NPC’likten çıkış, otomatik pilottan çıkıştır. Kendimizle ve yaşamla ilgili daha derin ve bilinçli bir farkındalığa uyanmaktır. Dolayısıyla bu hem içsel hem de dışsal bir süreci ifade eder. Yani hem içsel dünyamızı farkındalıkla deneyimlemeyi, duygularımızı ve düşüncelerimizi fark ederek yaşamayı; hem de dış dünyayı olabildiğince objektif görmeyi, sorgulamayı ve koşullandırıldığımız şekliyle değil farkındalıkla karar vermeyi içerir. Ne var ki, dış sorgunun olabilmesi için bir dereceye kadar iç gözlem şarttır. Çünkü kişinin kendisi üzerine eleştirel düşüncesi yoksa, objektif bir analiz yetisinden de söz edilemez.
Bireysel Çıkış
Kişisel olarak otomatik pilottan çıkmanın tek yolu öz farkındalıktır. Bunun yoluysa iç gözlem; yani kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızı gözlemleme becerisidir. Ancak bu, zorlu ve herkesin bakmaya cesaret edemeyeceği bir karanlığı temsil eder. Çünkü burası gölgelerimizin saklandığı yerdir; en karanlık ve en acımasız sesimiz, en çok da kendimize, buradan yükselir. Oraya bakmak zordur. Ne var ki, özgürleştirici olan doğum burada saklıdır.

Gölgelerimiz, onlarla yüzleşmediğimizde, zamanla kişiliğimiz haline gelen alışkanlıklar halini alır. Ve biz farkında olmasak da yaşadığımız birçok döngünün yaratıcısı burasıdır. Biz, çoğu zaman bu döngüsel sorunların kaynağını dışarıya bağlarız. Vicdanımızın ve bilinçli farkındalığımızın ulaşamayacağı yerlere saklarız. Suçu, sorunu hayata ve diğer insanlara atar; kendimize düşen payı, onları var eden gölgelerimizin ardına saklarız; örn. yetersizlik, değersizlik, kıskançlık, kibir, utanç, terk edilme korkusu, onaylanma ihtiyacı, mükemmeliyetçilik, tembellik, özgüvensizlik, öz-nefret… Onları kişiliğimizle entegre etmez, sanki bunlar bize ait duygular değilmiş, bu tip şeyler bizde barınamazmış gibi davranırız. Halbuki bunlar hemen herkeste az çok var olan ve fakat pek azının kendine itiraf edebildiği “zayıflıklardır.”. Davranışlarımızın altında yatan bu motivasyonları fark edip kişiliğimize entegre ettiğimizdeyse, yaşamımız otomatik pilottan çıkmaya başlar. Bizi huzursuz eden şeylerden eskisi kadar tetiklenmemeye başlarız. Tepkiselliğimiz, zarar verici hırslarımız, endişelerimiz, korkularımız, bağımlılıklarımız, acı verici döngüler ve kendimize acımasızca yüklendiklerimiz hafiflemeye başlar. Bunlar bir anda yok olmaz, fakat içimizde olup bitenlerin farkında olduğumuzda otomatiklik yerine bilinçli karar vermeye başlarız. “Gerçekten böyle davranmama gerek var mı?”, “Bu sefer farklı davransam nasıl olur?”, “Bu düşüncem gerçek mi, yoksa geçmişten gelen bir alışkanlık mı?” gibi soruları sordukça zihnimizin ve hayatımızın kontrolünü ele alırız.

Matrix filminde öz farkındalığın, otomatik yaşam ya da NPC’lik ile bağlantısını görebiliriz. Matrix’te ajanların zihinlerine girebildiği ve kontrol edebildiği insanlar kendi içiyle teması olmayan kişilerdir. Bilinci otomatik pilotta olan, kimliğini dış dünyaya bağlayan, kendine dair bilgiye sahip olmayanlardır. Kahinin kapısının girişinde yazan “Temet Nosce (Kendini Bil)” yazısı, yalnızca sistemi ve bize öğretilen gerçeği sorgulamayı değil; aynı zamanda içsel uyanışı, korkularla yüzleşmeyi ve kendi öz gerçeğimizle temas etmeyi temsil eder.
Gölgeler ve İlişkiler
Genelde vicdani yönden yoksun davranışlarımızın sebebi bilgisizliğimiz ya da gölgelerimizdir. Bilgisizlikte birisine yaptığımız yanlışın farkında olmayabiliriz ve yaşattığımızı fark edince vicdan hissini deneyimleyerek bu yanlıştan vazgeçebiliriz. Ancak gölgelerimizden kaynaklanan yanlışlarımızdan vazgeçmemiz zordur, çünkü bunlar kör noktalarımızda yer alır. Bu tip davranışlarımızı genellikle önemsizleştirir, karşı tarafı suçlar ya da hiç görmeyiz. Çoğunluk için geçerli olan vicdani körlük de budur.
“Gölge kabul edilmediğinde dışarıya zarar olarak çıkar; kabul edildiğinde ise bilinç haline dönüşür.”
Biz gölgelerimizi görüp kabul ettikçe; bir başkasına, küçük ya da büyük, zarar verebilecek herhangi bir şey yapabilme ihtimalimiz azalır. Çünkü gölgeyle temas, bizim kendi karanlığımızı başkasına yansıtma ihtiyacımızı azaltır. Çoğu zaman birine yaptığımız haksızlık — hırsızlık, dedikodu, iftira, aldatma, küçümseme, itibarsızlaştırma, manipülasyon, dışlama, duygusal sömürü, pasif agresif davranışlar ya da başarıyı sabote etme gibi — aslında karşı tarafla değil kendi içimizde taşıdığımız hislerle ilgilidir. Bunları bir başkasına zarar vermek için değil, kendi içimizdeki rahatsızlıktan kaçınmak için yaparız. İçsel olarak adaleti, dengeyi sağlamaya çalışırız. Ancak ironik olarak bu, her zaman aynı döngüde kalmamıza yol açar. İnsanlar ve olaylar değişir fakat her zaman kaçındığımız duyguyu daha fazla hissederken buluruz kendimizi. Çünkü bize en başta huzursuzluk veren o tarafı görmek, karanlığımızın gözlerine bakıp kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, bu döngülerden çok daha korkutucu görünür. Halbuki bu, sürekli bir gerilimdir. Gerçek adaleti ve kalıcı rahatlamayı sağlayan şey, suni bir eşitlik beklentisinden uzaklaşmak ve yalnızca kendimizde iyileştirebileceklerimize odaklanmaktır. Yeri geldiğinde yetersiz, bilgisiz, güçsüz, özgüvensiz, önemsiz, kontrolcü, kıskanç, korkak, yalnız, duygusal ya da duygusuz olabileceğimizi kabul etmektir. Genellemeden uzak bir üslupla, tüm aydınlıkların ve karanlıkların da bizde varolduğunu hatırlayarak kendimizle konuşan iç sesimizin tonunu duymaktır. O sesi gerekiyorsa yumuşatmak ve her sözüne inanmayıp kendimizi daha yakından tanımaya çalışmaktır. Ve elbette ki, çoğu zaman unutsak da hayatımızda, kendimizde şükredebileceklerimizi sık sık kendimize hatırlatmaktır.

Kendimizle yüzleşmemiz zordur. Nitekim yaşamımızın hiçbir yerinde bize kimse bunu yapmamız gerektiğini söylemez. Aksine, mevcut düzenimiz bu sosyal örüntüleri yaratır. Öz farkındalık ve içsel yaşamı değil; dış dünya ve onun yapay yaratımlarını, yüzeysel görünümlerini önemli kılar.
Sistem
Ruhsal evrim doğal bir süreçtir. Ancak yaşadığımız dönemin kurguladığı sistem, ruhsal evrimimizi doğrudan etkiler. Ona katkı sağlayabilir ya da onu geriletebilir. Geçen dönemin kodları; insanı belirli sınıflara ayırarak kontrolü ve düzeni sağlamak üzerineydi. Yönetici ve alt sınıfın/şirketlerin ve insanların çıkarlarının birbiriyle çakıştığı, gizli hiyerarşik bir yapıydı. Çarkın dönmesi için bir insan ömrünün neredeyse tamamını fayda ve anlam bulamadığı bir işte çalışmak zorunda bırakan bir borçlandırma, vergilendirme ve yetersizlik hisleri üzerine inşa edilmiş bir düzendi. Ruh değil maddenin merkez alındığı, özlerin değil egoların konuştuğu; eşitliğin değil üstünlüğün, birleşmenin değil ayrışmanın, bolluğun değil kıtlığın pekiştiği suni bir ekosistemdi.
Bu süreçte, tinsellik zihinle savaştırıldı ve olması gereken dengenin yerini tek yönlü gelişim aldı. İnsanın özüne dair bilgiler ve hayatın metafiziksel doğası, materyalizmin aşırı yükselişiyle unutuldu; evrensel bilgiler yakıldı, saklandı ve çarpıtıldı. Bunları araştırma, tartışma konusu yapmak dahi ötekileştirilmeyle cezalandırıldı ve dayatılmış otosansürle bilgi, doğasına aykırı biçimde, kendi kendini baskıladı. Korku temelli dinsel dogmalar, ruhu ve ruhsal deneyimleri reddetmek; doğal olarak yaşamla ve yaratıcı özle bağ kurabilmemizin de önü tıkadı. Maddeye olan aşırı düşkünlük, doğadan kopuş, ruhaniyetin yok edilip nefsaniyetin normalleştirilmesi ile küremizin tamamına yayılan adaletsizlik, eşitsizlik, suçlar, bağımlılıklar, hastalıklar ve durmayan savaşlar tartışmaya kapalı normaller halini aldı.

Sistemimiz, uzun zamandır bize içe dönmeyi değil dışarının onayına bağımlılığı, sorgulamayı değil ezberlemeyi, yaratıcılığı değil itaat etmeyi öğretti. Belirlenmiş kalıplara girmemizi, özgür olmayıp “özgürmüş” gibi, özgün olmayıp “özgünmüş” gibi hissetmemizi istedi. Ve ürettiğinden çok tüketen insanlar yarattı. ‘Uzmanları’ kitaplarında, insanı evrenden ve doğadan kopuk, iradesiz, ruhsuz, amaçsız, gelişmiş maymunlar olarak yazdı. Önemli konferansları; insan hakları, eşitlik ve adaletten bahsetti, fakat hiçbirine çözüm yaratmadı. İnsan odaklılık dendi, şirket odaklı hareket edildi. Sürdürülebilirlik dendi, doğal kaynakları yok edecek teknolojileri destekledi. Bu; söylediği ile yaptığı birbiriyle çelişen, eyleme geçmek yerine söylem üreten, insan doğasına zıt, ufak zümrelerin bireysel çıkarlarından öteye gidemeyen hedeflere sahip bir sistemdi. Fakat iyi haber şu ki, büyük dönüşümlerin içindeyiz. Ve zaman hızlandı. Bildiğimiz anlamda her şeyi değiştirecek teknolojilerle sistemimizi yeniden inşa ediyoruz. Seçimlerimizle ya tekamül edecek, birleşecek ve özgürleşecek ya da yeniden sular altına gömüleceğiz.

Biz kendimizi çok maddesel ya da NPC gibi görüyor olabiliriz. Fakat yalnızca mevcut sistem, bizi buna mecbur ediyor olabilir. Özümüze uygun olan bir sistem, bireyleşmemize katkı sağlarken; bütünün değil bireylerin çıkarını gözeten bir sistem, bize daha çok NPC nitelikleri yükler. Bunun insan hayatındaki yansıması şudur: doğayla ve kendi doğasıyla bağı olmayan, sorgulamayan, üretmeyen, yaşamdaki değeri sistem için işlevselliği ile ölçülen, yalnızca fiziksel ve egosal tatminin hakim olduğu, düşük frekanslı bir varoluş hali. Çünkü sonsuz tüketim ve kolay yönetim ancak böyle mümkün olabilir. Ancak otantikliği ve insanın zihinsel, fiziksel, ruhsal ve duygusal dünyasını önemseyen bir düzen, zümrelere değil insanlığa hizmet eder. İnsanın pozitif yaratımına ve hayatı deneyimlemesine imkân verecek şekilde enerji, zaman ve kaynak paylaşımı yapar. İnsandan enerji, kaynak ve zaman çalmak yerine. Ancak böyle bir sistemde, dayatılana değil özümüze ve doğaya uygun yaşamamız mümkün olabilir. Ruhu geri plana itmeden; açık, yaratıcı, özgür, bilinçli ve barışçıl olmamız mümkün olabilir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

