Bu öykü, Serda Kranda Akademi’nin 6 Kelime Yazarlığı Atölyesinde, metafor olarak plastik çiçek kullanarak yazmamız gereken ödev vesilesi ile kaleme alındı. Hikâyede adı geçen Nazım abi ve diyalogları tamamen gerçek, diğer karakterler ise esinlenmedir.
Yine o kasvetli dar sokaktaki mekânda oturuyoruz. Her zamanki gibi güneş erkenden çekmiş elini ayağını buralardan. Önümdeki cilalı ahşap masasının kokusunu alıyorum. Dün akşam o yoğunluğunun içinde bir köşede kirli ve ıslak bırakılmış ve öğlen mekân açılırken hızlıca sudan geçirilmiş sarı bezin kokusu. Gökhan’ın işi olmalı. Midem bulanıyor. Kerem bira söylüyor, ben soda ile yetiniyorum. Gerginim. Hikayemizin, noktasını benim koyacağım son cümlesini yazmak üzereyim. Bunu bilmek işimi kolaylaştırmıyor. Hatta zorlaştırıyor. Üzülecek diye üzülmeler benden sorulur. İster sevgili olsun ister arkadaş ister bilumum akraba, onlar üzülmesin diye nice acılar çekildi onurla, gururla. Evet evet, onurlu bir duruştu bu benim için, epey zamandır ise enayiliğimle bakışıyorum. Ha bir de kibrimle… İnsanların sorumlusu olmadığım üzüntüsünden, kederinden, hatasından, tercihinden kendimi sorumlu tutmama neden olan o iyi niyetli, minnoş kibrimle. Yine dolanıyor bugün ortalıkta havalı havalı. Hafif bir rüzgâr esiyor, masaya uçuveriyor kibircik saçlarımın arasından. O da kokuyu beğenmemiş olacak ki hop atlıyor yine omzuma, ıyyy dediğini duyuyorum. Bir anda sol omzumdaki tozu alır gibi sağ elimi arkaya doğru savuruyorum, Kerem irkiliyor, sonra dimdik gözlerinin içine bakıyorum.
Öyle güzel ki gözleri. Adı olmayan bir renkte. Ama mesele rengi değil, manası. Yumuşacık bakıyor. Tam o güzel kapıdan içeri gireceğim sertleşiyor, kırılganlığını görmeme izin vermiyor. Görürsem yakalanacak; bana değil, kendine yakalanacak. Benim için o kapıdan girip gerçeği görmek bir kurtuluş oysa. Onu olduğu hali ile seveceğim, sunduğu hali ile sevmek zorunda kalmayacağım o zaman. Yapamıyorum artık zaten. O yüzden bugün buraya son cümleyi kurmaya geldim.
Bakışıyoruz bir süre. Tabii ki gözlerini kaçırıyor. Gökhan’a sesleniyor, bardağını göstererek. İkinci biraya erken başlayacak, kendinden daha da erken uzaklaşacak. İçim sıkılıyor.
“Hemen içmesen mi ikinciyi, biraz konuşsak” diyorum bir cesaret. Erkeğin içkisine karışan kontrolcü kadın imajım o güzel gözlerden bana geri yansıyor.
Yerinde kıpırdanıyor, omuzlarını dikleştiriyor.
“Karışmandan hoşlanmıyorum, kaç kere söyledim, ne yapacağımı bilecek yaştayım ben. Özgür bir insanım” diyor. “Özgür”ün altını çiziyor, duyuyorum.
“Ben birazdan bu masadan kalkacağım, istediğin kadar içer sonra da evine gider sızarsın. Ama benimle geçirmeyi kabul ettiğin şu dakikalarda kafanın ayık olmasını istiyorum, çok mu?” diyorum. Acaba o da benim öfkemi duyuyor mu?
“Ben iki bira ile kafası iyi olacak biri değilim” diyor.
İki bira ile gözlerindeki ifadenin değişmesine, üçüncüden sonra konuşmasının gevşemesine, cümlelerinin anlamsızlaşmasına katlanamıyorum. O hiç katlanamıyor. Üç bira ile bu hale gelecek bir adam olmayı kabul edemiyor. Erkekliğine yediremiyor. O yüzden de hep daha çok içiyor, kim içse sarhoş olacak kadar çok. Ben bunu böyle söyleyince çok kızıyor. “Ne oldu o feminist söylemlerin, bir anda erkeklik demeye başladın” diyor mesela. Yaptığım ironiyi kesinlikle fark etmiyor. Erkekliğin benim meselem olduğunu sanıyor. Hepimizin meselesi olduğunu kabul etmesi zor, hele onların, o üstün ruhlu devrimci arkadaşlarının meselesi olduğunu kabul etmesi imkânsız.
Uzun zamandır hepsine çok kızgınım hatta bazılarından tiksiniyorum. Oysa üç yıl kadar önce, kızlarla kafamız iyiyken girdiğimiz şu türkü bar görünümlü mekâna art arda gitmeye başladıkça nasıl da etkilenmiştim onlardan. İlk başlarda bir grup halinde “onlar”dı benim için, sonra Kerem aralarından sıyırılıp gözüme görünür olmuştu. Hakta hukukta, gelir dağılımında eşitlik, herkes için adalet, daima mağdurun yanında olmak, kardeşçe yaşamak, ifade özgürlüğü, çevrecilik ve daha nice kavram zihnimde yeniden şekillenmeye başlamıştı. Bunları dert eden insanlar görmek beni duygulandırmıştı. 30 yaşıma kadar bomboş gelmemiştim elbet ama çocuk, kadın ve hayvan haklarından öteye de pek düşünmemiştim. Bara gelip gittikçe, hafta sonları öğlen kurulan masalarda akşam canlı müzik başlayana kadar devam eden tartışmaları dinledikçe hiçbir hakkın diğerinden ayrı savunulamayacağını, bunun bir bütün olduğunu, mağdur her kimse istisnasız arkasında durulması gerektiğini ve bunu yaparken en önemli şeyin içimize çok önce yerleştirilmiş korkudan özgürleşmek olduğunu kavramaya başlamıştım. Bir yandan bu fikirler bir yandan Kerem’e olan aşkım içimde ayrı ayrı filizler verirken geleceğimiz gözüme muhteşem görünmüştü. Her iktidarın sonu elbet gelirdi, bizim yapmamız gereken o güne kadar çok çalışmak, kendimiz anlatmak, insanların içinde benimkiler gibi filizler yeşertmekti. Yapabilirdik.
Bazı hafta sonları yürüyüşler olurdu. İlk zamanlar o pankartların altında beklerken bacaklarım titrer, ellerim terler, önümüze barikat kuran polislerle göz göze gelmemek için kafam hep öne eğilirdi. Sonra alışmıştım. İzinsiz olanlara bile… Biz yanlış bir şey yapmıyorduk. Biz herkesin hakkı için burada fedakârlık yapıyor, kendimizi riske atıyor, görmek istemeyenlerin gözüne gerçekleri sokuyorduk. Akşamları bir yandan birbirimizin yaralarına pansuman yaparken haberlerdeki halimizi görünce, söylenenleri duyunca şüpheye düşmüyor değildim elbet. Ama çabuk toparlıyordum, o gün Kadıköy’e, Beşiktaş’a gezmeye gelmiş bir tek genç kız bile beni görüp yaşadığı hayatı sorgulamaya başlasa yeter diyordum.
Sonra beklenmedik bir şey oldu.
Kerem’in bende kaldığı gecelerden birinde biz çoktan uyumuşken telefonum çaldı. Ayşegül’ün adını ekranda görünce telaşlandım. Kaçak girdikleri üniversite bahçesinde yaptıkları son eylem nedeniyle gözaltına alınması çok mümkündü, kalbim sıkıştı. O akşam birayı yine biraz fazla kaçıran Kerem’i uyandırmamak için mutfağa geçip açtım telefonu. Ayşegül’ün fısıldamaları içerisinden “Beni dövüyor, çok kötü, çabuk” kelimelerini ayırabildim, ardından telefonun bir yerde çarptığını anladım ve hat kapandı. Kerem’i uyandırıp ne olduğunu anlamasını sağlamam epey sürdü. Giyinip koşa koşa Onur’un üç sokak aşağıdaki evine vardığımızda ortalık çoktan ayağa kalkmıştı. Biz daha ne olduğunu anlayamadan polis aracının ışıkları göründü. Kerem bir refleksle “Alacaklar çocukları, Allah kahretsin” diye lanetler okurken bir kadının sesi duyuldu:
“Bir de solcu geçinirsiniz, konu kadın olunca hepiniz aynı boksunuz işte. Ne hale getirmişsin kadının suratını yavşak!”
Kadınının sesini tanıdım. Onur’un üst komşusuydu Aynur abla. Sonradan öğrenecektik ki zaten sesleri önce o duymuş, diğer komşular gibi bizi ilgilendirmez demeyip polisi de o aramıştı. Kimse bilmese de ben Aynur ablanın Ayşegül’ü, Onur yokken kahveye çağırdığını, kızım bunların o çalımlı hallerine bakma, o gösterilerde rol yapmak kolay, gerçek hayatta sesleri kısılıverir bunların, ancak sana geçirmeye çalışır sözünü, yıprandığınla kalırsın” gibi şeyler dediğini biliyordum. Biliyordum bilmesine de ben de Ayşegül gibi başka bir kadın için terk edilmiş iki çocuklu Aynur ablayı biraz fazla erkek düşmanı buluyordum.
Aracın yolcu tarafından inen polis memuru, merakla bekleyenlere dağılmalarını en sert şekilde söyledikten sonra apartmana girdi. Asansörsüz apartmana girip ikinci kata ulaşması, daireye girmesi ve ardından balkona çıkması bana çok uzun geldi. Polis görünce hala korkuyordum. Balkondan aşağıya “Ayşegül hanımın yakını var mı burada?” diye seslendiğini duyunca toparlandım, bir solukta yukarı çıktım. Kapı ağzından gördüğüm kadarıyla Ayşegül mutfak masasının bir ucunda henüz tamamen kapanmamış tek gözüyle bana bakıyor ve öne arkaya sallanarak hiç ses çıkarmadan ağlıyordu. Polis, yakın arkadaşı olduğumu öğrendikten sonra, “Ambulans çağırdık, burada bekleyin, sağlıkçılar gelince arkadaşınıza refakat edebilirsiniz” dedi ve sokak kapısının arkasında durduğunu o sırada fark ettiğim Onur’a “Giy lan ayakkabılarını!” diye bağırdı. Onur bağlaması dakikalar süren postallarına uzanınca da “Şu terlikleri giy, seni mi beklicez bir de çakma solcu” deyiverdi. Çakma solcu Onur, çakma Crocslarını giyip süklüm püklüm aşağı indi. Kerem nasıl üzülecekti şimdi, biz bu muyuz oğlum, bize ihanet etti diye nasıl kızacaktı arkadaşına.
Şimdi Kerem bir kez daha gözlerimin içine bakıyor. Görebiliyorum, duyabiliyorum, “Seni çok seviyorum ama ben buradan dönemem” diyor. Ben bu ortamdan çıkamam, arkadaşlarımdan kopamam, davamdan vazgeçemem demek istiyor. Sırtındaki yeşil parkayı çıkarırsa kabuğunu kaybetmiş bir kaplumbağa gibi kalacağını biliyor ve benim ona içinde birlikte var olabileceğimiz yeni bir çatı kurabileceğime inanmıyor. Seçme ve seçilme hakkıma inandığı kadar sevme ve sevilme hakkıma inanmıyor. Cinsiyet değil insanlık kazansın diye bağırırken duyduğu inancı kanlı canlı bir kadına bakarken duymuyor. Polisten korkmuyor ama benden korkuyor.
Polis Onur’u apar topar aşağı indirince gayriihtiyari mutfak balkonuna koştum. Kerem olanları anlamak için bir Onur’a bir polise bakıyordu. Elini Onur’un omzuna koyup polisin uyarmasına fırsat vermeden “Halledeceğiz kardeşim, merak etme” dediğini duydum. Etraftan birkaç kişi homurdanınca ne yapacağını bilemedi, yukarı doğru baktı, göz göze geldik. Hemen içeri girdim. Ayşegül’e arkasından sıkı sıkı sarıldım.
Onur, 24 saat dolmadan eve geri döndüğünde Ayşegül çoktan ailesi tarafından İzmir’e götürülmüştü. Biz o günü bir daha hiç konuşmadık. İlk günler bunun Onur’un bireysel kabahati olduğuna inanmak için çok çabaladım. Her yerde böyle kusurlu insanlar çıkardı. Bunu tüm arkadaşlarımıza mal etmek haksızlık olur diyordum kendi kendime. Kerem de biraz konuşsaydı, fikrini söyleseydi, Onur’u eleştirseydi her şey yolunda gidebilirdi. Ama olmadı. Ne Kerem ne diğerleri… Kimse bu konuyu açmadı. Kızlardan biri bir sohbette konuşacak oldu, ortalık uğuldadı, sadece münferit kelimesini seçebildim. Beni, içinde kalmaya çalıştığım atmosferden koparan da bu oldu. Değerlerini yitirmiş bir toplumun en kestirme yoluydu olayları münferit diyerek örtbas etmek. Hele de kız çocukları, kadınlar olunca konu. Kelimenin kulağıma çalındığı günden itibaren tüm duyularım keskinleşmeye başladı, sessiz bir gözlem sürecine girdim. O kadar çok detay gözümü, kulağımı, kalbimi tırmalıyordu ki. Sloganlar, şarkılar, türküler, tokuşturulan kadehler ortadan kalkınca geriye vasat toplumun vasat bireyleri kalıyordu. Zaman zaman ağızlarından kaçırdıkları cinsiyetçi esprileri, koydukları organlar ve sattıkları analar, para sevilmediği için değil para olmadığı için seçilen onurlu yollar, işlerine gelmeyen eleştirileri duyunca ifade özgürlüğünı unutmalar, herkesten gizlenen bazı elit zevkler, bacılara özgürlük derken evdekilere eziyetler… Kendi tutarsızlıklarından ölümüne nefret ederken bunun hayatın her an değişim halinde olmasından kaynaklandığı gibi basit bir gerçeği atlayıp çok öfkeli olmalar. Hepsini tek kalemde silip atamazdım elbet. İçlerinde öyleleri vardı ki yıllar onların samimiyetinin ispatı olmuştu. Ama onlar da arada bir görünür, çocuklarla sohbet eder ama şimdi daha iyi anlıyorum ki bizim çocukların vaktinin gelmesini sabırla beklerken başka oluşumlarda niyeti olgunlaşmış insanlarla yürürlerdi. Çocuklara da haksızlıktı elbette bu. Onca kitaplar okunmuş, hikayeler dinlenmiş, fikirler benimsenmiş, kendilerini ait hissedecekleri bir akım bulunmuş ancak revize edilmeyen her görüş gibi onlarınki de tutarsız kalmıştı. Bu saatten sonra gerçek bir neden olmadan geri dönmekse ölümle eşdeğerdi. Gerçek neden çoluk çocuğun bakımı, eğitimi falan olunca hemen onay alırdı. Kerem ne diyecekti peki? “Cansu bize inanmıyor artık, bizi samimi bulmuyor, fikirlerimizi gözden geçirmemi istiyor, devrimin önce kendimizden başlaması gerektiğini söylüyor, ben de öyle yapacağım” mı diyecekti? Tabii ki hayır. Dememişti zaten, onlara demediği gibi kendine de dememişti. Bu insanlara en başından beri uyumlu olmayan bendim. İsmim bile sosyetikti, “Cansüüü” diye uzatıyor, sonuna bir de “ğ” ekliyordu bazı tartışmalarda. Sadece kendimi düşünerek gelmiştim bu yaşa ona göre, ailem de ne toplumsal ne siyasi bir bilinç aktarmamıştı zaten çocuklarına. Sırf aşk için denemiş, solcuymuş gibi yapmış ve işte becerememiştim. Bende o kumaş yoktu. Oysa onun babası, evinin baş köşesinde bir fotoğraf olarak tanıdığı babası öyle miydi? Ne yani, Onur Ayşegül’e bir kez vurdu diye bütün örgütlenmeyi nasıl yok sayabilirdim. Herkes hata yapardı. Rahatsız olduğum başka konuları dile getirdikçe benden uzaklaşmış, bir süre sonra da adeta düşmanıymışım gibi davranmaya başlamıştı. İnsan düşmanıyla sevişir mi? Sevişmiştik yine. Bu son deyip deyip buluşmuştuk her seferinde. Kerem’in kendini kandırmasıyla ilgileneceğime kendi kendimi kandırmalarıma bakma zamanı da işte birkaç hafta önce gelmişti. Bir gün tam kapı ağzında onu uğurlarken, “Kerem ben bunu daha fazla sürdüremeyeceğim” deyince “Başkası mı var?” demişti. İşte benim devrimci aşkım, baş edemediği ilk gerçekte yine “kadınımmm” diye öpmelere doyamadığı bana saldırmış sonra da koşa koşa inmişti merdivenlerden.
O günden beri ilk buluşmamız işte bugün. Biliyorum, onu arayan ben olduğum için umudu var. Ben sensiz yapamıyorum dememi bekliyor. Bunu yaparsam öyle rahatlayacak, öyle mutlu olacak ki. Sodamdan bir yudum daha alıyorum. Hafifçe öksürüyorum. O sırada Gökhan geliyor masaya. Bizi kaç kere neşe içinde şarkılar türküler söylerken gören Gökhan eski günlerdeki gibi iki çift laf etmek istiyor henüz mekân sakinken. Oturuveriyor masanın ucuna. Hiç sabrım yok ve artık kimseyi düşünecek halde değilim. “Gökhan” diyorum, “Bize biraz müsaade eder misin?”
“Hepimiz eşitiz ve o masalarda hepimiz için yer var, anca beraber kanca beraber, kardeşçe demiştik, bu masalar bunun için değil miydi, n’oldu şimdi” demiyor tabii. Ama öyle demişçesine bakıp kalkıyor sınırlardan bihaber Gökhan. Eşitlik ve kardeşliğin saygılı sınırlar olmadan olmayacağını bu yaşa kadar öğrenememiş Gökhan.
“Ayıp oldu çocuğa” diyor Kerem.
O kadar sinirleniyorum ki yüzüne bakacak gücü bulamıyorum ve başının üstüne doğru dikiyorum gözlerimi. Şu mekânda en nefret ettiğim detaya takılıyor gözüm. Sıra sıra ahşap küçük saksılardan sarkan tozlu plastik yapraklara, onların ortasında rengi solmuş, canları olmadığı halde bile can çekişir gibi görünen yapma çiçeklere… Tozlu yapraklar, Kerem’in eskimiş parkası ile neredeyse aynı renkteler. Aynı sunilik, aynı cansızlık, aynı kandırmaca. Bardaktaki son yudum sodayı içip ayağa kalkıyorum. Çantamı çapraz geçiriyorum ceketimin üstüne. Kerem’e doğru yönelince doğruluyor, yüzündeki bir anlık ışıltıyı görüyorum, ona sarılacağımı sanıyor. Çok yaptım çünkü, ne kadar kızsam da sonunda dayamayıp o güzel gözlerine baktım, boynuna sarıldım, öptüm doya doya. Kolumun onun arkasında yüksekte bir yere uzandığını görünce kafasını çevirip bakmaya çalışıyor. O anlayana kadar saksılardan biri alıp çat diye koyuyorum masaya. Barın giriş kapısında bizi duyma çabası ile dikilen Gökhan bile sıçrıyor.
“İşte sen busun ve benden bu kadar” deyip yürüyorum.
Gülmeye başlıyorum gizli gizli. Nereden aklıma geldiyse? Kerem anlamamıştır bile ne dediğimi ama bunun kesinlikle bir son olduğunu anladı, biliyorum.
Hızlı adımlarla Bahariye Caddesine çıkıyorum. Hiçbir şey duymadan ve görmeden yürüyorum. Tramvayın çanını duyunca bir an kafamı kaldırıyorum. Manav tezgahına takılıyor gözüm. Ne kadar güzel renkleri her şeyin. Çok severim burayı, ne zamandır uğramadım ve ne zaman uğrasam iyi hissederim. Fazla düşünmeden içeri giriyorum.
Benim dünyamla birlikte her şey değişti zannederken manav haftalar önce bıraktığım gibi. Emektar Nazım abinin nemli kocaman ayakkabıları, ıslak mavi önlüğü, çatlamış elleri ve içi gülen gözleri, hepsi aynı.
“Ablam nasılsın, nerelerdesin?” diyor.
Konuşması kulağıma farklı geliyor. “Hayırdır” diyorum, “Nazım abi n’oldu sana?”
“Dişleri çektiler ablacım, hepsini… İmplant diyorlar, ondan sonra diş takılacakmış. Dört ay böyleyim.”
Seviniyorum. Hep gözüme batardı dişleri, ağrı çekecek, sağlığı bozulacak diye üzülürdüm. “Aman Nazım abi tam da kış geliyor, bütün gün suların içindesin, kendine dikkat etmen lazım, yeme içmeyi nasıl halledeceksin?” diyorum.
“Benim hanımım beni aç bırakmaz, ne yapar eder besler” diyor. Sonra kemik suyuna çorbaları, içine et tiftiklenmiş püreleri anlatıyor.
“Ablacım biliyor musun” diyor,” Bak ben mutfakta otururken bile hayatımda buzdolabının kapısını açmamışımdır. Açtırmaz, ne istersem getirir önüme koyar” diyor.
İçimden itiraz eden sesi duyuyorum, neden her işi kadına yaptırıyorsun demek istiyor ezberlediği gibi, susturuyorum. Şu an ona hak veremem çünkü Nazım abinin dümdüz bir işçi olduğu marketin manavında haftanın altı günü sıcak soğuk demeden, her daim ayakta, her bir müşteriye nasıl ilgiyle hizmet ettiğini, oradaki tüm sistemi nasıl takip etiğini ve daima gülümsediğini yıllardır görüyorum ve şaşkınlıkla takdir ediyorum. Benim bildiğim karısı bilmiyor mu? Tüm gün kim bilir kaç paraya canını dişine takan, sonunda dişlerinden de olan bu adamın evde karısıyla huzurunun kurallarını bizim ezber kalıplarımız koyabilir mi? Haddimi aşmamak için konuyu değiştirip “Ne tavsiye edersin, ne alayım?” diye soruyorum. Semizotuna ilişiyor gözüm. Nazım abi tabii ki kaçırmıyor bu bakışımı, “Semiz güzel abla, al al diyor, “En güzelinden getiriyorum ben sana.” Deponun merdivenlerine yöneliyor.
Beklerken market tarafına doğru yürüyüp glutensiz ürünlere boş boş bakıyorum. Arkamdan semiz otunu yetiştiriyor, o sırada hafifçe kulağıma eğiliyor.
“Ben bu kadını nasıl sevmeyeyim abla sen söyle? Buradaki arkadaşlar bana, sen yengeyi neden bu kadar çok seviyorsun deyip gülüyorlar. Ben bu kadını nasıl sevmeyeyim sen söyle” diyor. Sonra hızlıca elindeki poşeti bana verip tartısını başına geri dönüyor.
Poşetin içine bakıyorum, kökleri topraklı, sapları kütür kütür, yaprakları yemyeşil iki demet semiz otu da bana bakıyor. Yapraklardan birini koparıp ağzıma atıyorum.
Tadı öyle güzel ki…

©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

