Yorgunluğu anlattıkça hafiflediğimizi sanıyoruz. Oysa bazen tam tersi oluyor.
Cuma öğleden sonrasıydı. Kahvemi yeni almış, köşedeki masaya tam yerleşmiştim ki yan masadan o cümle geldi:
“Yorgunum canım ya.”
Söyleyen, otuzlarının sonunda, saçını aceleyle toplamış bir kadındı. Karşısındaki arkadaşı fincanını bırakmadan cevap verdi:
“Sorma, ben de.”
Kulak misafiri olmamaya çalıştım. Olamadım. Çünkü o iki cümleden sonra, tanık olduğum en sessiz ama en çetin yarışlardan biri başladı.
“Dün gece dört saat uyudum.”
“Dört mü? Ben üç. Sabah sekizde toplantım vardı.”
“Benimki yedi buçuktaydı. Üstüne çocuğun servisi kaçtı, okula ben götürdüm. Babası yine yurtdışında”
“Bir de tatilden döneli bir hafta oldu sözde, ikinci gün tatilin etkisi bitti zaten.”
“Ben tatile çıkamadım bile.”
Masadaki iki telefon da bu yarışa katılıyor gibiydi; biri sustukça öbürü yanıp sönüyordu. Her ışıkta biri iç çekiyor, diğeri “bak, yine” diyordu.
Kazananı belli olmadı o yarışın. Ama kaybeden belliydi: ikisi de. Kalkarlarken, oturduklarından daha yorgun görünüyorlardı.
İki dakika nefes almaya gelmişlerdi.

Neden anlattıkça hafiflemiyoruz?
Bu sahneyi yıllardır farklı masalarda, farklı yüzlerde izliyorum. Bir eğitimin kahve arasında, bir doğum günü sofrasında, sosyal medyada yorumlarda. Senaryo hep aynı: Biri yorgun olduğunu söylüyor, öbürü “ben de” diyor ve yarış başlıyor.
Oysa ikisi de oraya rahatlamak için gelmişti. Dertleşmek iyi gelir, öyle öğrendik. Peki neden bu sefer gelmedi?
Psikologların “ortak ruminasyon” dediği bir kavram var. İki kişinin bir sorunu çözmeye geçmeden, aynı olumsuz duygunun etrafında tekrar tekrar dönmesi. Kavramı ortaya atan psikolog Amanda Rose’un çalışmaları ilginç bir ikilik gösteriyor: Bu konuşmalar arkadaşlığı yakınlaştırabiliyor, ama aynı zamanda kaygıyı ve kederi de besleyebiliyor. Yani o masadaki iki kadın birbirine hem iyi geliyor hem de birbirini biraz daha yoruyordu. Farkında değillerdi. Anlattıkça rahatlayacaklarını zannediyorlardı. Tamam duyguyu ifade etmek güzel de…
Bir de şu var: “Yorgunum” kapalı bir cümle. Kapısı yok, penceresi yok. Ne kadar yorgun? Neyin yorgunu? Ne olsa geçer? Hiçbir şey söylemiyor. Bu yüzden ona verilebilecek tek cevap da yine kapalı bir cümle oluyor: “Ben de.”
Ve bu cümle tekrar edildikçe, insan farkında olmadan kendine bir kimlik biçiyor: “Ben yorgun biriyim.” Doğal olarak da yorgun biri de yorgun biri gibi yaşıyor.

Herkes konuşuyor, kimse çözmüyor
Dert yanacaksam, beni yoran şey insanların yorgun olması değil. Herkesin yorgunluğu konuşup kimsenin çıkış yolunu konuşmaması.
Döngüyü bilirsiniz. Bir şey yapman gerektiğini biliyorsun ama yorgunsun, yapmıyorsun. Yapmadığın için kendine kızıyorsun. Kızdıkça daha da yoruluyorsun. Sonra bir arkadaşınla buluşup bunu anlatıyorsun, o da kendi çarkını anlatıyor. Ve ikiniz de masadan kalkarken çark bir tur daha dönmüş oluyor.
Çıkış yolu çoğu zaman sandığımız kadar uzakta değil. Bazen tek bir cümlenin içinde duruyor.
“Ben de” yerine bir soru
O masaya oturabilseydim büyük bir öneride bulunmazdım. Sadece “ben de” demeden önce durmalarını isterdim. Biri “yorgunum” dediğinde ona kendi yorgunluğumuzla eşlik etmek yerine bir soru sorabiliriz: “Seni en çok ne yoruyor?”
Bu soru o kapalı cümleye bir kapı açar. Çünkü “yorgunum” ile “toplantıların arasında hiç nefes alamıyorum” aynı cümle değil. Birincisinin çaresi yok. İkincisinin ise var: Bir toplantıyı yarım saate indirmek, bir tanesine hayır demek, aralara on dakika koymak.
Belirsiz yorgunluk çözülmez. Adı konmuş yorgunluk ise çözülmeye başlar. Aynı soruyu kendimize de sorabiliriz. Bir dahaki sefere içinizden “çok yorgunum” geçtiğinde, cümleyi bitirmeye çalışın: “…çünkü ___.” O boşluğa ne yazdığınız, nereden başlayacağınızı da söyleyecek.

Yarışa hiç katılmayan
Ama o gün, o kafede beni asıl düşündüren kişi o iki kadın değildi. Pencere kenarında tek başına oturan bir kadın vardı. Bilgisayarı açık, kulaklığı takılı. Bir saat boyunca belki on telefon açtı. Her birine aynı sakin sesle cevap verdi: “Tabii, hallederim.” “Sorun değil, akşam bakarım.” “Merak etme, ben ilgilenirim.”
Bir kere bile “yorgunum” demedi. Bir kere bile iç çekmedi. Kalktığında saçı yerindeydi, yüzü gülümsüyordu. Kapıdan çıkarken garsona teşekkür etmeyi de unutmadı. O iki kadın en azından yorgun olduklarını söyleyebiliyordu. Yarışları beni üzdü ama korkutmadı. Pencere kenarındaki kadın ise hiç yarışmadı. Belki de yarışacak gücü bile kendine çok görüyordu.
Bazı yorgunluklar sessizdir. Şikâyet etmez, durmaz, “iyiyim” der ve gerçekten iyi görünür. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda, bir toplantının ortasında ya da bir sabah yataktan kalkarken aniden durur. Adı gizli tükenmişlik. Ve çoğu zaman en çok, en güçlü görünen kadınlarda saklanır.
O kadınlarla ilgili söyleyecek şeylerim var (bazılarını daha önce de söyledim). Belki bir sonraki yazıda.
Şimdilik şunu bilmenizi isterim: Eğer siz de o pencere kenarında oturuyorsanız sizi gördüm.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

