Son haftalarda okuma grubumuzda Muriel Barbery’nin bu romanını sayfa sayfa, karakter karakter, satır aralarına yerleşmiş düşünsel göndermeleriyle birlikte tartışırken fark ettim ki elimizde yalnızca Paris’teki seçkin bir apartmanda geçen sakin bir hikâye yok. Barbery; sınıf, kültür, görünmezlik, estetik, yakınlık ve insanın başkaları tarafından nasıl okunduğu üzerine yoğun bir düşünce ağı kuruyor. Romanı bitirdiğinizde aklınızda yalnızca Renée Michel, Paloma Josse ya da Kakuro Ozu kalmıyor; insanlara hangi gözle baktığınız da sorgulanmaya başlıyor.
Kirpinin Zarafeti, ilk sayfalarda okuru yanıltabilecek kadar sakin bir roman. Büyük olaylar yaşanmıyor, dramatik kırılmalar peş peşe gelmiyor, okuru sürekli merakta bırakan klasik bir olay örgüsü kurulmuşa benzemiyor. Bir apartman görevlisi gündelik işlerini yapıyor; on iki yaşında, zeki ve huzursuz bir kız çocuğu günlük tutuyor; ölüm döşeğindeki bir gastronomi eleştirmeni geçmişinden tatlar ve anılar çağırıyor. İlk bakışta romanın yavaşlığı okuru zorlayabilir. Hatta birçok okurun ilk sayfalarda “Bu kitapta ne olacak?” diye düşünmesi muhtemel. Fakat Barbery’nin asıl niyeti zaten “ne olacak?” sorusunun peşinden gitmek değil. O, daha rahatsız edici bir soruya yaklaşıyor: Bir insanı gerçekten görüyor muyuz, yoksa onun hakkında zihnimizde çoktan kurulmuş fikri mi görüyoruz?
Romanın merkezindeki Renée Michel, Paris’in zengin bir apartmanında kapıcılık yapan elli dört yaşında dul bir kadın. Apartman sakinleri onu her gün görür; kapıdan girerken, çıkarken, postalarını alırken, merdivenlerden geçerken onunla karşılaşırlar. Fakat bu karşılaşmaların hiçbiri gerçek bir tanımaya dönüşmez. Renée, onlar için bir insandan önce bir işlev. Kapıyı açan, düzeni sağlayan, apartmanın görünmeyen yükünü taşıyan kişi. Onun Tolstoy okuması, Mozart dinlemesi, Husserl üzerine düşünebilmesi, Japon sinemasını bilmesi ya da sanat tarihine dair incelikli bir duyarlılık taşıması, apartman sakinlerinin zihnindeki “kapıcı” imgesine sığmaz.
Romanın başlığına ilham veren bütün gerilim burada başlar. Bir kapıcı Tolstoy okursa düzen bozulur. Çünkü mesele Tolstoy’un varlığından çok Tolstoy’u kimin okuduğudur. Aynı bilgi, aynı estetik zevk, aynı entelektüel birikim farklı bedenlerde farklı anlamlar kazanır. Bir profesör Tolstoy okursa bu beklenir. Bir sanat tarihçisi Vermeer’den söz ederse kimse şaşırmaz. Bir akademisyen Husserl üzerine düşünürse bu doğaldır. Fakat bir apartman görevlisi aynı kültürel alanlara yerleştiğinde toplumsal düzenin görünmez kodları sarsılır. Barbery’nin romanı, tam da bu sarsıntıyı edebiyatın imkânlarıyla görünür kılar.

Marx, Bourdieu ve Husserl Aynı Apartmanda Buluşsaydı
Kirpinin Zarafetini okurken Marx’ın yabancılaşma kavramı romanın arka planında sessizce çalışır. Marx, modern toplumda insanın yaptığı işle özdeşleştirilmesini anlatırken, bireyin giderek kendi toplumsal rolüne indirgenmesini de tarif eder. Renée Michel bu düşüncenin edebî bir karşılığı gibidir. Apartman sakinleri onun kim olduğunu bilmez; bilmeye de ihtiyaç duymaz. Çünkü gözlerinde Renée’nin kimliği, yaptığı işin içinde erimiştir. Bir kapıcının zihin dünyası olması, içsel derinlik taşıması, estetik bir zevke sahip olması düşünülmez bile. Buradaki en acı taraf, Renée’nin bilgisinin küçümsenmesi değildir; böyle bir bilginin var olabileceğinin hiç hesaba katılmamasıdır.
Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, romanın sınıf eleştirisini daha da inceltir. Bourdieu, sınıfın yalnızca ekonomik imkânlarla kurulmadığını; dil, zevk, eğitim, sanat bilgisi, sofra adabı, okunan gazete, dinlenen müzik ve tercih edilen mekânlarla da üretildiğini gösterir. Barbery, bu teoriyi romanın içine doğrudan yerleştirmez; gündelik ayrıntılarla hissettirir. Le Monde gazetesi, gastronomi, klasik müzik, Tolstoy, Vermeer, Japon sineması, çay ritüelleri… Bütün bunlar roman boyunca yalnızca kültürel referanslar olarak durmaz, sınıfsal aidiyetin işaretlerine dönüşür. Fakat Barbery’nin en güçlü hamlesi, kültürel sermayeyi ters çevirmesidir. Bu kültürel birikimin asıl taşıyıcısı, apartmanın zengin ve eğitimli sakinlerinden çok Renée’dir. Ancak Renée bu birikimi yaşamak için taşır. Kültür onun için bir prestij nesnesi değildir; hayatı katlanılabilir, hatta anlamlı kılan bir sığınaktır. Yani kültür gerçekten insanı daha derin kılar mı, yoksa yalnızca daha ayrıcalıklı görünmesini mi sağlar?
Husserl’in fenomenolojisi ise romanın bakış meselesini felsefi bir zemine taşır. Fenomenoloji bize insanın dünyayı olduğu gibi değil, zihninde taşıdığı anlamlar aracılığıyla gördüğünü söyler. Barbery’nin apartmanında herkes birbirine bakar ama kimse karşısındakini çıplak gerçekliğiyle görmez. Renée bir kadın değil, “kapıcı”dır. Paloma düşünen bir birey değil, “çocuk”tur. Pierre Arthens ölüme yaklaşan kırılgan bir insan değil, “büyük gastronomi eleştirmeni”dir. Romanın başarısı, bu hazır imgeleri okura fark ettirmesindedir. Renée’yi tanıdıkça yalnızca onun gizli dünyasını keşfetmeyiz; kendi bakışımızın da ne kadar sınıflandırıcı ne kadar hızlı hüküm veren ne kadar tembel olabildiğini fark ederiz.

Renée Michel: Görünmez Olmayı Seçen Kadın
Renée’nin görünmezliği yalnızca dışarıdan dayatılmış bir durum olmaktan ziyade zamanla onun tarafından da yönetilen bir stratejiye dönüşmüştür. Kapıcı dairesinde televizyonu özellikle açık bırakması, popüler dergiler okur gibi görünmesi, apartman sakinlerinin beklentilerini bozmayacak kadar sıradan davranması tesadüf değildir. Renée, toplumun kendisine biçtiği rolü çok iyi bilir ve o rolü gereğinden fazla ustalıkla oynar.
Burada Erving Goffman’ın gündelik hayatı bir sahne olarak okuyan yaklaşımı hatırlanabilir. Goffman’a göre insanlar farklı toplumsal ortamlarda farklı roller sergiler; her rolün dili, kostümü ve davranış kalıpları vardır. Renée, kapıcı rolünün nasıl oynanması gerektiğini bilir. Ancak onun performansı kabul görmek için değil, dikkat çekmemek için kurulmuştur. Çünkü toplumun beklentisini bozan her davranışın kendisini açıklamak zorunda bırakacağını sezer. Bir insan bazen görünmekten değil, sürekli açıklanmak zorunda kalmaktan yorulduğu için kendini küçültür.
Renée, yalnızca yanlış görülmez; yanlış görülmeyi zamanla güvenli bir alana dönüştürür. Kendisini saklaması, kibir değildir. Bu saklanma, incinmekten korunma arzusundan doğar. Kültürünü, bilgisini, estetik duyarlılığını saklar çünkü bunların görünür olması, ait olmadığı düşünülen bir alana girdiği izlenimi yaratacaktır. Barbery’nin inceliği, Renée’yi yalnızca mağdur bir karakter olarak kurmamasında yatar. Renée zekidir, keskindir, mizah sahibidir; fakat aynı zamanda kendi görünmezliğinin de oyuncusudur.
Tolstoy bağlantısı bu noktada özel bir önem kazanır. Barbery, Renée’nin okuma dünyasında özellikle Tolstoy’u öne çıkarır. Tolstoy’un romanlarında gerçek bilgelik sade insanların ahlaki derinliğinde belirir. Savaş ve Barışta Platon Karatayev’in bilgeliği ya da Anna Kareninada Levin’in anlam arayışı, insanın değerinin statüden çok hakikate yaklaşma biçiminde yattığını gösterir. Renée de bu geleneğin içinden okunabilir. O, kültürü gösterilecek bir unvan olmanın yanında, bir ahlak ve derinlik olarak yaşar. Bu yüzden Renée’nin kültürlü olması romandaki basit bir ters köşe değildir. Barbery, Renée üzerinden okurun sınıfsal hayal gücünü sınar. Bir apartman görevlisinin Tolstoy okuması neden hâlâ şaşırtıcıdır? Mozart dinlemek neden belirli bir sınıfın doğal hakkıymış gibi algılanır? Felsefe neden yalnızca akademik unvanlarla birlikte düşünüldüğünde meşru görünür? Roman, bu soruları açıkça sormaz; Renée’nin varlığı bu soruların kendisine dönüşür.
Kültür Bir Sığınak mı, Maske mi?
Kirpinin Zarafeti kültürle ilişkisi bakımından da çift yönlü bir romandır. Bir yandan sanatın, edebiyatın, müziğin, sinemanın insanı derinleştirebileceğini gösterir. Renée’nin iç dünyası, okuduğu kitaplar ve izlediği filmlerle genişlemiştir. Paloma’nın gözlem gücü, dünyayı dikkatle izleme biçiminden beslenir. Kakuro Ozu’nun varlığı, çay, sessizlik, yemek ve estetik duyarlılık üzerinden bambaşka bir yaşam ritmi açar. Öte yandan Barbery kültürün sınıfsal bir gösteriye dönüşebileceğini de eleştirir. Apartmanın sakinleri kültürlüdür; fakat bu kültür her zaman görgüye, dikkate ya da merhamete dönüşmez. İyi kitaplardan söz etmek, iyi müzik dinlemek, iyi restoranları bilmek insanı otomatik olarak daha incelikli biri yapmaz. Romanın en sert eleştirilerinden biri burada saklıdır: Kültür, içselleştirilmediğinde yalnızca daha rafine bir kibir biçimi olabilir.
Bu eleştiri Türkiye’de de oldukça tanıdıktır. Bizde de kültürel sermaye çoğu zaman yalnızca bilgiyle değil, o bilgiyi kimin taşıdığıyla ilgilidir. Hangi okuldan mezun olduğumuz, hangi semtte yaşadığımız, hangi yayınevlerini okuduğumuz, hangi kahvecilerde oturduğumuz, hangi kelimelerle konuştuğumuz bizi hızla sınıflandırır. Birinin “çok okumuş” olması takdir edilir fakat bu okumuşluk beklenmeyen bir bedende belirdiğinde şaşkınlık yaratır. Barbery’nin romanı Fransa’daki bir apartmanı anlatır ama okurun kendi ülkesindeki sınıfsal refleksleri de harekete geçirir. Şimdi karakterler üzerinden biraz daha inceleyelim bu derin kitabı.

Paloma: Çocuk Bakışının Acımasız Berraklığı
Romanın ikinci anlatıcısı Paloma Josse, Barbery’nin en tartışmalı karakterlerinden biridir. On iki yaşındaki bir çocuğun bu kadar keskin, felsefi ve yer yer yetişkin bir dille konuşması bazı okurlar için inandırıcılık sorununa dönüşebilir. Bu eleştiri haksız değildir. Paloma kimi sayfalarda bir çocuktan çok yetişkin bir filozof gibi konuşur. Ancak Barbery’nin hedefi psikolojik açıdan bütünüyle gerçekçi bir çocuk portresi çizmek değildir. Paloma, yetişkin dünyanın yapaylığını ve otomatikleşmiş hayat biçimlerini görünür kılan bir bakış noktasıdır.
Paloma’nın varoluşsal huzursuzluğu, romanı Albert Camus’nün absürd düşüncesine yaklaştırır. Dünya ona hazır bir anlam sunmaz; yetişkinlerin başarı, statü, aile, kariyer ve düzen etrafında kurdukları hayat ona içi boş bir oyun gibi görünür. Bu nedenle ölüm fikri, romanda romantize edilmiş bir arzu olarak değil, anlam krizinin radikal bir sonucu olarak durur. Paloma’nın sertliği, öfkesinden çok hayal kırıklığından kaynaklanır. Yaşayan ama gerçekten yaşamayan yetişkinlere bakar ve onların tekrarlarını görür. Paloma’nın dikkat gücü, onu Renée’ye yaklaştırır. Renée nasıl toplumun görmediği şeyleri kendi sessizliğinde biriktiriyorsa, Paloma da yetişkinlerin gözden kaçırdığı ayrıntıları fark eder. İkisi de yaşadıkları dünyaya tam olarak ait değildir. İkisi de zekâsını saklar. İkisi de anlaşılmamışlığın içinde kendi sığınağını kurar. Romanın en dokunaklı damarlarından biri, aralarındaki yaş farkına rağmen bu iki karakterin birbirini sezebilmesidir.
Pierre Arthens ve Tat Hafızası
Pierre Arthens, romanın başında ölüm döşeğinde karşımıza çıkan ünlü bir gastronomi eleştirmenidir. İlk bakışta Renée ve Paloma’nın hikâyesinden ayrı bir çizgide duruyor gibi görünür. Oysa Arthens, Barbery’nin haz, hafıza ve ölüm üzerine düşündüğü en önemli karakterlerden biridir.
Gastronominin romanda bu kadar yer tutması rastlantı değildir. Tat, insan hafızasının en derin katmanlarından biridir. Bir yemeğin kokusu, bir çocukluk anısını; bir lezzet, unutulmuş bir duyguyu çağırabilir. Bu açıdan Arthens’in ölüm döşeğinde geçmişinden bir tat araması, Proust’un madlen sahnesini hatırlatır. Proust’ta madlenin çaya batırılması, kayıp zamanı geri çağırır; Barbery’de tat, ölüme yaklaşan bir insanın hayatına anlam verecek son izi aramasına dönüşür. Fakat Arthens’in hikâyesi aynı zamanda bir eleştiridir. Hayatı boyunca en rafine hazların peşinden gitmiş, lezzeti neredeyse felsefi bir düzeye taşımış bir adam, ölüm karşısında derin bir yalnızlık içindedir. Estetik haz, insanı zenginleştirebilir ama tek başına sevginin, temasın ve gerçek yakınlığın yerini tutamaz. Barbery, Arthens üzerinden kültürün ve hazzın sınırlarını gösterir. En incelikli damak zevki bile, insanın duygusal yoksulluğunu bütünüyle örtemez.

Kakuro Ozu ve Sessizliğin Estetiği
Kakuro Ozu’nun romana girişi, yalnızca yeni bir karakterin hikâyeye dâhil olması değildir; romanın ritmini değiştiren bir kırılmadır. Ozu, apartmana dışarıdan gelir ve bu dışarıdanlık ona ayrıcalıklı bir bakış kazandırır. Apartman sakinlerinin kanıksadığı rolleri aynı biçimde okumaz. Renée’ye baktığında yalnızca önlüğü, yaşını ya da mesleğini görmez; onun sessizliğini, zekâsını, mizahını ve saklı zarafetini fark eder.
Ozu’nun Japon oluşu, Barbery’nin estetik evreni açısından son derece anlamlıdır. Soyadının Japon yönetmen Yasujirō Ozu’yu çağrıştırması da tesadüf gibi görünmez. Yasujirō Ozu’nun filmlerinde büyük olaylar çoğu zaman kadrajın dışında kalır; insanlar oturur, çay içer, bekler, susar, vedalaşır. Hayatın en büyük dönüşümleri, gösterişli sahnelerde değil, gündelik sessizliklerin içinde yaşanır. Barbery’nin romanındaki çay, yemek, sessizlik ve küçük ritüeller de benzer bir estetik anlayış taşır. Ozu’nun Renée’ye hediye ettiği kıyafetler, romanın en güçlü sembolik sahnelerinden birini hazırlar. Bu hediye, Renée’yi değiştirme girişimi değildir. Onun içinde zaten var olan zarafeti görünür kılan bir jesttir. Renée güzel kıyafetleriyle apartmandan çıktığında insanların ona selam vermeye başlaması, romanın en rahatsız edici toplumsal eleştirilerinden birini taşır. Aynı kadın, aynı bilgi, aynı ruh, aynı incelik… Fakat bu kez farklı bir görünüş. Barbery okura acı bir soru bırakır: İnsanları gerçekten mi görüyoruz, yoksa yalnızca onların taşıdığı sembolleri mi okuyoruz?
Kirpinin Dikenleri: Schopenhauer’den Barbery’ye
Romanın adını Schopenhauer’in Kirpi İkilemi ile birlikte okumak güçlü bir yorum imkânı sunar. Schopenhauer’in hikâyesinde kirpiler soğukta birbirlerine yaklaşır, yaklaştıkça dikenleri birbirine batar. Uzaklaşınca üşürler, yaklaşınca yaralanırlar. Yakınlık isteriz ama incinmekten korkarız.
Renée, Paloma ve Pierre Arthens bu ikilemin farklı biçimlerini taşır. Renée’nin dikenleri sessizliği ve görünmezliğidir. Paloma’nın dikenleri zekâsı ve yetişkin dünyaya duyduğu güvensizliktir. Arthens’in dikenleri kibri ve duygusal mesafesidir. Barbery’nin romanında hemen herkes yakınlık ister; fakat kendini korumak için geliştirdiği savunmaları da bırakamaz. Yine de Barbery, Schopenhauer’in karamsarlığında kalmaz. Kakuro Ozu’nun varlığı, bu metaforu daha umutlu bir yere taşır. Ozu, Renée’nin dikenlerini yok etmeye çalışmaz; onların neden var olduğunu anlar. Gerçek yakınlık da burada belirir. Bir insanın savunmalarını zorla kaldırmak yerine o savunmaların ardındaki kırılganlığı görebilmek… Romanın zarafet anlayışı buradadır. Zarafet, yarasız olmak değildir; yaralarına rağmen sertleşmemeyi, incinme ihtimaline rağmen yeniden güvenebilmeyi seçebilmektir.
Romanın Zayıf Noktaları Üzerine
Kirpinin Zarafeti güçlü bir roman olsa da elbette kusursuz değil. Barbery zaman zaman karakterlerini konuşturmaktan çok kendi entelektüel evrenini konuşturmayı tercih ediyor. Sanat tarihi, felsefe, gastronomi ve estetik üzerine açılan uzun pasajlar, romanın ritmini yavaşlatabiliyor. Özellikle olay örgüsü bekleyen okurlar için ilk bölümler sabır gerektiriyor. Bu yavaşlık romanın temel estetiğiyle uyumlu olsa da kimi yerlerde düşüncenin karakterlerin önüne geçtiği hissi oluşabiliyor.
Paloma karakteri de tartışmaya açık. On iki yaşındaki bir çocuğun bu denli yoğun bir felsefi bilinçle konuşması, gerçekçilik açısından zorlayıcı. Ancak Paloma’yı birebir psikolojik gerçekçilik ölçütleri yerine yetişkin dünyanın absürtlüğünü görünür kılan bir edebî araç olarak okumak daha verimli. Benzer biçimde Renée’nin neredeyse kusursuz entelektüel derinliği de sembolik bir yoğunluk taşıyor. Barbery, karakterlerini fikirlerin taşıyıcısı olarak kuruyor. Bu tercih romanı kimi okur için ağırlaştırırken onu sıradan bir apartman hikâyesi olmaktan da çıkarıyor.

Görünmek ve Görülmek Aynı Şey Değil
Kirpinin Zarafeti üzerine okuma grubumuzda konuşurken en çok döndüğümüz soru şuydu: Bir insanı gerçekten görmek ne demektir? Kitap bittiğinde bu soru daha da büyüdü. Renée Michel’i, Paloma’yı ya da Ozu’yu düşünürken ister istemez kendi hayatımızdaki görünmez insanları da düşünmeye başladık. Apartman görevlileri, güvenlikler, kasiyerler, temizlik çalışanları, ofiste sessizce işini yapanlar, aile içinde hep aynı rolle anılanlar, zekâsını saklayan çocuklar, kırılganlığını başarıyla örten yetişkinler…
Barbery’nin romanı, insanların görünmez olabileceğini söylemekle yetinmez. İnsanlar çoğu zaman görünmez değildir; yalnızca başkalarının onlar hakkında çoktan verdiği kararların içinde kaybolmuştur. Renée’yi görmemizi engelleyen şey onun sessizliği kadar bizim hazır kabullerimizdir. Bu nedenle Kirpinin Zarafeti, sınıf üzerine yazılmış bir roman olmaktan önce bakış üzerine yazılmış bir romandır. İyi edebiyat dünyayı hemen değiştirmez, önce ona bakma biçimimizi değiştirir. Muriel Barbery’nin romanı, Paris’teki o apartmandan çıktığımızda bizi kendi hayatımızın apartmanlarına, koridorlarına, kapılarına ve selam vermeden geçtiğimiz insanlara geri gönderir.
Düşünelim: Bir kapıcının Tolstoy okuması neden hâlâ düzeni bozuyor?
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

