KENDİMİ BUNCA SENE YANLIŞ TANIMIŞIM
Farkındalık

Kendimi Bunca Sene Yanlış Tanımışım

Uzun yıllar boyunca DEHB denildiğinde aklıma gelen görüntü, toplumun büyük çoğunluğunun zihnindekiyle aynıydı. Yerinde duramayan, ders sırasında sürekli dikkati dağılan, eşyalarını kaybeden, ödevlerini tamamlayamayan ve dışarıdan bakıldığında hareketliliği hemen fark edilen çocuklar… Böyle bir tabloya baktığımda kendimi onun içinde hiç göremiyordum.

Hayatım düzenliydi. Ajandalar kullanıyor, teslim tarihlerine yetişiyor, akademik hayatımı sürdürüyor ve çevremden çoğu zaman “disiplinli” olduğuma dair geri bildirimler alıyordum. Bu yüzden yıllarca yaşadığım güçlüklerin başka bir açıklaması olması gerektiğini düşündüm. Çünkü zihnimde olup bitenlerle insanların DEHB diye anlattığı şey arasında büyük bir mesafe vardı.

DEHB Gerçekten Nedir?

DEHB Gerçekten Nedir?

Tanı aldıktan sonra geriye dönüp hayatıma yeniden baktığımda beni en çok şaşırtan şey, yaşadığım belirtilerin aslında hep orada olduğunu fark etmekti. Değişen zihnim değildi; değişen, ona bakma biçimimdi. Yıllarca kişilik özelliğim sandığım birçok davranışın, beynimin çalışma biçimine uyum sağlamak için geliştirdiğim çözümler olduğunu gördüm.

Düzen sevgisi sandığım şey, çoğu zaman dağılmamak için kurduğum sistemlerden ibaretti. Mükemmeliyetçilik olarak tanımladığım davranışlarımın önemli bir kısmı hata yapma korkusundan besleniyordu. Plan yapmak benim için bir tercih değil, zihinsel yükü taşıyabilmenin yollarından biriydi.

Toplumda DEHB hâlâ büyük ölçüde davranışlar üzerinden tanımlanıyor. Bu nedenle tanıyı alan ya da almayan birçok yetişkin, yıllarca kendisini bu tanımın dışında görüyor. Oysa günümüzde nöropsikoloji ve nörogelişim alanındaki çalışmalar, DEHB’in yalnızca davranışlardan ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Bugün biliyoruz ki mesele dikkatin eksik olması değil, dikkatin nasıl yönetildiğiyle ilgili. Beynin hangi uyarana öncelik vereceğini belirleyen sistemlerdeki farklılıklar, gündelik yaşamı düşündüğümüzden çok daha derinden etkileyebiliyor. Bu yüzden birçok uzman artık DEHB’i “dikkat eksikliği” olarak değil, dikkatin düzenlenmesindeki güçlük olarak açıklamayı tercih ediyor.

Sorun Dikkatim Değildi

Sorun Dikkatim Değildi

Bu ayrım ilk bakışta küçük gibi görünse de DEHB’i anlamanın en önemli anahtarlarından biridir. Çünkü “dikkat eksikliği” ifadesi, sanki kişi hiçbir şeye odaklanamıyormuş gibi yanlış bir izlenim oluşturur. Oysa DEHB’li bir birey bazen saatler boyunca tek bir konunun içinde kaybolabilir. İlgi duyduğu bir araştırmayı sabaha kadar sürdürebilir, yaratıcı bir projeye bütün enerjisini aktarabilir ya da zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyecek kadar derin bir odaklanma yaşayabilir. Buna karşılık birkaç dakikada tamamlanabilecek sıradan bir e-postayı yazmak, randevu almak ya da ertelenmemesi gereken basit bir işi başlatmak beklenmedik ölçüde zorlaşabilir.

Başka biri açısından bu durum çelişkili görünür. Oysa çelişkili olan şey, beynin motivasyonu ve dikkati yönetme biçimidir. Bu farklılığın merkezinde dopamin sistemi yer alır. Dopamin çoğu zaman yalnızca “mutluluk hormonu” olarak anlatılır oysa beynin çalışma düzenindeki rolü bundan çok daha geniştir. Bir işe başlamayı, başladığımız işi sürdürmeyi, ödülü öngörmeyi ve çabayı devam ettirmeyi sağlayan temel nörokimyasal sistemlerden biridir. Nörotipik bir beyin, yapılması gerektiği için bir göreve başlayabilir. DEHB’li bir beyin ise çoğu zaman ilgiye, yeniliğe, meraka ya da aciliyet hissine ihtiyaç duyar. Bu nedenle son teslim tarihine birkaç saat kala ortaya çıkan yoğun üretkenlik, dışarıdan “baskı altında daha iyi çalışıyor” şeklinde yorumlanabilir. Oysa yaşanan şey, beynin sonunda ihtiyaç duyduğu motivasyon sinyalini almış olmasıdır.

Ben de uzun yıllar bunu irade meselesi sandım. Bir gün saatlerce aralıksız çalışabiliyorsam ertesi gün neden aynı masaya oturamadığımı kendime açıklayamıyordum. Bitirdiğim işler bana güven vermiyor, aksine bir sonraki kez aynı performansı gösterememe kaygısını büyütüyordu. Çünkü insan yaşadığı güçlüğün adını bilmediğinde açıklamayı çoğu zaman karakterinde arıyor. Kendini düzensiz, tembel, iradesiz ya da yetersiz sanıyor. Oysa sorun, beyninin dünyayla kurduğu ilişkinin bugüne kadar doğru anlatılmamış olmasıydı.

Peki O Zaman DEHB'li Bir Beyin Nasıl Çalışıyor?

Peki O Zaman DEHB’li Bir Beyin Nasıl Çalışıyor?

DEHB’yi anlamaya çalışırken yıllarca yaptığımız en büyük hata, yaşanan güçlükleri yalnızca davranışlar üzerinden değerlendirmek oldu. Dışarıdan görünen tabloya bakıp bir sonuca varmaya çalıştık. Oysa davranış, beynin içinde olup bitenlerin yalnızca görünen kısmıdır. Aynı davranışın altında bambaşka nedenler yatabilir. Bir kişinin bir işi sürekli ertelemesi gerçekten istemediği anlamına gelmeyebilir. Randevusuna geç kalması zamanı önemsemediğini göstermez. Eşyalarını unutması da umursamaz olduğu anlamına gelmez. Bütün bunları doğru yorumlayabilmek için davranıştan önce, o davranışı ortaya çıkaran sistemi anlamak gerekir.

İşte bu sistemin merkezinde yürütücü işlevler yer alır. Günlük hayatta çoğu zaman fark etmeden kullandığımız bu zihinsel beceriler, beynimizin yönetim merkezi gibidir. Bir işe ne zaman başlayacağımıza, hangi işi önce yapacağımıza, dikkatimizi ne kadar sürdüreceğimize, bir planı nasıl uygulayacağımıza ve başladığımız işi nasıl tamamlayacağımıza büyük ölçüde bu sistem karar verir. Sabah uyandıktan sonra hazırlanıp evden çıkmak bile onlarca yürütücü işlevin aynı anda çalışmasını gerektirir. Öncelikleri belirlemek, zamanı hesaplamak, gerekli eşyaları hazırlamak ve dikkati dağılmadan süreci tamamlamak… Çoğumuz bunları otomatik yaptığımızı düşünürüz. Aslında beynimiz her saniye karmaşık bir organizasyon yürütmektedir.

DEHB’de yaşanan güçlük de tam da budur. Sorun ne zekâ eksikliğidir ne de öğrenme kapasitesi. Güçlük, sahip olunan bilgiyi her zaman istenilen anda davranışa dönüştürememektedir. Kişi ne yapması gerektiğini bilir, çoğu zaman nasıl yapacağını da bilir. Buna rağmen başlaması, sürdürmesi ya da tamamlaması beklenmedik ölçüde zorlaşabilir. Bu yüzden DEHB’lilerin sık kurduğu cümlelerden biri şudur:

“Ne yapacağımı biliyorum ama yapamıyorum.”

Bu cümleyi ilk duyduğumda yıllardır zihnimde dolaşan ama bir türlü ifade edemediğim bir düşüncenin kelimelere dökülmüş hâliyle karşılaşmış gibi hissettim. Çünkü benim yaşadığım sorun bilgi eksikliği değildi. Tam tersine çoğu zaman gereğinden fazla araştırıyor, plan yapıyor, hazırlık yapıyordum. Yapacağım sunumun içeriğini defalarca gözden geçiriyor, önemli bir toplantıdan günler önce zihnimde olası senaryoları canlandırıyor, yazacağım metin için onlarca kaynak okuyordum. Bugün biliyorum ki bu hazırlıkların önemli bir bölümü, zihnimdeki yükü yönetebilmek için yıllar içinde geliştirdiğim telafilerdir.

Ajandam İkinci Beynimdi

Ajandam İkinci Beynimdi

Çalışma belleği, bilgiyi kısa süreliğine zihinde tutup onun üzerinde işlem yapmamızı sağlayan bilişsel bir sistemdir. Bir telefon numarasını çevirecek kadar akılda tutmak, markette alınacak birkaç ürünü unutmadan dolaşmak ya da biri konuşurken söylediklerinin ilk kısmını hatırlayarak devamını anlamlandırmak çalışma belleğinin günlük yaşamdaki örnekleridir.

DEHB’de bu sistem her zaman aynı verimle çalışmayabilir. Bu nedenle kişi çok iyi bildiği bir bilgiyi o an hatırlayamayabilir, odadan neden çıktığını unutabilir ya da konuşmanın ortasında söylemek istediği şeyi kaybedebilir. Bu durum çoğu zaman dikkatsizlik olarak yorumlanır. Oysa sorun dikkat etmek istememek değil, bilgiyi gerektiği kadar zihinde tutamamaktır. Bu nedenle birçok DEHB’li, dış dünyaya kendi çalışma belleğinin uzantıları olan sistemler kurar. Ajandalar, renkli notlar, telefon hatırlatıcıları, takvim uygulamaları, yapılacaklar listeleri, masanın üzerine bırakılan küçük kâğıtlar… Bunların önemli bir kısmı yalnızca planlı insanların tercihleri değildir. Çoğu zaman beynin içeride yapmakta zorlandığı organizasyonu dışarıya taşımanın yollarıdır. Ben de uzun yıllar bunu karakterimin bir parçası sandım. Düzen kurmayı sevdiğimi düşünüyordum. Oysa bugün biliyorum ki ajandam zihnimin taşıyamadığı yükün bir kısmını benim yerime taşıyordu.

Ben Neden Kendimde Bunu Yıllarca Göremedim?

Ben Neden Kendimde Bunu Yıllarca Göremedim?

Toplumun DEHB’i tanıma biçimi büyük ölçüde çocukluk dönemindeki belirgin davranışlar üzerinden şekillendiği için, bu kalıbın dışında kalan birçok kişi yıllarca görünmez kalıyor.

Özellikle kadınlarda durum daha da karmaşık hâle geliyor. Çünkü kız çocukları küçük yaşlardan itibaren düzenli olmak, uslu davranmak, sorumluluk almak ve çevrenin beklentilerini karşılamak üzerinden değerlendiriliyor. Bu nedenle birçok kız çocuğu yaşadığı güçlüğü dışarıya yansıtmak yerine onu telafi etmeyi öğreniyor. Zamanla bu mekanizmalar o kadar doğal hâle geliyor ki kişi bunları kişiliğinin bir parçası sanmaya başlıyor.

“Başkalarının doğal yollarla yaptığı birçok şey, sizin için sürekli yönetilmesi gereken bir sürece dönüşür.”

Ben de uzun yıllar düzenli biri olduğuma inandım. Oysa bugün biliyorum ki o düzen, zihnimin dağılmasını önlemek için yıllar içinde kurduğum bir güvenlik sistemiydi. Hayatım boyunca bana sık sık “Ne kadar planlısın.”, “Her şeyi ne güzel organize ediyorsun.” ya da “Sen zaten çok disiplinlisin.” denildi. Oysa kimse, bir toplantıya geç kalmamak için saatler öncesinden zihinsel hazırlık yaptığımı, önemli bir işi unutmamak için aynı notu farklı yerlere yazdığımı ya da sıradan görünen bir görevi tamamlayabilmek için bazen saatlerce kendimle mücadele ettiğimi bilmiyordu. Kendimce geliştirdiğim yöntemler uzun süre işe yaradığı için ben de yaşadığım güçlüğü fark edemedim. İnsanlar gördükleri sonuca bakarak beni değerlendirdi, ben de kendimi aynı ölçütle değerlendirdim. Fakat görünür başarının görünmeyen bir maliyeti vardı. Günün sonunda yapılan işten çok, o işi yapabilmek için harcanan zihinsel çaba yoruyordu.

Bugün kadınlarda DEHB üzerine yapılan çalışmaların önemli bir kısmı tam da bu noktaya dikkat çekiyor. Pek çok kadın belirgin hiperaktivite belirtileri göstermediği için çocuklukta değerlendirme sürecine hiç girmiyor. Bunun yerine uyum sağlamayı, eksiklerini kapatmayı ve hata yapmamak için kendini sürekli kontrol etmeyi öğreniyor. Bu nedenle “başarılı”, “sorumluluk sahibi” ya da “mükemmeliyetçi” olarak tanımlanan bazı özellikler, aslında geliştirilen telafi mekanizmalarının bir sonucu olabiliyor. Benim hikâyemde de dönüm noktası tam olarak buydu.

Bunların her birini yıllarca ayrı ayrı açıklamaya çalışmıştım. Oysa hepsi aynı hikâyenin farklı cümleleriymiş. Hayatım boyunca eksik olan şey iradem değildi. Eksik olan, yaşadığım deneyimi açıklayacak doğru çerçeveydi. İnsan kendini yanlış bir ölçütle değerlendirdiğinde yıllarca yanlış sonuçlara ulaşabiliyor. Ben de daha çok plan yaparsam, daha çok çalışırsam ya da kendimi biraz daha zorlarsam bu güçlüklerin ortadan kalkacağını düşündüm. Oysa zihnimi asıl yoran şey, neden bu kadar çabalamak zorunda kaldığımı bilmemekti.

Tanı almak, yıllardır kendime yönelttiğim birçok suçlamanın yerini anlamanın almasıydı. Ve belki de ilk kez, kendime yanlış sorular sormayı bırakmamdı.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Aslı Yirsutimur
Aslı Yirsutimur, iletişim, yazarlık ve içerik stratejisi alanlarında çalışan bir içerik editörü ve yazardır. Kişisel gelişim, psikoloji, kültür ve dijital dönüşüm ekseninde; yüzeysel motivasyon dilinin ötesine geçen, düşünsel derinliği olan metinler üretir. Yazılarında bireysel deneyim ile toplumsal bağlamı birlikte ele alır; çağdaş insanın duygusal, zihinsel ve iletişimsel meselelerini eleştirel bir perspektifle inceler. Dijital içerik üretimi, editoryal kurgu ve anlatı dili üzerine çalışmakta; farklı mecralar için nitelikli ve sürdürülebilir içerik modelleri geliştirmektedir.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.