Normal şartlarda bir ilişkide mesafe, kırgınlık, ilgi ya da öfke çoğunlukla cümlelerle anlaşılır. İnsanlar en azından bir şey söyler. “Kırıldım”, “Şu an konuşmak istemiyorum”, “Yoğunum”, “Biraz yalnız kalmak istiyorum”, “Sana kızdım” gibi. Cümle ne kadar sert olursa olsun ortada çözülebilecek bir malzeme vardır. İletişim sancılı ilerlese de elle tutulur; karşı tarafın neye tepki verdiğini, neyi istemediğini, neye ihtiyaç duyduğunu anlamak mümkündür.
Bugün ise ilişkilerin önemli bir kısmı dijitalde kuruluyor demek istiyorum ama tam olarak öyle de değil. Çünkü ortada kurulan bir şeyden çok bozulan, kalitesizleşen ve pasif agresifleşen bir iletişim biçimi var. İnsanların açık bir cümle kurmaya, bir duygu taşımaya, bir tavrı üstlenmeye mecali kalmamış gibi. Taktiklerden bahsetmiyorum, onları zaten ezberledik. Fakat imaların bile dijitalleşmiş olması artık başka bir can sıkıntısı yaratıyor. “Bana görüldü attı” diye bir kavram var mesela hayatımızda. Story’ler izleniyor ama iletişime geçilmiyor. Çevrimiçi olunuyor ama yazılmıyor. Flört dönemlerinde de uzun ilişkilerde de benzer serzenişleri duyuyoruz. Sanki yok saymalar, kurulabilecek cümlelerden daha fazla duygu taşımaya başladı.

İmayı da Dijitalleştirdik
Ben bu pasif agresif tavra dijital ima diyorum. Biri diğerine “Sana kırıldım” ya da “Sana kızgınım” demek yerine Instagram’da etkileşim vermeyi kesiyor; ilgilenip merak edip adım atmak istemiyorsa düzenli story izleme halinde kalıp yazmıyor. Bunlar işin basit kısmı. Asıl can sıkıcı olan, iletişimin karşılıklı konuşma halinden çıkıp yorumlanan sinyaller bütününe dönüşmesi. Böyle olunca ilişki netleşeceğine kendini tahmin dünyasına bırakıyor. İmalar, gecikmeler, eksik bırakılmış temaslar ve ertelenmiş cevaplarla yoğrulmuş koskoca bir belirsizlik alanı oluşuyor.
Zaten birçoğumuzu tüketen şey çoğu zaman yoğun iletişim değil, eksik iletişimin yarattığı yorum mesaisi değil mi? Çünkü açık bir cümle olmadığında zihin boşluğu kendi başına doldurmak zorunda kalıyor. Ve zihin boşluk sevmez. Hele duygusal olarak yatırım yaptığımız insanlarda hiç sevmez.
Biri geç cevap verdiğinde akla gelen ihtimalleri düşünelim: Gerçekten toplantıda olabilir. Şarjı bitmiş olabilir. Yorgun olabilir. Konuşmak istemiyor olabilir. Kırılmış olabilir. Soğumuş olabilir. Pasif agresif davranıyor olabilir. Bizi cezalandırıyor olabilir. Tek bir davranış, onlarca senaryo.
Karşı tarafın ne hissettiğini bilmediğimiz her saniye, zihin kendi hikâyelerini üretmeye başlıyor. Mesajın kendisi birkaç kelime olsa da o mesajın gelmemesi devasa bir hikâye yaratıyor. İnsan artık yalnızca ne söylendiğini değil ne zaman söylendiğini ne kadar sürede dönüldüğünü, hangi emojinin kullanıldığını, story’nin izlenip izlenmediğini, çevrimiçi olunup olunmadığını, son görülmenin ne zaman olduğunu da okuyor. İletişim metnin dışına taşıyor ve davranış izlerinin adli incelemesine dönüşüyor. Bir bakıma hepimiz küçük dijital dedektiflere, daha acıklısı niyet okuyan tavşanlara dönüşüyoruz.

Belirsizlik, Sinir Sisteminin En Sevmediği Şeydir
Buradaki sorun yalnızca duygusal değil, nörofizyolojik de. İnsan sinir sistemi belirsizliği tehdit olarak okur. Net bir “hayır” can acıtabilir ama belirsiz bir “acaba” bedeni daha uzun süre alarmda tutar.
Açıkça “Şu an konuşmak istemiyorum” denilse beden bunu işler. Hoşuna gitmez ama işler. Fakat kişi çevrimiçi olup sana yazmıyorsa, story’ni izleyip hiçbir şey demiyorsa, mesajını görüyor ama bekletiyorsa sinir sistemi bunu çözülemeyen bir işaret olarak kaydeder. Ne olduğunu anlayamadığı için tehdidin geçip geçmediğini bilemez. Böylece düşük yoğunluklu ama sürekli bir stres oluşur. Gün içinde işine dönersin ama aklının bir kısmı oradadır. Telefon ekranı her yandığında hafif bir uyarılma olur. Bildirim sesi olmasa bile arkada bir beklenti çalışır. Zihnin bir bölümü, kapanmamış bir konuşmanın nöbetini tutar.
Dijital İma, Pasif Agresyonun En Şık(!) Hali
Açık konuşmak cesaret ister. İhtiyacını söylemek, kırıldığını belirtmek, mesafe istemek, kızgınlığını ifade etmek ilişki içinde belli bir açıklık talep eder. Dijital çağ ise bize bunun daha kolay bir alternatifini sundu: Varlığını gösterip temas etmemek, sessizlikle kalıp erişimi kısmak, söylemeden hissettirmek. Bunların hepsi modern pasif agresyonun dijital formları.
Üstelik koskoca insanlar olarak yüz yüze söyleyemediğimiz şeylerin lafını story’lerden sokmuyor muyuz? Hem sorumluluk da almamış oluyoruz. Biri sorsa “Ben sana bir şey demedim ki” güvenliği var. Kısa vadede insana kontrol hissi verse de dışarıdan bakıldığında bu çoğu zaman başka bir şey söylüyor: Düşüncesini doğrudan ifade edemeyen, dijitalin arkasına sığınan bir çekingenlik. Bazen de elbette söylemeye değer bir bağ kalmamış oluyor, o ayrı. Fakat yine de bugün mesafe koymak için açıklama yapmak yerine online olup yazmamak yeterli görülüyor. İlgi göstermek için açılmak gerekmiyor,düzenli story izlemek bile flörtöz bir varlık işareti olarak okunabiliyor. Ne kadar tuhaf bir çağda yaşıyoruz? İnsanlar cümle kurmadan ilişki yönetmeye çalışıyor.

Well-being’in Dijital Hali
Tam da bu yüzden bugün bir iyi oluştan bahsedeceksek bunu dijital well-being olarak okumak zorundayız. Çünkü mesele yalnızca ekran süresini azaltmak değil, dijital davranışların zihnimizde ve ilişkilerimizde ne kadar büyük bir anlam yükü taşıdığını fark etmek. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği’nin yayımladığı A Guide to Digital Wellbeing rehberi, dijital yorgunluğun temel sebebinin sadece uzun süre ekran karşısında kalmak olmadığını, dijital ortamda sürekli tetikte ve yorum halinde yaşamak olduğunu söylüyor. Rehber özellikle “bilişsel aşırı yük” kavramının altını çiziyor: İnsan zihni sadece bilgi tüketmekten değil, eksik bırakılmış sinyalleri çözmeye çalışmaktan da yoruluyor. Böylece telefon elimizde olmasa bile konuşma zihnimizde sürüyor.
Modern insanın bitkinliği biraz da buradan geliyor: Artık yalnızca ilişkileri yaşamıyoruz, ilişkilerin dijital verilerini de durmadan analiz ediyoruz. Bu yüzden dijital well-being, sandığımız gibi yalnızca bildirim kapatmak ya da ekran süresini kısmak değil, her sessizliği kişisel bir mesaj gibi okumaktan vazgeçebilmek, dijital alanın ürettiği belirsizliği hayatımızın merkezi haline getirmemek ve mümkün olan yerde yeniden açık cümleye, açık tavra, açık temasa dönebilmek demek.
Rehbere buradan ulaşabilirsiniz: https://www.itu.int/epublications/publication/a-guide-to-digital-wellbeing
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

