışı, onların kültürel mirasçıları ve doğrudan torunları olan Hakasların destanlarında da çok güçlü. Örneğin, Hakasların Ah Çĭbek Arığ destanında bir kahraman ölürken şöyle diyor: “Tam da bu vakte dek yaşayıp ölüverecektim madem, doğacağıma doğmaz olaydım! Tam da bu zamana dek yaşayıp da yatıp ölüverecektim madem, var olacağıma olmaz olaydım!” ya da “Böyle ölüp, böyle yatacaktık madem ne diye doğmuşuz ne diye yaratılmışız!” diyor. Bu destanları üretenler, Yenisey vadisindeki mezar yazıtlarını bırakanlarla aynı insanlar. Ama yaşama bu kadar bağlı olunması, tarih boyunca ölümün kaçınılmaz olduğunun hatırlatılması gerekliliğini de ortaya çıkarmıştır. Aslında insanın zaferleri karşısında kapılacağı kibir ve aşırı gurura karşı bir önlem olarak ona yalnızca bir insan olduğunu ve bir gün öleceğini hatırlatan, genel ahlaka atfedilen bir söylem olan ve “öleceğini hatırla” veya “ölümü hatırla” anlamlarına gelen Latince memento mori ifadesini herkes bir şekilde duymuştur. Bu ifade Orta Çağ Avrupa’sında Hristiyanlığın yükselişiyle beraber farklı bir anlam kazanıyor ve ancak dindar bir yaşam sürüldüğünde ruhun kurtulabileceğini ifade eder hale geliyor. Müminlerin ölümlü olduklarını ve öbür dünyada onları bekleyen yargılamayı hatırlatıyor. Yani bir taraftan insanlara öleceklerini hatırlatıp onları hesap günü için korkuturken diğer taraftan ruhani bir kurtuluş sunuyor. Bu uyarı, Kur’an-ı Kerim’de de “Her nefis ölümü tadacaktır” ya da “Her canlı ölümü tadacaktır” biçiminde farklı surelerde geçiyor.

KIRGIZ KURGANLARI
KIRGIZ KURGANLARI

Elbette Müslüman ya da Hristiyan olmayan eski Türkler de öleceklerini biliyorlardı. Şamanizm de devasa anıtları ve yazıtlarıyla diğer dinler gibi ölümü ve ölümlülüğü hatırlatıyor. Orada devasa kurganlar, kilometrelerce uzanan balballar ve yüzlerce mezar yazıtının arasında sürekli savaşırken ölümü hatırlamamanız imkânsız! Dolayısıyla eski Türklerin kendi memento mori anıtları vardı demek yanlış olmaz.  Ama Köktürkler, Uygurlar ve Kırgızlar, yani eski Türkler Şamanizm gereği yaşama ahiretten daha çok önem veriyorlardı. Tüm pagan dinler bu öğretiye sahiptir. Buradaki yaşam, öbür taraftakinden daha kıymetlidir ve kişi ölmek istemez, ölümü bir ayrılık olarak görür. Ama buna rağmen bu dünyada kalıcı olabilmek için, adını yaşatacak kahramanlıklar yapabilmek için ölüme koşar ve normalden daha erken ölür… Akhilleus’u hatırlayın, öleceğini bile bile Troya’ya savaşmaya gitti değil mi? İnanılmaz bir çelişki. Şamanizm ve diğer pagan dinler, insanlara öbür dünya için bir tür hazırlık yapmaları konusunda bir uyarıda bulunmaktan çok, sahip olunan yaşam süresini sevdikleri kişiler ile birlikte erdem dolu bir biçimde geçirmeleri doğrultusunda hatırlatma yapar. Bu yüzden ben Hakas-Minusinsk Vadisi’ndeki yazıtları memento mori yani öleceğini hatırla diyen anıtlar yerine; mavi gökte parlayan güneşin ve ayın, koşturan sürülerin ve yılkıların varlığını, yani yaşamı vurgulayan ve bu sayede sonuna gelinmiş bir yaşamın onurlandırılmasını amaçlayan memento vivere anıtları olarak görmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Yaşamı, yaşadığını hatırla anlamına gelen Latince bir deyim bu da. Yula’nın ağıtını söylerken işte bunları düşünüyordum.

YULA
YULA

Şarkının adı olan “Yula”nın anlamından söz eder misiniz? Ayrıca sizin için taşıdığı özel anlamı da belirtebilir misiniz? Sizce insanın içindeki Yula müzik yoluyla nasıl uyandırılabilir?

Yula, Türk Şamanizminde insanın yaşarken bedeninden çıkıp dolaşabilen ikiz ruhudur. Şamanlar da ibadet sırasında fizikî olarak gözünüzün önündeyken, alt ve üst dünyalara ya da orta dünyanın farklı yerlerine yulalarıyla yolculuk yaparlar. Hakaslar der ki bir yula, geceleri vücuttan çıkıp dolaşırken ateş şeklinde görünür. Belki de bu yüzden yula kelimesi İslamî dönemde meşale/kandil anlamlarında kullanılır hale gelmiştir. Sibirya Türklerinden Tıvaların dilinde de çula yani yula, mum demek. Rumeli ağızlarında bile yulanın mum veya ışık anlamında kullandığını biliyoruz. İşte eski Türkler bu kadim kelimeyi kişi adı olarak da kullanmışlardı. Erken Orta Çağ’da Sibirya’da yaşamış, bin askere komuta etmiş, ölünce çakıl taşı kadar çok altınlarından, yüzlerce atından, köyü ve dağlarından ayrılmaktan üzgün bir Türk savaşçının adıydı Yula. Ayrıca yine runik yazıtlardan biliyoruz ki yula, hidronim olarak da kullanılıyordu. Uygur kağanı Moyan Çor’un, 8. yüzyılda “Yula Gölü” adlı bir yerde karargâhı vardı. Tabii bizim için çok daha özel bir anlamı var; çünkü kızımızın adı da Yula. Yula’mız, büyük ninesiyle adaş. Eşim Timur’un anneannesi Anastasia’nın Hakasça adı da Çula’ydı. 2017’de eski Türk savaşçısı Yula’nın yazıtını bestelediğimde kızımız Yula’nın doğmasına henüz 5 yıl vardı. Bu yüzden bu projenin ilk şarkısı, kızımızın da adını taşıyor ve şarkının klibinde 1500 yıl önce yaşamış olan Yula’nın çocuğunu kızımız Yula’nın canlandırmasının anlamlı olacağını düşündük.

Bu yüzden bu projenin ilk şarkısı, kızımızın da adını taşıyor ve şarkının klibinde 1500 yıl önce yaşamış olan Yula’nın çocuğunu kızımız Yula’nın canlandırmasının anlamlı olacağını düşündük.

İnsanın içindeki yulanın uyandırılması ya da canlı tutulması ise bence akıl ve bilgiyle mümkün.

Yusuf Has Hacib’in günümüzden bin yıl önce Doğu Karahanlı hükümdarı ve Kaşgar Prensi Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han’a takdim ettiği Kutadgu Bilig’de yula, çok sevdiğim şu dizelerde geçiyor:

ukuş ol yula teg karangku tüniAkıl karanlık gecede yula (meşale) gibidir
bilig ol yarukluk yaruttı sini Bilgi seni aydınlatan ışıktır

Dolayısıyla karanlıkta size yula olacak şey her ne ise- bu müzik de olabilir başka bir sanat ya da uğraş da olabilir – insanın ona sarılması gerek diye düşünüyorum.

NURİ ÇOBANCIOĞLU
NURİ ÇOBANCIOĞLU

Klipte Kapadokya düzlüklerinde özgürce koşan yılkı atları, ateş görselleri ve geniş bozkır atmosferi dikkat çekiyor. Nuri Çorbacıoğlu’nun yönettiği bu görsel dil ile izleyici adeta bir zaman yolculuğuna çıkarılıyor.  Bunu nasıl başardınız?

Nuri Çorbacıoğlu, Kapadokya bölgesinde çektiği ikonik yılkı atları fotoğraflarıyla tanınan ödüllü bir fotoğrafçı ve turizm profesyonelidir. Türkiye’deki büyük belgesel kanalları için belgeseller hazırlamış, Kayseri’nin Hürmetçi Sazlığı’ndaki yılkı atlarının taşıdığı potansiyeli keşfetmiş ve dünyaya tanıtımını yapmış olan kişi odur. Bu yüzden Nuri bey Türkiye’nin turizm endüstrisine ve fotoğraf sanatına önemli katkılarda bulunmuştur.  Ayrıca Türkiye’nin en büyük fotoğraf turu organizasyonlarını da kendisi düzenliyor. Böyle bir deneyim ve birikime sahip olduğu için şarkıyı ve hikâyesini dinlediğinde bizim nasıl bir klip istediğimizi ilk andan itibaren hissetti ve tam olarak hayal ettiğimiz gibi bir iş çıktı ortaya. Yazıtta Yula, olgunluğa ulaşmış at sürülerini yani yılkısını, altı yüz adet damgalı atını ve dörtnala koşturduğu atlarını ayrı ayrı yerlerde özellikle zikrediyor. At, bozkır kültürü için, konargöçer Türkler için hayatî bir öneme sahip biliyorsunuz. Bu yüzden klipte de atların ve bozkırın merkezî bir rolü olmalıydı. Nuri bey de izleyiciyi Güney Sibirya bozkırlarının yüzlerce yıl önceki haline götürecek “mekânsız” bir mekan seçti. Böylece Erken Orta Çağ Türklerinin yaşamından kısa bir kesit sunmak için rahat hareket edebilecek alanımız oldu.

Klipte kullanılan her bir obje ve sahnenin özenle seçildiğini biliyorum. Biraz bu süreçten ve klipteki gizli mesajlardan söz edebilir misiniz?

Tabii. Daha önce de bahsettiğim gibi Sibiryalı eski Türk savaşçıları, ölümlerinden sonra kendileri için dikilen mezar taşlarında genelde ilk olarak “prensesim” diye bahsettikleri eşini ve çocuklarını anar ve ölüm nedeniyle aileden ayrılmanın en zor şey olduğunu söylerlerdi. Biz de savaşçı Yula’yı bir çocuğu olmadan göstermenin imkânsız olduğunu düşündük. Bu yüzden kızımız Yula, videoda savaşçının kızı rolünü üstlendi. Eski Türk erkeklerinin çocuklarıyla yakından ilgilendikleri ve ailelerine verdikleri önemi kendi ağızlarından dökülen cümlelerden bildiğimiz için bir savaşçının bu insanî yönünü göstererek başlamak istedik.

Bunun dışında müzik videosunda Yula, sonlara doğru bir sahnede ateşe kurban sunuyor, süt saçısı yapıyor. Ateş tapınımı, eski Türkler arasında oldukça önemliydi. Bu kültten Müslüman seyyahlar da Doğu Roma yani Bizans ve Çin kaynakları da bahseder. Yenisey Kırgızlarında ise ateş kültü çok daha geç dönemlere kadar kremasyon yani ölü yakma uygulaması gibi tüm detaylarıyla devam etmiştir. Hakaslar günümüzde de ataları Yenisey Kırgızları gibi ateş tanrıçasına tapınmaya, dua edip kurban sunmaya devam ediyorlar. Bu sahne eski Türklerin ateş kültüne bir göndermeydi. Ben de hikâyenin anlatıcısı olarak bir sahnede tütsü yakıyorum ve dumanını etrafa yayıyorum. Bu da Şaman ibadetlerinde arınma için olduğu gibi ata ruhlarını çağırmak için de yapılan bir uygulamanın canlandırmasıydı.

Bu da Şaman ibadetlerinde arınma için olduğu gibi ata ruhlarını çağırmak için de yapılan bir uygulamanın canlandırmasıydı.

Ayrıca savaşçı Yula’yı canlandıran Timur, son sahnede ateşin başından kalkıyor ve ana karakterlerden biri olan atını gece karanlığında yanında götürerek kayboluyor. Biliyorsunuz Sibirya Türklerinin kahramanlık destanlarında, atların ve sahiplerinin birlikte ölüme gitmesi geleneği sadece edebi bir süsleme değildir. Göçebeler için at, en yakın yoldaş ve dosttu. Bu nedenle, hem İskitler hem de eski Türkler atlarıyla birlikte gömülürdü. Videonun son sahnesinde, savaşçı Yula da yanında atıyla alt dünyaya doğru yürüyor.

Ve belki de en önemlisi, dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama klip günün batma süresine kadar olan kısa bir zamanda geçiyor. Bu, Şamanizmde kişinin ömür süresini ifade eden bir metafor. Gün batımı ise ölümü temsil ediyor. 11. yüzyıl kayıtlarında bilinmeyen bir savaşta öldürülen düşmana yazılmış muhteşem bir Türkçe şiir var. Son dörtlüğünde ölüg bile koşuldı (ölüm ile bir oldu), tugmış küni uş batar (doğmuş günü işte batıyor) dizeleri geçiyor. Türk Şamanizminin yarattığı bu benzetme beni hep etkilemiştir. Klipte de güneş battıktan sonra ateşe son ibadetini yapan Yula, öbür dünyaya doğru yola çıkıyor ve bu sahnenin, onun kendi ölümünü kabul edip yola çıktığının bir göstergesi olduğunu anlıyorsunuz.

Şamanizmde müzik bir eğlence aracı değil Şamanı trans (esrime) haline geçirerek dünyalar arası köprü kurmasını sağlayan dinsel ve kozmik bir araç bildiğim kadarıyla. Eserde kullandığınız monoton ve sürekli ritimlerin, insan beynini teta dalgasına (rüya/meditasyon evresi) geçiren bu şifacı/otacı yönünü modern müzik algısıyla nasıl harmanladınız?

Bronz Çağı’nda, Demir Çağı’nda, Antik Çağ’da ve çoğu toplum için Erken Orta Çağ’da bile müziğin tam olarak neye benzediğini bilmiyoruz. Elbette seyyahların, elçilik heyetlerinin, komşu devletlerin kayıtları var; arkeolojik buluntular var, kaya resimleri var. İlgilendiğiniz dönemin müziğini kurgulamanıza yetecek kadar tüm bu bilgilerden var. Müziğin her şeyden önce dinî bir temeli olduğunu da biliyoruz. Ama dediğim gibi tüm bunlar ancak kurgu yapmanıza, tahmin etmenize imkân veriyor. Ben de içimde duyduğum müziği dışarı çıkardım sadece.  

Eserde Timur Davletov’un icra ettiği, gırtlak arkasından çıkarılan derin ve guttural "Hay" (Höömei / Boğaz Havası) tekniğini duyuyoruz.

Eserde Timur Davletov’un icra ettiği, gırtlak arkasından çıkarılan derin ve guttural “Hay” (Höömei / Boğaz Havası) tekniğini duyuyoruz. Doğadaki rüzgarı, suyun sesini veya hayvanları taklit eden bu Şamanik vokal tekniğinin şarkının mistik dokusuna katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yenisey Kırgızlarının dünyasına gireceksek bunu hay olmadan yapamazdık; çünkü bestelediğim metin Şamanik bir metin. Hay tekniği ve bu teknikle icra edilen müzik de eşim Timur’un akademik çalışmalarında belirttiği üzere bir “Şaman sanatı”. Haylama, Hakasların özellikle Tağ eelerǐ yani Dağ iyeleriyle, dağın tanrılarıyla iletişim kurmak için geliştirdikleri bir yöntem. Eskiden Sibirya Türklerinin taygaya ava gittiklerinde o dağdaki tüm canlıların koruyucusu olan Tağ Eezǐ yani Dağ İyesi ya da Tayga İyesi’nin rızasını alabilmek ve avlanabilmek için yanlarında haycı yani destancı götürdükleri biliniyor. Bunun sebebi ise tabii ki uzun avlarda avcıları eğlendirmek değildi. Modern sanat dallarının ortaya çıkışında estetik değil, dinî kaygılar var biliyorsunuz. Bu yüzden Tağ Eezǐ’ni memnun edebilmek için onun duymaktan hoşlandığı gırtlak müziği ile destan anlatılması da bir tür kansız kurban ve niyazdır. Bugün Hakas müzisyenler hâlâ hay ile destan anlatıyorlar, halk türkülerini hay ile söylüyorlar. Bu yaşayan eşsiz bir kültür. Rusya’dan bir dinleyicimiz “yerin derinliklerinden gelen bir yankı”ya benzetmiş bu sesi. 18. yüzyılın başında bugünkü Hakas topraklarında alan araştırmaları yapan Alman bir bilimci var. Daniel Gottlieb Messerschmidt. Messerschmidt 1722 yazında bir akşam yerli bir Türkün çalgı eşliğinde destan anlatışını dinliyor – ki destanlar her zaman hay tekniği ile anlatılır – ve diyor ki “İtalyan sonatı değildi ama kulağa oldukça hoş geliyordu.” Aydınlanma Çağı’nda bir Avrupalı, Sibirya Türklerinin müziğini İtalyan sonatlarıyla kıyaslıyor!

Bugün bile çoğu insanın sahip olmadığı bir bakış açısı bu. Ancak Şaman ya da pagan kültürün yarattığı, bu ortamdan beslenerek gelişen uygulamalar veya teknikler, din değişiminin yaşandığı durumlarda genelde yerini farklı seslere, farklı çalgılara, farklı üsluplara bırakıyor. Dağ iyeleriyle iletişim kurmayı, onların soyundan geldiğinize inanmayı, doğadaki hayvanlarla ve bitkilerle bir olduğunuzu düşünmeyi bıraktığınızda artık haylamanıza da gerek kalmıyor. Bu yüzden eski Türk müziğini yeniden yaratacaksam Şamanik vokal tekniklerinin ve geleneksel enstrümanların prototiplerinin korunduğu Sibirya Türklerinin müziğine başvurmam gerekiyordu. Sibirya’nın, kültürel anlamda beslenmemiz gereken ama hâlâ yeterince tanımadığımız beşiğimiz olduğunu düşünüyorum. Bakın, Kuzey Avrupalılar, Endülüslü bir seyyah olan İbrahim İbn Yakup’un 10. yüzyılda günümüz Almanya ve Danimarka sınırına yakın Hedeby’de gördüklerini aktardığı çok da net olmayan birkaç cümleden yola çıkarak bugün eski İskandinavlarda gırtlak müziğinin var olduğunu düşünüyorlar. Oysa İbn Yakub sadece boğazlarından çıkan iniltileri köpek ulumasına ya da vahşi hayvanların seslerine benzettiğini ve hayatında hiç bu kadar çirkin bir müzik duymadığını söylemiş. Gırtlak müziği köpek havlamasına, ulumasına ya da hırıltısına benzeyen bir şey değil. Buradan net bir bilgi elde etmek mümkün görünmüyor. Ancak bugün neofolk ya da paganfolk tarzında müzik yapan Avrupalı gruplar gırtlak müziğini öyle başarıyla kullanıyorlar ki dünya Vikinglerin Türkler ya da Moğollar gibi hay ya da höömey yaptığını zannediyor! Bunu İskandinavlara ya da Almanlara değil, Türklere bir eleştiri olarak söylüyorum.

Parçada İskandinav kökenli olan ancak Orta Asya kıl kopuzlarıyla büyük yapısal benzerlik taşıyan, at kılı tellere sahip "Tagelharpa" gibi kadim enstrümanlar da kullanılmış.

Parçada İskandinav kökenli olan ancak Orta Asya kıl kopuzlarıyla büyük yapısal benzerlik taşıyan, at kılı tellere sahip “Tagelharpa” gibi kadim enstrümanlar da kullanılmış. Bu enstrüman seçimleri, müziğin evrensel ve coğrafyalar üstü Şamanik köklerini vurgulamak için bilinçli bir tercih miydi?

Başta homıs (kopuz), timǐr homıs (demir kopuz/ağız kopuzu) ve tüür (Şaman davulu) gibi geleneksel Hakas enstrümanlarıyla yola çıktık. Ancak kendimizi kısıtlamadık. Mesela klipte görünmese de stüdyoda Amerikan yerlilerinin çift odalı flütünü de kullandık. Tagelharpa’nın sesini çok seviyorum. Viking Çağı’nda var olduğuna dair hiçbir kanıt yok ve büyük olasılıkla Baltık kökenli bir çalgı; ancak günümüzde özellikle İskandinav paganfolk müziğinde kendine yer bulmuş, ilgi çekici bir enstrüman. Ayrıca bildiğim kadarıyla Türkiye’de şimdiye kadar hiçbir projede kullanılmadı. Bu yüzden tercih ettik. Dediğim gibi İskandinav ya da Avrupalı müzisyenler de Sibirya halklarının geleneksel gırtlak müziğini ya da Sámi komşularının Şaman davullarını başarıyla kullanıp bunları tüm dünyada trend haline getirdiler. 17. yüzyılda tektanrıcılığı yaymak için çalışırken Şamanları başlarını keserek ya da yakarak idam eden ve davullarına el koyan İsveç’te ve Norveç’te, bugün insanlar atalarının yok ettiği Şamanizmi yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. Sizin de dediğiniz gibi tüm bunlar müziğin evrensel Şamanik köklerine dönme isteğini vurguluyor aslında.

Günümüzde popüler kültürün tek tipleştirdiği müzik piyasasında, böylesine niş, neo-pagan ve Şamanik ögeler barındıran kültürel bir projeye imza atmak ticari bir risk miydi, yoksa kültürel hafızayı canlandırma misyonunun bir gereği miydi?

Bu şarkıyı tamamlamak benim en büyük hayallerimden biriydi. 2017’de şarkı hazırdı ama düzenlemeleri yapmamıştım. Yani hangi çalgılar kullanılacak, bunlardan hangisi ne çalacak, ana enstrüman hangisi olmalı, hızımız ne olacak, vokaller nasıl olmalı gibi soruların cevabı yoktu. O zamanlar tek enstrümanım vardı ve fikrimi paylaşıp özellikle yaylı konusunda yardım istediğim müzisyenler de sanırım benim kadar heyecanlanmadılar. Böylece projemi birkaç yıl demlenmeye bırakmış oldum. Ama eşim Timur, şarkının telefondaki o en ham ses kaydını dinlediğinde bile çok heyecanlandı ve yaratmak istediğim duyguyu anladı. Hayı kendisi yapmayı teklif etti. Şarkının hiçbir şeyi hazır değilken çekeceğimiz klibi hayal ettik birlikte. O beni her zaman böyle desteklediği için bir gün “Hadi yapalım,” dedim. Ama ustalarla görüşmeye ve özel çalgı siparişleri vermeye başladığımda aslında sıfır noktasında olduğumu anladım. Bu daha önce yapmadığım bir işti ve tüm enstrümanları bir düzen yaratarak, akış planlayarak tek başıma çalıp kaydetmek hiç kolay değildi. Bu noktada kayıt, mix ve masteringi yapan değerli müzisyen Ayhan Aydın’a bir kez daha teşekkür etmemiz gerekiyor. Dediğim gibi başta endişeliydik ve bir hayalin peşinden giderek tamamen kendi kendimizi finanse ediyorduk. Ama bunu ticari bir kaygıyla yapmadık, kendimiz için, kızımız Yula için, atalarımızı onurlandırmak için ve kültürümüzün bilinmeyen bir yönünü dünyaya tanıtmak için yapmak istedik.

Şamanik ritüellerde kostüm ve özel donanımlar estetik birer öge olmanın ötesinde kutsal birer koruyucudur.

Şamanik ritüellerde kostüm ve özel donanımlar estetik birer öge olmanın ötesinde kutsal birer koruyucudur. Klipteki kostüm tasarımlarını ve görsel estetiği oluştururken tarihi gerçeklik ile sanatsal özgürlük arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?

Klipteki tüm styling bana ait ve dengeyi şu şekilde kurdum: ben hikâyenin anlatıcısı olarak 8. yüzyılda yaşıyor gibi görünmek zorunda olmadığım için özgürdüm. Üzerinde küçük değişiklikler yaparak beğendiğim bir elbiseyi giydim. Ancak ortama uyum sağlamak için bunu el yapımı deri çizmelerle destekledim. Bir de Sibirya Türklerinin ataları, “bozkırın kuyumcuları” İskitlerin hayvan üslubuyla süsledikleri muhteşem altın takılarına bir gönderme yapmanın güzel olacağını düşündüm. Genellikle uçları açık olan, boyun halkası formundaki kolye modellerine torque/tork deniyor. İskitlerde bunlardan bolca vardı. Bu yüzden koçbaşlı altın rengi bir tork taktım. Ancak Timur bir eski Türk savaşçısını canlandırdığı için onun görünümü konusunda daha hassas davrandık ve gerektiği yerde profesyonellerle çalıştık. 8. yüzyıl Türk saç modasına uygun uzun bir saç yapabilmek için protez kullandık mesela. Timur’la kumaşçıları gezerek gömlek ve pantolon diktirmek için kumaş seçtik. Sonra profesyonel bir terziye giderek istediğimiz giysiyi tarif edip çizim yaptırdık. Çizmeleri de özel yapımdı. Timur’un kemerini bağlama şeklimiz bile kasıtlıydı. Eski Türk savaşçılarının heykellerinde tasvir edilen geleneksel kemerlere, kılıç ve hançer gibi silahların yanı sıra küçük çantalar da asılıyordu. Ancak Türkler, hareket kabiliyetini kısıtlayacağı için Vikinglerle ilgili dizilerde ve filmlerde gördüğümüzün aksine kemerlerinin uçlarını önlerinde sarkıtmaz, arkalarında bırakırdı. Buna özellikle dikkat ettik.

Ama sanatsal göndermeler yaptığımız da oldu tabii. Mesela klipte Timur, pars başlı bronz bir bileklik takıyor.

Ama sanatsal göndermeler yaptığımız da oldu tabii. Mesela klipte Timur, pars başlı bronz bir bileklik takıyor. Eski Türklerin bars dediği kar leoparı yani pars, Yenisey Kırgızları için bir totem hayvanıydı. 8. yüzyılın ünlü Kırgız kağanının adı da Bars’tı. Klipteki bileklik buna bir göndermeydi. Önem verdiğimiz bir diğer konu da Yula’nın mutlaka bir baltasının olmasıydı. Çünkü çok bilinmese de Yenisey Kırgızları savaşlarda silah olarak balta da kullanıyorlardı. Bunu Hakas topraklarındaki kaya resimlerinden ve kurganlardan ele geçen balta başlarından biliyoruz. Yenisey Kırgızlarının askerî sanatı, silahları, savaş taktikleri üzerine çalışan Yuliy S. Hudyakov’un, bu baltalarla ilgili detaylı açıklamaları var. Yula’nın baltası da Hudyakov’un açıklamalarına sadık kalarak sıfırdan üretildi. Yula’nın çocuğunu canlandıran kızımız için de Asya Hunlarının, Sibirya Türklerinin, Moğolların, Mançuların ve Çinlilerin kullanmış olduğu ortak tasarıma sahip basic bir tunik ve deri örme kemer tercih ettik. Yünlü bir pantolon ve yine deri botlar kullandık. Kendi imkânlarımızla tamamen tek başımıza çalıştığımızı tekrar hatırlatmak isterim. Bu şartlarda elimizden gelenin en iyisini yaptığımızı düşünüyorum.

Şamanizm aynı zamanda müzikle tedavi (etnopsikiyatri) geleneğinin öncüsü olarak da geçiyor. Dinleyicilerinizden, şarkının kendilerinde meditatif veya şifalandırıcı bir etki yarattığına dair ne gibi geri dönüşler alıyorsunuz?

Yula’nın müzik videosu şu anki istatistiklere göre en çok Amerika’dan izleniyor. Onu Türkiye, Fransa ve Almanya takip ediyor. Yorumlar ise daha önce de sitem ettiğim üzere genelde Türklerin tanınmadığını gösterir nitelikte. İnsanlar ya Vikingleri ya Moğolları görüyor bize bakınca. Brezilya’dan biri “Sibirya Türklerine ait bir şarkı dinleyeceğimi hiç düşünmezdim” demiş; İskoçya’dan biri müziğin neredeyse Keltik olduğunu söylemiş. Bavyera’dan Şaman olduğunu belirten biri, klibin kendisine eski hayatlarını hatırlattığını yazmış. Ama genel olarak yorumlardan şu anlaşılıyor ki insanlar atları ve bozkırı izlemeyi sevmişler, müziğimiz de onları bulunduklarından farklı bir yere götürmüş ve yoğun duygular yaşatmış. Kimileri de tüm insanlığın ortak bir kökü paylaştığını hissetmiş. Bu geri dönüşler bizi mutlu ediyor.

Türk mitolojisi, sembolizmi ve Orta Asya tarihi üzerine yaptığınız derinlemesine çalışmalar ve YouTube yayınlarınız biliniyor.

Türk mitolojisi, sembolizmi ve Orta Asya tarihi üzerine yaptığınız derinlemesine çalışmalar ve YouTube yayınlarınız biliniyor. “Yula” projesi, gelecekte hayata geçirmeyi düşündüğünüz daha geniş bir müzikal/mitolojik üçlemenin veya serinin ilk adımı olarak kabul edilebilir mi?

Kesinlikle. Solbyras’ı, eşim Timur ile birlikte Orta Çağ Türk savaşçılarının runik mezar taşlarına bir ses kazandırmak ve günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce yaşamış olan atalarımızın yaşam ve ölüm hakkındaki bu Şamanik ağıtlarını 21. yüzyıla taşıyarak onları anmak için, bilinmeyen bir yüzümüzü dünyaya tanıtmak için kurduk. Şimdiye kadar oldukça tatmin edici geri bildirimler aldığımız için devam edeceğiz. İkinci şarkının hazırlıkları sürüyor.

Son olarak, “Yula” şarkısını dinleyen ve klibi izleyen bir modern zaman insanının, ekranı kapattıktan sonra kendi içsel yolculuğuna dair cebinde hangi kadim felsefeyi veya hissi taşımasını arzu edersiniz?

Taşa yazılı Türk runik yazıtları, önünden geçenler durup orada yazanları okudukça çoktan öbür dünyaya göçmüş olan yazıt sahibinin adı bu dünyada yaşamaya devam etsin diye dikilmişti. Bu yüzden diktikleri yazıtlara beñkü yani bengü, sonsuz diyorlardı. Adlarının, kahramanlıklarının, erdemlerinin anlatıldığı bu anıtların ebediyen var olacağına inanıyorlardı. Sibiryalı eski Türk savaşçısı Yula’nın adı da ölümünden yaklaşık 1500 yıl sonra, yurdundan binlerce kilometre uzaktaki yerlerde anılıyor. Şarkının ve klibin ulaştığı her yerde insanlar onun hikâyesini öğrendi. Bu yüzden şu anda öbür dünyada mutlu olduğunu düşünüyorum. Şarkıyı dinleyen ve klibi izleyen 21. yüzyılın insanlarının da arkalarında ne bırakacaklarını düşünmelerine vesile olmak güzel olurdu.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

damla_selin_tomru
Reklam ve halka ilişkiler alanında 12 yıl çalıştıktan sonra yaşam amacını keşfetme yolculuğuna çıktı. Bu yolculuk ona iki kitap, yeni bir alanda hizmet imkânı, kadim yerlere tur organize edebilme ve bu alanda röportajlar yapma hediyesini verdi. Heyecanla yeni hediyeleri bekliyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.