Bir yolculuğa çıkmadan önce hava durumuna bakıyoruz. Gideceğimiz restoranın menüsünü önceden inceliyor, bir toplantının olası sonuçlarını zihnimizde prova ediyor, mesajımıza geç cevap veren birinin neden sustuğuna dair birkaç ihtimal üretiyoruz. Telefonlarımız bize ne zaman kalkacağımızı, kaç adım attığımızı, ne kadar uyuduğumuzu, hangi yolu kullanırsak daha erken varacağımızı söylüyor. Takvim uygulamaları haftalarımızı, bütçe tabloları aylarımızı, kariyer planları yıllarımızı düzenliyor. Bütün bunların önemli bir kısmı hayatı kolaylaştırıyor. Sorun, plan yapmak değil zaten. Ama planın bir noktadan sonra güvenlik duygusunun yerine geçmesi, problemli.
“Ben her şeyi doğru yaparsam hayat da benim istediğim gibi ilerlesin.” Hayatın bu anlaşmaya imza atmamış olması ise insanın en eski hayal kırıklıklarından biri. Tasavvuf, tam burada rahatsız edici bir soru soruyor: İnsan gerçekten ne kadarının sahibidir?

Kontrol İhtiyacının Altında Ne Var?
Kontrol arzusu çoğu zaman güç isteği gibi görünür. Oysa biraz yakından bakıldığında altında güçten çok korku bulunur. Bilinmeyenden, kaybetmekten, hata yapmaktan, reddedilmekten, hazırlıksız yakalanmaktan korkarız. Kontrol ettiğimizde bunların başımıza gelmeyeceğini değilse bile en azından daha az incineceğimizi düşünürüz. Bu nedenle kontrol ihtiyacı yalnızca düzenli olmakla ilgili değildir. Bazen insanın belirsizlik karşısında geliştirdiği bir savunma biçimidir.
Tasavvuf düşüncesi ise insanın kendisine biçtiği bu geniş yetki alanını daraltır. İnsan iradesini yok saymaz fakat onun sınırını hatırlatır. Tohumu ekebilirsiniz. Toprağı hazırlayabilirsiniz. Sulayabilir, koruyabilir, zamanını kollayabilirsiniz. Fakat tohumun mutlaka filizleneceğine dair bir sözleşmeniz yoktur. İnsan hayatının büyük bölümü de böyledir. Bir ilişki için emek verirsiniz karşı tarafın kalbini yönetemezsiniz. Bir işe hazırlanırsınız, sonucu garanti edemezsiniz. Sağlığınıza dikkat edersiniz, bedeniniz üzerinde mutlak hâkimiyet kuramazsınız.
İnsan yapan, seçen, niyet eden ve sorumluluk alan bir varlıktır fakat bütün sonuçların tek üreticisi değildir. Bu ayrım küçük görünse de psikolojik yük açısından büyük bir fark yaratır. Çünkü insan, bütün sonuçlardan da kendisini sorumlu tuttuğunda dünyanın ağırlığını kişisel bir görev gibi taşımaya başlar.
Tedbir Nerede Biter, Kontrol Nerede Başlar?
Tevekkül denildiğinde bugün hâlâ iki uç yorumla karşılaşıyoruz. Bir tarafta hiçbir şey yapmadan sonucu Allah’a bırakmayı tevekkül sanan anlayış; diğer tarafta tevekkülü, insanı edilgenleştiren eski bir düşünce olarak gören yaklaşım var. İkisi de kavramın önemli bir tarafını kaçırıyor. Tasavvuf geleneğinde tevekkül, sorumluluktan çekilmenin mazereti değildir. Tam tersine insanın kendi sorumluluk alanını doğru tayin etmesini gerektirir.
İnsan zihnini yoran da çoğu zaman bu ikisini birbirine karıştırmasıdır. Tedbir almakla sonucu güvence altına almak arasında görünmez bir sınır vardır. İlkinde sorumluluk bulunur; ikincisinde ise hayatın belirsizliğine tahammül edememe. Elinizden geleni yapmak başka şeydir, elinizden gelmeyeni de elinizde tutmaya çalışmak başka. Tevekkül belki de tam bu nedenle bir irade terbiyesidir. İnsan önce yapabileceğini yapar. Sonra yapamayacağı şeylerin varlığını kabul eder. İkinci kısım, çoğu zaman birincisinden daha zordur.

Nefis Neden Her Şeyi Kendisiyle İlgili Sanır?
Tasavvufun nefis kavramı yalnızca arzu ve haz üzerinden okunursa önemli bir boyutu eksik kalır. Nefsin özelliklerinden biri de merkeziyetçiliğidir. Yaşananları sürekli kendisi üzerinden anlamlandırmak ister. Birisi sessizleşir: “Ben ne yaptım?” Bir iş ters gider: “Nerede hata yaptım?” Beklenen sonuç gelmez: “Demek yeterince iyi değildim.”
Bazen gerçekten hata yapmışızdır ve sorumluluk almamız gerekir. Fakat bazen karşımızdaki insanın kendi hikâyesi vardır, koşullar değişmiştir, zamanlama uygun değildir, hayat bizim bilgimiz dışında başka değişkenlerle ilerlemektedir. Her olumsuz sonucu kişisel bir başarısızlığa çevirmek de benliğin kendisine gereğinden fazla pay vermesinin bir biçimi olabilir. Bu açıdan bakıldığında tasavvufun nefsi küçültme çağrısı insanı değersizleştirmek anlamına gelmez. İnsanın kendisini evrenin sebep-sonuç zincirinin merkezinden çekmesidir.
Her şey sizin yüzünüzden olmuyor.
Her şeyi siz düzeltemezsiniz.
Herkesi ikna edemezsiniz.
Her vedayı engelleyemezsiniz.
Ve bunların hiçbiri insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Sadece sorumluluğun sınırlarını daha gerçekçi hâle getirir.
İbnü’l-Vakt: Henüz Yaşanmamış Bir Hayatı Yaşamak
Kontrol ihtiyacının ilginç bir zaman algısı vardır. Şimdiki zaman ona çoğu zaman yetmez. Bir süre sonra insan, henüz gerçekleşmemiş olayların duygusal sonuçlarını bugünden yaşamaya başlar. Ortada kayıp yoktur ama yas vardır. Ayrılık yoktur ama terk edilme korkusu vardır. Başarısızlık gerçekleşmemiştir ama utanç çoktan hissedilmiştir.
Tasavvuf geleneğindeki ibnü’l-vakt, yani “vaktin çocuğu” anlayışı burada farklı bir zaman terbiyesi önerir. İbnü’l-vakt olmak, gelecek hakkında hiç düşünmemek değildir. Yarını planlamayı reddetmek de değildir. Henüz gelmemiş olanın bugünkü bilinci işgal etmesine izin vermemektir çünkü insanın yarınla kurduğu ilişkinin büyük bölümü bilgiye yerine tahayyüle dayanır. Yarın için hazırlık yapabiliriz, yarını yaşayamayız.
Geçmişten ders çıkarabiliriz ama geçmişe dönemeyiz. İnsanın fiilen karşılaşabildiği hayat daima bulunduğu vakittedir. Belki bu yüzden tasavvufun “ân” vurgusu, bugün popülerleşen “anda kal” söyleminden daha ağır bir anlam taşır. Vaktin hakkını vermek, sorumluluktur. Önünüzdeki insanı dinlemek, yapılması gereken işi yapmak, içinde bulunulan hâlin sorumluluğunu taşımak ve henüz gelmemiş bir felaketin provasını yaparak bugünü tüketmemek…
Kontrol Etmek ile Sorumluluk Almak Aynı Şey Değil
Kontrol etmek ile sorumluluk almak birbirine çok benziyor fakat aynı psikolojik yerden doğmuyorlar. Sorumluluk alan insan kendisine şunu sorar: “Burada bana düşen nedir?” Kontrol etmeye çalışan insanın sorusu ise biraz farklıdır: “Bunu istediğim sonuca nasıl götürürüm?” İlk soru davranışa yönelir. İkincisi neticeye.
Tasavvuf, insanı sonuçtan bütünüyle koparmaz fakat sonuç üzerindeki mülkiyet iddiasını sorgular. Çalışırsınız ama başarının sahibi olduğunuzu düşünmezsiniz. İyilik yaparsınız ama karşılığını belirleyemezsiniz. Dua edersiniz ama cevabın biçimini dikte etmezsiniz. İnsanın kudreti burada küçülmüyor. Belki de huzurun kontrolle kurduğumuz ilişkide bu kadar zor bulunmasının nedeni de. Kontrol arttıkça güvende olacağımızı düşünüyoruz oysa kontrol edilecek alan genişledikçe kaybedilecek şeylerin listesi de büyüyor. Bir süre sonra insan hayatı yaşamıyor, hayatın başına bir şey gelmesini engellemeye çalışıyor.

Avcumuzu Biraz Açmak
Kum tanesini avucunuzda tutmak istiyorsanız elinizi tamamen kapatmanız gerekmez. Hatta fazla sıkarsanız kum parmaklarınızın arasından dökülür. Hayatla ilişkimiz de zaman zaman buna benziyor. Bir ilişkinin nasıl ilerlemesi gerektiğini, kariyerimizin hangi yaşta hangi noktaya ulaşacağını, insanların bize nasıl davranacağını, emeğimizin ne zaman karşılık bulacağını, çocuklarımızın nasıl yaşayacağını, bedenimizin ne kadar dayanacağını, sevdiklerimizin ne kadar kalacağını belirlemek istiyoruz. Bunların bir bölümünde etkimiz var.
Hiçbirinde mutlak hâkimiyetimiz yok. Tasavvufun kontrol arzusuna verdiği cevap bu nedenle “hiçbir şey yapma” değildir. Yap. Çalış. Tedbir al. Sözünü söyle. Sınırını koru. Gerekiyorsa mücadele et. Tohumunu ek. Sonra bir yerde durmayı bil. Çünkü insanın olgunluğu yalnızca ne kadarını değiştirebildiğiyle ölçülmez. Neyi değiştiremeyeceğini fark ettiği hâlde hayatla ilişkisini sürdürebilmesi de bir olgunluk biçimidir.
İnsan elinden geleni yaptıktan sonra avucunu biraz açar. Kumun bir kısmı kalır. Bir kısmı gider. Ve insan ilk kez, her şeyi tutmak zorunda olmadığını fark eder.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

