BİR YAS MASALI: YÜZÜNÜ YAŞAMA DÖNMEYE HAKKIN VAR
Farkındalık

Bir yas masalı: Yüzünü yaşama dönmeye hakkın var

Bundan tam 5 gün önce anneannemin vefat haberini aldım. O günden beri insanın ölümle ilişkisinin aslında kişiden kişiye, ölenden ölene nasıl da değiştiğini gözlemliyorum. Annem mesela. Babası öldüğünde annem yaklaşık 2 sene kendine gelemedi. Uykuları bozuldu, aşırı kilo verdi, bazı nörolojik durumlar yaşadı, antidepresan kullanmaya başladı. Ve şimdi annesi öldü. Daha önce zaten bir ebeveynini kaybetmiş olmasından ötürü mü bu sefer daha metanetliydi? Yoksa babasıyla kurduğu ilişki, annesiyle kurduğu ilişkiye kıyasla daha özel olduğundan mı? Herhalde ilişkilerinin doğasından diye tahmin ediyorum. Yine de ölümü her seferinde farklı ele alışımız, yasımızın her seferinde başka biçimlerde kendini gösteriyor oluşu bana çok enteresan geliyor. O zaman, biz aslında ölümle ve yasla başka türlü baş etmeyi biliyoruz, bilmeden biliyoruz. Ortada yine ölüm var ama tepkimiz farklı. Bunu etkileyen elbette ki bazı inanç kalıpları, ilişkideki bağlılık, o varlığa atfettiğimiz onca şey ve onlarlayken olan versiyonumuzun artık olmayışı gibi bir sonsuz liste var. Ama günün sonunda ölüm var. Sevdiğimiz biri ölüyor ve o kadar.

Her Yas Aynı Değil

Sonra yas var, yas süreci var. Bu bile değişiyor her ölümde. Ne tuhaf değil mi? Her seferinde yasımızı başka türlü yaşamamızı sağlayan, bizde o değişen şey ne? Git gide daha az mı sürüyor yaslarımız? Yoksa kaybettiğimiz varlıktan varlığa mı değişiyor? Kalbimiz daha çok mu açılıyor yoksa git gide daha da mı kapanıyor? Yas bizi büyütüyor mu yoksa git gide çocuklaştırıyor mu?

Aklıma şimdi Vernon’ın nasihatleri geliyor. Yas normaldir demişti, yasınızı tutun ama dikkat edin sizi tamamen yutmasın. Öleni onurlandırın ama onu sürekli hatırlamaya çalışarak, sürekli kendinize hatırlatarak yası geri çağırmayın. Bırakabilin sonunda. Bunu yazarken tüylerim diken diken oluyor çünkü kedim Neo 6 ay önce ani bir şekilde ölene kadar 3 sene önce kaybettiğim Dante’yi hala bırakamamıştım ben. Bazı geceler özellikle hatırlamaya çalışırdım. Rengi nasıldı, nasıl miyavlardı, nasıl bakardı, nasıl hissettirirdi. Sonra işte o çok tanıdık hüzün dalgası gelirdi ve beni içine alırdı. Dante’yi onurlandırmaya çalışsam da yasımın boğuculuğundan bir türlü kurtulamazdım.

Ölümün Öğrettiği Teslimiyet

Ölümün Öğrettiği Teslimiyet

Sonra Neo öldü ve Dante’nin yası adeta silindi. Aklım almadı. Nasıl olabilir dedim. Kalbimin ortasına Neo’nun kaybı gelip oturmuştu şimdi ve Dante’de yaşadığım hiçbir şeye benzemiyordu. Daha dingindi Neo’nun yası. Dante’ninki beni savurmuştu, defalarca yere vurmuştu. Zihnimin gürültüsünde, duygularımın coşkusunda kaybolmuştum. Yalnız kalamıyordum, gittiğini kabul edemiyordum, kendimi suçlamadan duramıyordum. Oysa Neo, çok daha ani bir şekilde, vahim bir kaza ile gitmişti. Şok olmuştuk. Ancak bir parçamız biliyordu, zamanı dolmuştu. Evet duygular ara ara yükseldi, yas dalgası geldi beni içine aldı, kalbim tekrar en derinden kırıldı ama sonra bildim, yapabileceğim bir şey yoktu, bugün ya da yarın, mutlaka ölecekti ve ben buna şahit olacaktım, çünkü sevmek böyle bir şeydi. Sadece bugün baş etmek zorunda kalmıştım. Bir teslimiyet ve güven vardı Neo’nun gidişinde. Bizden büyük ilahi bir gücün kontrolü ele aldığını çok iyi anlamıştık. Yani farklı bir yastı Neo’nunki. Ben farklı olduğum için belki de ama yine de ölümdü, öyle değil mi?

Eskiden cenazelerden nasıl da kaçtığımı, uzun bir süre hiçbir cenazeye katılmadığımı hatırlıyorum. Baş edemiyordum ölüm fikri ile. Şimdi ise bambaşka. O kadar başka ki babaannemin, dedemin, anneannemin cansız yüzlerine bakabildim. Ölümün yüzüne bakabildim. Bu demek değil ki gelecekte olacak kayıplar beni korkutmuyor artık, delicesine korkutuyor. Ama sanırım, insan hazırlanıyor. Her ölümde derinleşiyor. Her ölümde yüzleşiyor, unuttuysa hatırlıyor, doğmak kadar doğal ölmek, öyle değil mi?

Ve şimdi anneannemi kaybettim. Onun yası ise bambaşka, bundan 10 sene önce dedemi, anneannemin kocasını kaybetmiştik. Onun yası da kalbimi çok kırmıştı. Onunla da çok bağlı değildik, zaten çocukluğumdan beri başka şehirlerdeydik ama ne bileyim, onun gibi birinin gitmesini zor kabullenmiştim. Belki de annemin yasını paylaşmıştım bilmeden, paylaşılabilir bir şeyse eğer. Çok kez rüyamda gördüm dedemi, çok kez konuşmasını, yemek yiyişini, suratımı iki kocaman eliyle tutup, kalın dudaklarıyla alnımdan öpüşünü, herkese sevgiyle bakışını çok kez hatırladım. Gülümsedim ve ağladım. Anneannemde ise başka bir şey oluyor şimdi. O farklıydı. Sevgisini göstermezdi, sevgiyle bakmazdı, sevgi sözcükleri söylemezdi. Birçok kişiye göre eleştireldi, soğuktu. Ama çok da becerikli bir hatundu. Gençliğinde köyün ebesiydi, şifacı teyzesiydi. Onunla bağlı ve dolup taşan bir sevgiyle kurduğumuz bir ilişkimiz yoktu ama biz onunla bir şeyi paylaşıyorduk biliyordum. Bundan 3 sene önce küçük teyzem, kuzenim ve ben ondan bize el vermesini istemiştik. Ben zaten şifa işleriyle çok uğraşıyordum, buna yeteneğim de vardı. Yeteneklerimi hep babamdan aldığıma inanmıştım ama ya anneannemden aldıysam? Bunu onurlandırmanın en güzel yolu ondan el almaktı.

Önce nazlandı ama sonra razı oldu. Çok görüşmedim anneannemle son yıllarda. Haberlerini alıyordum. Alzeimer’ı git gide artmıştı. Unutuyordu çok. Namazlarını atlamaya, orucunu kafasına göre tutup açmaya başlamıştı. Uyuyordu hep bir de çok uyuyordu. Yani dışardan bakınca görebilirdiniz, ölüyordu anneannem yavaş yavaş. Bana sorarsanız o, dedem öldüğünde karar vermişti zaten. Mümkün olduğunca hızlı ölecekti ve kocasına kavuşacaktı. O günden beri hiç yaşamadı bence anneannem. Onun da yası işte böyleydi. İnancından dolayı isyan etmezdi, ölümü kabullenmekte zorlanmazdı, sorgulamazdı ama o zaman ölmeye karar verebilirdi. O da öyle yaptı. Yaklaşık 1 ay önce hastalandığı haberi geldi, viral bir hastalıktan. Fakat çok ağır geçirmişti, toparlayamıyordu kendini. Annemle gitmeye karar verdik ve sonra evdeki herkes hasta olduğu için vazgeçti annem. Kendisi de iyi değildi ve o eve girince o da hastalanacak diye korkmuştu. Sonra zaman geçti, küçük teyzemle Samsun’a gitmek için bilet aldılar. Artık gideceklerdi ve göreceklerdi annelerini. Belki arkalarından da ben gidecektim. Çok uzun zamandır konuşuyorduk hayattayken görelim diye. Olamadı. Onlar gidemeden anneannem gitti. Haberi duyunca annemin ne hissedeceğini hemen anladım. Pişman olacaktı. Kendine kızacaktı. Belki kendini affedemeyecekti.

Yaşamı Seçmek de Bir Yas Biçimi

Yaşamı Seçmek de Bir Yas Biçimi

Cenaze günü köydeydik. Annem hem ağlıyor hem de tahmin ettiğim gibi kendine kızıyordu. Böyle bir zamanda ne denir ki? Hepimiz anlarız değil mi bu pişmanlığı? Ama kime nasıl bir faydası olmuş pişmanlığın? Derin bir nefes aldım. Ne demeliydim ki anneme iyi gelmeliydi. Sonra bir anda ağzımdan kelimeler dökülüverdi: “Yüzünü yaşama dönmeye hakkın vardı anne. Hastalık ve ölüm yerine yaşamı seçmeye yaşamaya hakkın vardı. Senin yaptığın buydu. Hastalık ve ölümle yüzleşecek ve onları göğüsleyecek gücün yoktu, sen de hayata döndün yüzünü. Çünkü orada hala sahip oldukların vardı, biz vardık, güç aldıkların vardı. Diğer tarafta ise kaybettiklerin. Lütfen zihninin oyunlarına düşme. Çünkü bunun kimseye bir faydası yok. Anneannem de yüzünü yaşama dönmeni isterdi.” Ve şimdi düşünüyorum. Buna hakkımız var. Ölüm üzerine yaşamı seçmeye hakkımız var. Bunun için suçluluk duymayacağım. Anneannemin yası bana işte bunu hatırlattı. Bir de onun gidişiyle alanımdan bir şeyler çekildi sanki. Bir sürü şeyi ona, atama geri teslim ettim. Hepsi de bana ait olmayan şeylerdi. Ondan yalnızca güç ve sevgi istedim. Çünkü aslında öyle bir kadının torunu olduğum için gurur duyuyorum. Anacığımın anacığı o. Benim var oluş sebeplerimden biri. Beni ben yapan bir yapı taşı. Bu yas kayıpla ilgili değil bu sefer. Bu sefer yaşamlar ilgili. Sahiplenmekle ilgili. Tamamlanmakla ilgili.

Böylesi de mümkünmüş. Şükürler olsun.
Ve bir de elbette SEVGİ OLSUN!


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Aslıhan Aydoğan Büyükakgül
1988 yılında doğdu. 21 yaşında Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Çalışma hayatına özel sektörde başladıktan 5 sene sonra, istediğinin bu olmadığına karar verdi ve hayallerinin peşine düşmek için işinden ayrıldı. 27 yaşında oyunculuk dersleri almak adına çıktığı yol onu kendi özüne doğru olan yoluna da yönlendirdi. Bu süreçte birbirinden farklı birçok eğitim aldı. Bu eğitimler hem bilişsel bilgileri, hem mistik ilimleri içermekteydi. Şimdi ise oyunculuğun yanı sıra tüm bu deneyimleri esentezleyerek tasarladığı atölyeler, danışmanlıklar ile kişiler ile birebir çalışmalar yapıyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.