Gök gürültülü sağanak yağış.
Yağmur sanki tenimden içeri girmiş, ruhumu tepeden tırnağa yıkıyor gibi. Saatler 18:20’yi gösteriyor. Toplamı 11.
11’in anlamı neydi acaba?
Boş bir sokakta yürüyorum. Zihnimdeki tüm hallerin sohbetlerini duyabilecek kadar kocaman bir sessizliğin içindeyim. Zaman yavaşlıyor, zaten ben ona ne kadar hız biçersem o denli yavaş ya da hızlı akıyor. Burası orta çağ kalelerini andıran, griliğine rağmen yemyeşil, gökyüzü masmavi, insanları güler yüzlü bir şehir. Kimse göz kontağı kurmaktan kaçınmıyor.
Lakin ben kaçınıyorum. Neden ki?

Fark ediyorum ki aslında çok derinlere gömmüşüm temelde çok insani olan hallerimizi… Keyifli rastlaşmaları, herhangi bir zamanda pek de yüzleşemeyeceğim insanlarla karşılaşmaları, ruhun kucakla(ş)malarını…
Bunların hepsi insana dair değil midir aslında, her biri her birimizde vardır ve tüm bunları özgürce ve güvenle ortaya koymak yok mudur?
Saat 18:38.
Gitmek istediğim kafeye vardım, buranın hem ortamı hem de menüsü pek övülmüştü bana. Bir başımayım, en köşedeki en korunaklı ve ama en büyük pencerenin en yanındaki en minik masaya konuşlanıveriyorum. Sanki bir savaştayım da kendimi saklıyorum.
İçimde koca bir boşluk. Sanki o boşluk kendimim. Kendimi arıyorum.
Derken çok uzun boylu, zarifçe bir kadın gözüme çarpıyor, sanırım burada çalışıyor. Misafirlerle şakalaşıyor, bazılarının omuzuna dokunup sorular soruyor, gözlerini kimseden kaçırmadan temas ediyor herkese. Ne şahane. Bu az önce kendime sorduklarımın tam tersi değil mi?
Birden yaklaşıyor yanıma ve soruyor: “Ne alırdınız?”
Bir tutam neşe, bir tatlı kaşığı iç huzuru, bir kepçe de kahkaha alasım var ondan. Söylesem getirebilir mi?
“Ben bir bitki çayı istiyorum.”
“Menümüzde çok çeşitli bitkiler var, hangilerini seçtiğinizi söylerseniz ben size hazırlayabili…”
“Bana sizin en sevdiğiniz karışımı getirebilir misiniz?”
Şaşırıp kalıyor, anlamıyor önce. Hep gözler önünde ama belki çok nadir bu kadar görünür oluyor. Ve sonra duraklayarak yanıtlıyor. “Ben…pek bitki çayı içmiyorum da…ama eğer içseydim ne severdim bunu düşüneceğim ve getireceğim size.”
Belki bir anlığına da olsa “ben nasıl bir şey severdim” diye düşünecek sırf ben bir şey rica ettim diye. Ne tatlı.
Pencereden dışarı seyre dalıyorum. Beklemek, beklediğini bilmek, ona odağını vermek ne acayip bir şey; geri sayımlar insanı andan alıkoyuyor ve olandan keyif almasını zorlaştırıyor. Alt tarafı beklediğim bir çay ama geçmiyor zaman, seyre daldığım herkes ve her şey ağır çekimde sanki.
Sahi ben aslında neyi bekliyorum? Beklediğim sadece bir çay olamaz…
Saat 19:03

Uzun ve zarif görevli tepsisiyle yanı başımda beliriveriyor, biraz da gülümsüyor galiba.
Sanki? Acaba?
Kocaman şeffaf bir demlik içinde rengarenk bitkiler kendilerini bırakırken suya, o uzun boylu zarif kadın bana o koca gülümsemesiyle müthiş bir monolog hediye ediyor:
“Size çok teşekkür ederim öncelikle çünkü bana ben olsam ne isterdim diye sordurttunuz. Müşterilerimizi memnun etmek bu kafede en çok istediğimiz şey, bu yüzden ben bu talebinizi oldukça ciddiye aldım ve mutfağa gidip bizzat kendim bakmak istedim size ne sunabiliriz diye. Sonra içimden bir ses dedi ki sen çocukken renkleri karıştırmayı, birbirine yakıştırmayı çok severdin; neden şimdi içinden geldiğince yine yapmayasın ki bunu? Ve her bir çiçeği – bitkiyi koklayarak, hangisi birbiriyle yakışır kalbimden gelen sesi duyarak size özel bu karışımı hazırladım. Bir daha hazırla deseniz yapabilir miyim bilmiyorum çünkü her şey o anda oluverdi ve şimdi de burada. Dilerim severek içersiniz.”
Ben sadece hangi çayı seçeceğimi bilemediğim için bir soru sorduğumu sanıyordum. Görüyorum ki bir soruyla insan ne acayip parçalarını bulabiliyor, içindeki çocukla ne oyunlar oynayıp genişleyebiliyormuş.
“Bunu duyduğuma ne çok sevindim bilemezsiniz. Buraya yürürken nereden geldiğini anlamlandıramadığım alışkanlıklarımı izliyordum. Bir şeyleri kaybetmiş gibi hissediyordum, siz beni kaybın yaşandığı yere götürdünüz. Size çok teşekkür ederim.”
Saat 19:09
İşte tam o an, o küçük çocuğa ait, çocuksu masumiyetimizi kaybettiğimiz yere dönüyorum. Ve o masumiyeti geri alıyorum.
Çünkü orada, onunla her şey mümkün.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

