Graziella Freni’nin geliştirdiği yaklaşım, ilişkilere alışılmışın dışında bir pencereden bakıyor. Bu yönteme göre ilişkiler yalnızca zihinde yaşanmaz; beden de her ilişkiyi kendine özgü bir biçimde kaydeder. Bir ses, bir dokunuş, bir bakış ya da bir varlık hissi, bedensel hafızada iz bırakabilir ve ilişki sona erdikten sonra bile bu izler varlığını sürdürebilir.
Freni Metodu, birçok duygusal tepkinin yalnızca bilinçli düşüncelerimizden değil, bedenin çok erken dönemlerde oluşturduğu algı ve otomatik programlardan kaynaklanabileceğini öne sürüyor. Bu bakış açısıyla “Bu ilişki bana ağır geliyor” ya da “Neden böyle hissediyorum bilmiyorum” gibi cümleler, yalnızca psikolojik değil, bedensel deneyimlerin de bir ifadesi olarak ele alınıyor.
Yöntem; embriyonik gelişim, bedensel hafıza ve duyusal algının yetişkinlikte kurduğumuz ilişkileri nasıl etkileyebileceğine dair farklı bir perspektif sunuyor. İlişkileri yalnızca konuşarak değil, bedenin taşıdığı izleri anlamaya çalışarak da ele almayı öneriyor.
Freni Metodu, beden ile ilişki arasındaki bağı keşfetmek isteyenler için klasik psikoloji yaklaşımlarına farklı bir alternatif bakış açısı sunan dikkat çekici bir yaklaşım olarak öne çıkıyor.
Graziella Freni’nin çalışmalarına katıldığım o üç gün boyunca, aldığım notların arasına alelacele düşürdüğüm tek bir cümle, günlerdir zihnimin dehlizlerinde dönüp duruyor: “Cennet bir duygu olabilir mi?”
Bu soru ilk bakışta edebi bir metafor, biraz da şiirsel bir kaçış gibi duruyor. Fakat üzerinde düşündükçe insanı derinden sarsan, hatta hafifçe rahatsız eden bir tarafı var. Çünkü bu soruyu ciddiye almaya başladığınız anda cennet coğrafi bir yer, ölümden sonra varılacak bir mekân olmaktan çıkıyor; insanın tüm hayatına, nefes aldığı her ana yayılan zamansız bir arayışa dönüşüyor. Belki de bu yüzden insanlık tarihi boyunca cenneti hep anlatmaya çalıştık ama hiçbir zaman tam olarak tarif edemedik. Çünkü tarif etmeye çalıştığımız şey yalnızca bir mekân değildi. Belki de insanın en derinlerinde, hücre bazında taşıdığı o eski histi: Bir bütünlük, bir eksiksizlik, her şeyin yolunda olduğu hissi. Dünyaya gözümüzü açtığımız o ilk andan itibaren kaybettiğimiz ve ömür boyu farklı maskeler ardında yeniden bulmaya çalıştığımız o kadim duygu.

İLK YURT, İLK GÜVEN
Bu yoğun üç gün, beni rahim üzerine yapılan o derin konuşmalara geri götürdü. Rahim, biyolojik olarak hepimizin ilk evidir. Ancak insan hayatındaki hükmü yalnızca biyolojiyle sınırlı değildir. Rahim, insanın ilk çevresi, ilk korunaklı alanı, ritmini bulduğu ilk yerdir. Dışarıdan bakıldığında son derece sıradan ve doğal görünen bu gerçek, aslında insan deneyiminin en temel katmanına işaret eder:
- Rahimde açlık yoktur.
- Rahimde performans baskısı yoktur.
- Rahimde rekabet yoktur.
- Kabul görmek için çaba harcamak, maskeler takmak gerekmez.
Yani var olmak yeterlidir. İnsan, hayatında ilk ve belki de son kez orada, hiçbir şey yapmak ya da kanıtlamak zorunda kalmadan, sadece “olduğu için” değerlidir. Bugün dönüp baktığımda, modern hayatın içinde peşinden hırsla koştuğumuz birçok şeyin altında bu ilkel ihtiyacın yattığını net bir şekilde görebiliyorum. Çoğu zaman sevgi, takdir ya da büyük başarılar aradığımızı sanıyoruz. Oysa o süslü arzuların altında çok daha eski, çok daha çıplak bir özlem çalışıyor o da güvende olmak. Güven duygusu, insanın hayatındaki en görünmez ama en belirleyici temel taştır. Bir insanın kendisini ne kadar başarılı veya ne kadar sevildiğini hissetmesinden önce, bu dünyada ne kadar güvende hissettiği önemlidir. Ne kadar görünür olduğundan önce ne kadar “var olabildiği” önemlidir.
Hiçbir dönem bugünkü kadar bağlantıda, bugünkü kadar görünür ve birbirimize bir tık uzakta olmamıştık. Ve ironiktir ki hiçbir dönem kendimizi bu kadar güvensiz ve yalnız hissetmemiştik. Çünkü insanın asıl ihtiyacı, yargılanmadan var olabileceği bir alan.

KENDİNİ TAŞIMAKTAN YORULMAK
Son yıllarda “İnsanlar neden bu kadar yoruluyor?” sorusu üzerine her düşündüğümde kendimi hep aynı kapıda buluyorum. İnsanlar çalışmaktan, fiziki emek harcamaktan yorulmuyor. İnsanlar sürekli kendilerini taşımaktan yoruluyor. Sürekli kendini açıklamaya çalışmaktan, doğru anlaşılmak için çabalamaktan, yeterli olduğunu, değerini, rüştünü ispat etmek zorunda kalmaktan…
Bütün bunlar görünürde ikili ilişki krizleri gibi duruyor. Ama o üç günlük yoğun deneyimde biraz daha derine, derinin de altına indiğimizde başka bir gerçekle yüzleşiyoruz: İnsan aslında yeni bir ilişki aramıyor; kendisine yer açılabilecek, genişleyebileceği bir alan arıyor. Bazı insanların yanında saatler geçirirsiniz, sizi överler, göklere çıkarırlar ama masadan kalktığınızda sırtınız ağrır, ruhunuz tükenmiştir. Bazı insanların yanında ise yalnızca birkaç dakika sessizce oturursunuz ve bedeninizin gevşediğini, omuzlarınızın düştüğünü hissedersiniz. Sizi kusursuz buldukları için değil; sadece yanlarında kendinizi savunmak zorunda kalmadığınız için. Varlığınız için bir gerekçe, bir pasaport üretmeniz gerekmez. Olduğunuz halinizle, öylece durabilirsiniz. İşte güven, tam olarak böyle hissettiren bir şey.
BEDENİN HAFIZASI VE GEÇMİŞİN YANKISI
Çalışmalar boyunca Freni’nin sık sık vurguladığı beden hafızası kavramı, zihnimdeki taşları yerine oturttu. İnsan zihni rasyoneldir; olayları unutabilir, isimleri silebilir, yılları birbirine karıştırabilir. Hayat değişir, hikâye başkalaşır. Ama beden, her şeyi çok farklı bir arşivde saklar.
Bir ses tonunu, keskin bir bakışı, bir terk edilişin soğukluğunu, bir dışlanma anını, yüzü kızartan o utancı ya da tam tersi, korunmuşluk hissini ve güveni… Beden bunları dosyalayıp rafa kaldırmaz. Beden bunları yaşar. Ve yıllar sonra hiç ummadığınız bir anda, başka bir odada, başka bir insanın kurduğu sıradan bir cümlenin içinde o duyguyu yeniden hatırlar. Bu yüzden bazen yaşadığımız güncel olayların boyutuyla, içimizde kopan fırtınanın büyüklüğü birbirini tutmaz. Ufak bir eleştiri tüm günümüzü mahvedebilir. Kısa bir sessizlik içimizi bir mengene gibi sıkıştırabilir. Küçük bir ihmal bizi anında çocukluğumuzun o çaresiz odasına fırlatabilir. Çünkü beden yalnızca “bugünü” yaşamaz; geçmişin tüm yankılarını sırtında taşıyarak yürür.
EVE DÖNMEK
Belki de bu yüzden insan, ömrünün büyük bir kısmını “eve dönmeye” çalışarak geçiriyor. Fakat buradaki trajik sorun şu ki; dönmeye çalıştığımız yer çoğu zaman tuğlalardan yapılmış fiziksel bir ev değil. Bir duygu. Bir his. Bir bütünlük hâli.
Bu evi bazen bir aşkta arıyoruz, bazen kariyer basamaklarında, bazen doğurduğumuz çocuklarda, bazen inançta, bazen de aidiyet hissettiğimiz bir toplulukta. Oysa insanın aradığı şey coşkulu bir mutluluk da değil. Mutluluk gelip geçici, uçucu bir kimya değil mi? İnsan daha köklü, daha derinde duran bir çapa arıyor: Kendisiyle kavga etmediği, kendisini taşımak zorunda kalmadığı, kendisinin dünyaya yük olmadığı bir yer. Belki de cennet dediğimiz şey, hiçbir eksikliğin olmadığı bir ütopya yerine kendini eksik hissetmediğin o mutlak kabul anıdır.
Hayatımızın büyük bölümü “Yeterince başarılı değilim, yeterince sevilmiyorum, yeterince değerli değilim” cümleleriyle savaşarak geçiyor. Fakat bu üç günlük deneyimin sonunda anladım ki, insanın kendisiyle kurduğu o sert ilişki yumuşamaya başladığında dışarıdaki dünya sihirli bir şekilde değişmiyor. Sorunlar, kayıplar, faturalar, kavgalar olduğu yerde duruyor. Ama içerideki o amansız savaş yavaşlıyor. Olgunlaşmak da biraz buna benziyor sanırım: Hayatı tamamen kusursuz kılmak yerine kendinle savaşmayı bırakmak.

HATIRLAMA BİÇİMİ
Üç günün sonunda cebimde kesin bir cevap yok. Ama artık çok iyi bildiğim bir şey var: İnsan bazen bir manzaraya bakarken, bazen sevdiği birinin omzunda sessizce otururken bazen de odada hiçbir şey olmuyorken aniden derin, ciğerlerini dolduran bir nefes alıyor. O anlarda dünyanın sorunları çözülmüyor, geçmiş silinmiyor. Ama birkaç saniyeliğine, insanın içinde çok eski, çok tanıdık bir şey yerine oturuyor. Sanki beden, uzun zamandır hasretini çektiği o ilk eve yeniden dokunuyor. İçerideki tüm alarm sistemleri, “güvendesin” sinyaliyle kısa süreliğine susuyor. İnsan mücadele etmeyi bırakıyor.
Sanki cennet bir mekân yerine bir hatırlama biçimi. İnsanın kendisini tehdit altında hissetmediği o en eski, en saf hâlini yeniden hatırlaması. Kendisiyle, dünyayla ve varlığıyla barışması. Ve tüm bu yorucu hayat yolculuğu sanırım kaybettiğimizi sandığımız ama aslında hep içimizde, bedenimizin bir kıvrımında saklı duran o duyguyu yeniden bulma çabasından ibaret.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

