Birini doğrudan telefonla aramadan önce mesaj atıp uygun olup olmadığını soruyor musunuz? Ya da bir arkadaşınızdan üç dakikalık bir ses kaydı geldiğinde ekranın başında durup “Bunu iki satırda yazamaz mıydın gerçekten?” diye iç geçirdiğiniz oluyor mu? Ben bazen hem soruyorum hem de kendim bu sınırı ihlal edecek şekilde davranabiliyorum maalesef.
WhatsApp’ta sadece tek bir “Merhaba” yazıp gerisini getirmeyen birinin ne diyeceğini beklerken hafifçe gerildiğinizi, hatta bir mesajı okuyup hemen dönmediğinizde karşı tarafın hakkınızda ne düşüneceğini hesapladığınızı fark etmişsinizdir. Bunların hiçbiri bize okulda ya da ailemiz tarafından öğretilmedi. Çocukken “Birini aramadan önce mesaj atılır”, “Ses kaydı öyle uzatılmaz” veya “Mesajı görüldüde bırakmak ayıptır” diye bir terbiye dersi almadık. Ama bugün hepimizin kafasında dijital dünyaya ait son derece net, görünmez bir kurallar listesi işliyor. Çünkü iletişim araçları değiştiğinde sadece teknolojiyi yenilemiş olmuyoruz; birbirimizin hayatında ne kadar yer kaplayabileceğimize dair beklentilerimiz de baştan yazılıyor.

Nezaket Artık Sadece Fiziksel Dünyaya Ait Değil
Görgü kurallarını çok uzun yıllar sadece fiziksel alanlar üzerinden konuştuk. Birinin sözünü kesmemek, kapıyı arkadan gelene tutmak, habersizce kapıyı çalmamak ya da kalabalık bir yerde bağıra çağıra konuşmamak gibi alışkanlıklarımız vardı. Şimdi ise hayatımızın, ilişkilerimizin ve dertlerimizin çok büyük bir kısmı ekranların içinde akıyor. Dolayısıyla nezaketin, sınırların ve mahremiyetin de kendiliğinden dijital karşılıkları oluşuyor. Üstelik bu kuralları koyan herhangi bir kurum ya da resmi otorite de yok. Instagram bize “Arkadaşının kötü çıktığı fotoğrafı öyle kafana göre paylaşamazsın” demiyor. WhatsApp, gece yarısı iş mesajı attığımızda “Şu an karşı tarafta baskı kuruyorsun” uyarısı çıkarmıyor. Bütün bu normları bizzat biz yaşayarak, deneyimleyerek üretiyoruz. Bir davranış yaygınlaşıyor, ona hep birlikte bir anlam yüklüyoruz ve zamanla bu durum karşılıklı bir beklentiye dönüşüyor. Biri bu sınırlara dikkat etmediğinde de içimizden “ne kaba”, “ne kadar düşüncesiz” ya da “ısrarcı” diye düşünmeye başlıyoruz.
Düşünsenize, daha birkaç yıl öncesine kadar birini doğrudan telefonla aramak dünyanın en olağan şeyiydi. Bugün ise ansızın çalan bir telefon, neredeyse saygısızlık ve gereksiz bir işgal gibi karşılanabiliyor. Çünkü iletişimin temel dengesi değişti. Mesaj attığınızda karşı tarafa ne zaman, nasıl cevap vereceğini seçme alanı tanırsınız; onun hayatına saygı duyarsınız. Telefon görüşmesi ise çok net bir biçimde “Şu an ne yapıyorsan bırak ve benimle ilgilen” demektir. Bu yüzden “Müsait misin, arayabilir miyim?” yazmak artık basit bir mesaj değil, modern zamanın en temel nezaket hareketlerinden biri haline geldi. Burada telefon teknolojisi değişmedi aslında; insanların zaman üzerindeki hak arayışı değişti. Dijital hayat bize kendi vaktimizi yönetme imkânı verdikçe başkalarının o vakti kafasına göre bölmesine karşı haklı bir tahammülsüzlük geliştirdik.
Ekrandaki Piksellerden Niyet Okuma Çıkmazı
Arayüzlerin hayatımıza soktuğu o küçük göstergeler de bu yüzden bu kadar büyüyor. Birinin mesajı gördüğünü bilmek, çevrimiçi olduğunu görmek ya da ekranda “Yazıyor…” ibaresini yakalayıp sonra hiçbir şey gelmemesi sıradan teknik detaylar gibi durabilir Ama insan ilişkilerinde teknik olan hiçbir şey sadece teknikte kalmıyor. “Mesajımı gördü ama tenezzül edip dönmedi”, “Şu an online ama bana yazmıyor” gibi cümlelerle, ekrandaki birkaç piksellik bilgiden devasa anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Oysa Dijital göstergeler bize bir davranışı gösteriyor ama o anki durumu, ruh halini ve arka planı asla vermiyor. Karşı tarafın o mesajı tam bir koşturmacanın ortasında yanlışlıkla açmış olabileceğini, belki o an konuşacak enerjisi bulunmadığını hesaba katmıyoruz; o boşluğu hemen kendi kuruntularımızla dolduruyoruz. Birinin internete bağlı olmasıyla bizim için o an ulaşılabilir olması arasındaki farkı kabul edebilmek, eni nesil iletişimin en önemli sınavı. Çevrimiçi olmak, bütün dünyaya kesintisiz hizmet vermek zorunda olmak demek değil.

Kendi Rahatlığımız Karşı Tarafın Mesaisi Olduğunda
Sesli mesaj meselesi de tam bu yüzden iki tarafı keskin bir bıçak. Yolda yürürken, araba kullanırken ya da anlatacak uzun bir şey varken konuşup kaydetmek gönderen için büyük bir konfor. Ama burada çok ciddi bir dengesizlik doğuyor. Siz üç dakikada rahatça konuştuğunuz şeyi, karşı tarafa üç dakika boyunca dikkat kesilip dinleme görevi olarak yıkıyorsunuz. Yazılmış bir mesaja göz ucuyla bakıp saniyeler içinde anlayabilirsiniz, önemli bir bilgiyi kolayca bulabilirsiniz. Ses kaydı ise insanın kendi zamanını dayatır; kulaklık bulmanızı, yalnız kalmanızı ya da bulunduğunuz ortamı susturmanızı bekler. Bu yüzden uzun bir kaydın önüne “Biraz uzun konuştum, vaktin olduğunda rahatça dinlersin” notunu düşmek, karşı tarafın gününü ve dikkatini tüketmediğimizi gösteren çok ince bir detay.
“Benim Profilim” Savunması Nerede Bitiyor?
İşin fotoğraf ve sosyal medya boyutunda da benzer bir sınır ihlali yaşanıyor. Birlikte oturup sohbet ettiğimiz bir akşamın sonunda çekilen bir kareyi çok beğenip profilimize yüklemek bize son derece masum gelebilir. Ama o fotoğraf, yanımızdaki arkadaşımız için özel alanının onlarca kişiye açılması anlamına gelebiliyor.
Sosyal medya elimize öyle bir güç verdi ki artık sadece kendi görünürlüğümüzü değil, etrafımızdaki insanların hayatlarını da teşhir edebiliyoruz. Birini sormadan etiketlemek, mekân bildirmek, WhatsApp konuşmalarının ekran görüntüsünü paylaşmak ya da arkadaş masalarını kayda almak “Burası benim hesabım” diyerek meşrulaştırılamaz. Çünkü karede başkaları varsa orası artık sadece sizin hayatınız olmaktan çıkar. Birinin hayatına tanıklık ediyor olmanız, o hayatı kamusallaştırabileceğiniz anlamına gelmez.

Cebe Sığan Mesai ve Tüketilen Dinlenme Hakkı
İş hayatında ise bu sınırlar çok daha yıpratıcı bir hal alıyor. Pazar gecesi ya da akşam saatlerinde gelen “Yarın sabah şuna bakar mısın?” mesajı teknik olarak sıradan bir hatırlatma gibi görünse de çalışan insan için “Buna şu an cevap vermeli miyim?” gerginliğine dönüşüyor. Hele ki hiyerarşik ilişkilerde, mesajın içeriği kadar ne zaman gönderildiği de iletişimin ta kendisidir. Gerçekten yangın çıkmamışken her şeye “Acil” etiketi yapıştırmak, insanların dikkatini ve dinlenme hakkını kendi plansızlığımız yüzünden rehin almaktan başka bir şey değil. Ulaşılabilir olmanın bu kadar kolaylaşması, kimseye başkalarının sınırlarını sınırsızca delme hakkı vermiyor.
Artık görünmez bir sosyal medya görgümüz bile var. Bir arkadaşımız yeni bir işe girdiğinde onu desteklemek, ürettiği bir şeyi tebrik etmek ya da özelde yakın olduğumuz birinin önemli bir anını görmezden gelmemek gibi refleksler edindik. Tabii ki her önümüze geleni beğenmek ya da her içeriğe alkış tutmak zorunda değiliz fakat bu küçük etkileşimlerin bütünüyle anlamsız olduğunu söylemek de doğru olmaz. İnsan zihni oradaki küçük bir beğeniyi teknik bir hareketten öte, “Gördüm, yanındayım, senin adına sevindim” gibi sessiz bir selam olarak algılıyor.
Pusulamız Kendimize Değil Karşı Tarafa Bakmak
Peki bütün bu kuralların bir kılavuzu yazılacak mı? Elbette hayır. Çünkü teknoloji değiştikçe alışkanlıklarımız da her gün yeniden şekilleniyor; bir kuşağın çok pratik bulduğunu bir diğeri kaba görebiliyor. Bu yüzden maddelerden oluşan katı yasalar ezberlemek yerine, aklımızda hep aynı basit ve insani soruyu tutmak çok daha gerçekçi: “Benim için çok kolay olan bu hareket, karşımdaki insanın zamanında ve kafasında nasıl bir yük bırakıyor?” Aramadan önce sormak da uzun ses kaydını haber vermek de mesai saati dışında insanları rahat bırakmak da tek bir noktaya bağlanıyor aslında. Karşımızdaki insanın vaktinin, dikkatinin ve sınırlarının bize ait olmadığını hatırlamak. Teknoloji hızla koşarken geride kalmamamız gereken tek şey, bu temel saygı.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

