İnsan çoğu zaman ne istediğini bilir fakat istediği şeyin kendisi için ne anlama geleceğini aynı kesinlikle bilemez. Arzu ile hayır arasındaki mesafe tam da burada başlar. Bir şeyi çok istemek, onun bizim için iyi olduğunun kanıtı değildir. Buna rağmen insan zihni, özellikle güçlü bir arzuyla karşılaştığında, isteğinin şiddetini onun doğruluğuyla karıştırmaya meyillidir.
Bir kapının önünde uzun süre bekleyebilir, bütün dikkatimizi o kapının açılmasına verebiliriz. Öyle ki bir süre sonra meselemiz artık kapının ardında ne bulunduğu olmaktan çıkar; yalnızca açılıp açılmadığına dönüşür. “Olmasını istiyorum” cümlesi yavaş yavaş “Olması gerekiyor” düşüncesine evrilir. Tam bu noktada istek, masum bir arzudan çıkarak insanın hayatla ve hatta Allah’la kurduğu ilişkinin ölçüsüne dönüşebilir.
Oysa tasavvuf, insana arzusuz olmayı öğretmez. Daha güç bir şeyi öğretir: Arzusunu mutlaklaştırmamayı.
İstemek ile İhtiyaç Arasındaki Mesafe
Nefsin belirgin özelliklerinden biri aceledir. Beklemek istemez, belirsizlikten hoşlanmaz. İstediğinin mümkünse hemen, mümkün değilse en kısa zamanda ve tercihen kendi tasarladığı biçimde gerçekleşmesini bekler. Bu nedenle insan için isteğinin sonucunu kontrol edemediğini kabul etmek de ciddi bir terbiyedir.
Çağdaş kültür ise tam tersini söylüyor. “Yeterince istersen olur”, “doğru enerjiyi verirsen hayat sana karşılığını verir”, “hayal ettiğin hayatı kendine çekebilirsin” gibi söylemler ilk bakışta umut verici görünse de insanın kontrol alanını olduğundan büyük gösteren bir dünya tasavvuruna dayanıyor. Başarı gerçekleştiğinde kişi kendisini kudretli, gerçekleşmediğinde ise yetersiz hissetmeye başlıyor. Böylece hayatın bütün karmaşıklığı, insanın ne kadar doğru istediğine ya da ne kadar güçlü inandığına indirgeniyor.

Tasavvufun dua anlayışı burada oldukça farklı bir yerde durur. Çünkü dua, insanın her şeyi kontrol edebildiği iddiasıyla değil kontrol edemediği gerçeğiyle başlar.
Kul ister. Çabalar. Sebeplere sarılır. Fakat bütün bunları yaptıktan sonra sonucu kendi iradesinin doğal uzantısı saymaz. Bu nedenle dua bir sipariş mekanizması değildir. İnsanın arzusunu Allah’a bildirmesinden ibaret de değildir; zaten bilinmeyen bir şeyi haber veriyor değildir. Dua, kişinin kendi sınırlılığını fark ettiği bir yöneliştir. “Ben bunu istiyorum” derken aynı zamanda “Fakat bunun benim için gerçekten hayırlı olup olmadığını bütünüyle bilmiyorum” diyebilme terbiyesidir.
Her Güçlü Arzu Bir İhtiyaç Değildir
İnsan bazen istediği şey ile ihtiyaç duyduğu şeyi birbirinden ayıramaz. Bir ilişkiyi, bir işi, bir makamı, bir imkânı veya belirli bir hayat ihtimalini öylesine kuvvetle arzulayabilir ki onun yokluğunu eksiklik olarak yorumlamaya başlar.
Burada nefsin ince bir yanı ortaya çıkar: Arzu, kendisini kolaylıkla ihtiyaç gibi gösterebilir. “Bunu istiyorum” ile “Buna ihtiyacım var” arasında, “Buna ihtiyacım var” ile “Bu olmadan iyi olamam” arasında oldukça kısa bir mesafe vardır. İnsan farkına varmadan mutluluğunu, huzurunu ve hatta Allah tarafından sevildiğine dair hissini belirli sonuçlara bağlayabilir.
İstediği gerçekleştiğinde duasının kabul edildiğini, gerçekleşmediğinde ise görülmediğini düşünmeye başlayabilir. Oysa insanın kendi hayatına biraz mesafeden bakması bile bu hükmün ne kadar sınırlı olduğunu göstermeye yeter. Bir dönem uğruna çokça üzüldüğümüz bazı şeylerin yıllar sonra gerçekleşmemiş olmasına şükrederiz. O gün kayıp olarak gördüğümüz şey, zaman geçtikçe korunma olarak anlam kazanabilir. Çok istediğimiz bir kapının kapanması bizi başka bir yola yöneltmiş; büyük bir hayal kırıklığı sandığımız olay, hayatımızın yönünü değiştirmiş olabilir.
Buradan elbette her gerçekleşmeyen isteğin nedenini bildiğimiz sonucu çıkmaz. Tasavvufi bakışın iddiası zaten bütün hikmetleri çözmek değildir. Aksine, hikmetin tamamını bilmeden de güvenebilme imkânını araştırır.

Duanın Asıl Gayesi Sonuç mudur?
Dua hakkında belki de en önemli sorulardan biri şudur: Dua yalnızca bir şeyi elde etmek için mi edilir? Eğer öyleyse duanın değeri, talebin gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlı hâle gelir. Gerçekleşen dua başarılı, gerçekleşmeyen dua başarısız sayılır. Böyle bir yaklaşımda Allah ile kul arasındaki ilişki farkında olmadan sonuç merkezli bir alışverişe dönüşebilir.
Tasavvuf geleneği ise duayı çok daha geniş bir ilişki içerisinde düşünür. İnsan takdiri ilahiyi kendi zaman hesabıyla ölçmemelidir. İnsanın duasında ısrar etmesi mümkündür fakat geciken cevabı ümitsizlik gerekçesi hâline getirmemesi gerekir. Çünkü kul kendi talebini bilir, Allah ise o talebin bütün sonuçlarını. Bu bakımdan dua, dua eden insanı da değiştirir.
İnsan dua ederken neye bağlandığını fark eder. Neyi kaybetmekten korktuğunu görür. Hangi ihtimali vazgeçilmez ilan ettiğini, huzurunu hangi sonuca bağladığını, nerede tevekkül ettiğini ve nerede kontrol etmeye çalıştığını daha açık biçimde görebilir.
Kabul Edilmeyen Dua mı, Beklentimize Uymayan Cevap mı?
Dua konusunda kullandığımız dil de düşüncemizi biçimlendirir. “Duam kabul olmadı” dediğimizde çoğu zaman kastettiğimiz şey aslında şudur: İstediğim şey, istediğim zamanda ve istediğim biçimde gerçekleşmedi. Bu ikisi aynı şey değildir.
İnsan cevabı önceden tanımladığında yalnızca kendi belirlediği sonucu cevap olarak tanır. Oysa tasavvufi düşüncede kulun bilgisi parçalıdır. İnsan bugünü görür, geleceği tahmin eder; fakat bütün bağlantıları aynı anda kavrayamaz. Bu nedenle gerçekleşmeyen her dileği doğrudan mahrumiyet olarak okumak, insanın kendi bilgisini olduğundan daha geniş kabul etmesine dayanır.
Bazı şeylerin neden olmadığını hiçbir zaman öğrenmeyebiliriz. Bazen yıllar sonra anlarız, bazen hiçbir açıklama gelmez. Rıza tam da açıklamanın bulunmadığı yerde anlam kazanır. Çünkü bütün nedenleri öğrendikten sonra kabullenmek başka, nedenini bilmeden güvenebilmek başkadır.
Hayattan Vazgeçmek Değil, Hayatla Kavga Etmeyi Bırakmak
Rıza kavramı zaman zaman pasiflikle karıştırılır. Sanki razı olmak, istememek; mücadele etmemek, haksızlık karşısında susmak veya hayatı değiştirmek için hiçbir şey yapmamakmış gibi anlaşılır. Oysa tasavvuftaki rıza bundan farklıdır.
İnsan çalışabilir, isteyebilir, dua edebilir, bir kapıyı defalarca çalabilir. Bir şeyi değiştirmek için elinden gelen bütün gayreti gösterebilir. Rıza, gayret ile netice arasındaki sınırı tanımaktır. Gayret insana aittir. Netice üzerinde mutlak tasarruf ise insana ait değildir. Bu ayrım, insanı pasifleştirmekten çok ağır bir psikolojik yükten kurtarabilir. Çünkü modern insanın taşıdığı yüklerden biri, hayatındaki her sonucu kendisinin üretmesi gerektiğine inanmaktır.
Her başarısızlığı kişisel kusur, her gecikmeyi yanlış seçim, her kaybı yeterince çabalamamış olmanın sonucu saydığımızda dünya omuzlarımızda taşınması gereken bir projeye dönüşür. Rıza, tam burada başka bir imkân sunar: İnsan sorumluluğunu yerine getirir fakat kendisini kaderin tek faili ilan etmez. Bu nedenle rıza “Hiçbir şey yapmayacağım” demek değildir. “Yapabileceğimi yapacağım; fakat hayatı zorla kendi tasarımıma benzetmeye çalışmayacağım” diyebilmektir.

Olmayanın Yasını Tutmak da İnsana Dâhil
Teslimiyet anlatılırken yapılan hatalardan biri de insanın üzüntüsünü küçümsemektir. İstediğimiz bir şey gerçekleşmediğinde üzülmek, hayal kırıklığı yaşamak veya bir süre bunun yasını tutmak rızanın karşıtı değildir. İnsan olmanın doğal tarafıdır.
Rıza duygusuzlaşmak değildir. Kalbin hiçbir şeyden etkilenmemesi hiç değildir. Bazen insan hem üzülür hem teslim olur. Hem kaybın acısını hisseder hem Allah’a güvenmeye devam eder. Hatta kimi zaman rıza, ilk anda hissedilen bir huzurdan çok, zaman içinde öğrenilen bir iç yöneliştir. Bu yüzden “Demek ki hayırlısı böyleymiş” cümlesini aceleyle söylemekle gerçekten rıza göstermek arasında fark vardır. İlki bazen acının üzerini kapatabilir. İkincisi ise acıyı inkâr etmeden onunla kavga etmeyi bırakmayı gerektirir.
İnsan istediğinin peşinden gidebilir fakat onu ilahlaştırmaz. Kaybettiğinde üzülür fakat kendisini kaybetmez. Dua eder fakat Allah’la ilişkisini duasının sonucuna bağlamaz.
İstemekten Rızaya
İnsan için mesele hiçbir şey istememek değildir. İstek hayatın parçasıdır. Sevdiğimiz insanların iyiliğini, sağlığı, huzuru, bereketi, başarıyı, sevgiyi ve türlü güzellikleri istemeye devam ederiz. Önemli olan, istediğimiz şey ile Allah arasındaki hiyerarşiyi kaybetmemektir. Bazen duamız şu cümleyle başlar: “Allah’ım, bunu bana nasip et.” Fakat insanın iç yolculuğu derinleştikçe aynı dua başka bir anlam kazanabilir: “Allah’ım, bunu çok istiyorum. Eğer benim için hayırlıysa nasip et, değilse kalbimi ona mahkûm etme.”
İnsanın yalnızca istediğini Allah’a emanet etmesi değil, isteyen tarafını da Allah’a emanet edebilmesi. Çünkü huzur, bütün arzularımızın gerçekleştiği kusursuz bir hayat kurduğumuzda başlamayabilir. Böyle bir hayat zaten insan tecrübesinin tabiatına yabancıdır. Daha gerçek bir huzur, her sonucun bizim istediğimiz gibi olmak zorunda olmadığıyla barıştığımız yerde ortaya çıkabilir. O zaman dua yalnızca kapıları açmak için söylenen söz olmaktan çıkar. Bazen de neden kapandığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimizi kabul edecek kadar derin bir güvendir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

