Sırları olan anneler ve kızları için bir öykü
Edebiyat

Sırları olan anneler ve kızları için bir öykü

Bu öykü, ortağım Serda Kranda Kapucuoğlu’nun 6 Kelime Öykü Atölyesinde yazıldı.

Kayahan’ın ölümünün hayatımı bu kadar etkileyeceğini nerden bilebilirdim ki? Nicedir duymuyordum onu. En büyük hayranı annem de dinlemiyordu bir süredir. Sesini, şarkı sözlerini, bir zamanlar görüp de çok beğendiğim ilk kızını, bu kız onda ne buldu dediğimiz damadını, magazine düşen vokalisti ile evleniyor haberlerini, sonra nikahlarını, Nilüfer ile dargınlıklarını… Hiçbiri aklımın ucundan bile geçmemişti yıllardır. Ben nasıl Kayahan’ın hayatında hiç olmamış biriysem Kayahan da benim hayatımda olmamış gibi olmuştu.

Ancak onun bana geri dönüşü öldüğü gün değil, ondan üç gün öncesine denk geldi. Yine uzun bir mart ayının son günlerinde gidip şu evi havalandırayım demiş, annemin tüm itirazlarına rağmen bir sabah erkenden arabama atlayıp yazlığın yolunu tutmuştum. Annem her sene ilk gidişimizin birlikte olmasını istese de ben bütün bir yaz boyunca sahip olamayacağım o yalnız bir haftanın tadını çıkarmak istiyordum. Bunu anneme doğrudan söylersem üzülür diye, sen yorulma, önden çok iş yapıyorum diyordum. Biraz doğruluk payı olsa da ben daha çok verandada sakince oturup uzaklara bakıyor, biraz kitap okuyor, biraz evin arkasında yükselen ve yapısı itibariyle yeni ev inşa edilmesine izin vermeyen tepelere doğru yürüyor ve gün batımında da içeri girip elektrik sobasını yakıyor, köye hâkim penceremizin önünde mutlaka en az bir kadeh cin tonik içiyordum. Bu sefer de planım buydu.

Beş saat direksiyon salladıktan sonra kasabanın pazarından ekmek, peynir, zeytin, domates ve yeşillikler almış, yokuşun başına gelip de tepede tek başına, bana sahibini bekleyen bir kedi hissi veren evimizi görünce heyecanlanmıştım. Kuzey Ege’nin sert rüzgarları hala ısırıyordu. Hızlıca eve girmiş, ortalığa şöyle bir göz atıp her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olduktan sonra çay demleyip elektrik sobasının karşısında ayaklarımı uzatmaya karar vermiştim. Nasıl oldu bilmiyorum, içimden bir ses bu sefer gerçekten bir şeyler yapmamı, mesela bodrum katı havalandırıp temizlememi, annemin boş yere gidiyorsun iddialarını çürütmemi fısıldadı. Nasıl da yorgundum! Bedenim yatıp uyumak, zihnim keyifle kitap okumak isterken nerden çıkmıştı bu dürtü şimdi? Nasıl da soğuktur şimdi aşağısı? Havanın kararmaya başlamasına henüz iki saat vardı. Bu da bana en o kadar çalışma imkânı verecekti. İstesem de uzatamazdım çünkü depoda elektrik yoktu. Sabah başlamaktan iyidir, şöyle bir bakar çıkarım biter gider diye diye giyindim, portmantodan paslanmış anahtarı alıp çıktım bahçeye, evin arkasına dolandım. Bodrum kata inen merdivenleri bile otlar sarmıştı. Geçen kış çok yağmurluydu demek, bizim bahçe de nasibini almıştı. Bizim ot bürümüş dediğimiz yeşil coşkunluk hali içimi ürpertiyordu. Kapı gacur gucur konuşarak açıldı. Yoğun rutubet kokusu adeta bir hırsız gibi beni kenara savurup dışarı fırladı.

Vaz mı geçsem?

Gözlerim alışana kadar kapıda kararsız durdum. Ne çok kutu vardı. Annem tam bir arşivciydi. Her şeyi saklar, başlarına gelebilecek aksiliklere karşı da mutlaka önlemini alırdı. Hiçbir kutu karton değildi, özel kesim takozların üzerinde duruyor, duvara da dayanmıyordu. Aslında her şey düzgündü, ne yapıp da annemi mutlu edecektim ki? Onun hazinesinde benim ne işim vardı? Belki de kızacaktı. Evet ya, kendime iş çıkarma uzmanı olarak yine iş başındaydım ve şimdi kendimi işten kovabilirdim. En mutlu işten kovulan olarak yukarı çıkıp sıcacık çayımı içer, merakımı acayip tetikleyen polisiyemi okuyabilirdim.

Oh be!

Yine de hızlıca göz gezdirdim eşyalara, herhangi bir akıntı, nemlenen bir yer var mı diye… Depoya ilk girdiğim andan beri aslında adeta olduğu yerde aydınlanan, bak bak, bana bak diye yerinde kıpırdanan kutuya ilişti gözüm. Üzerindeki sert naylon sıyrılmış mı ne? Her şey asker gibi diziliyken buna ne olmuştu böyle? Birkaç adım attım, acaba fare mi girmişti buraya… Uf korkmuyorum ama sevmiyorum da. Hele o ince kuyruğunu düşünmek omurgama kadar ürpermeme neden oluyor. Ama defterleri yemeye başladıysa annem çok üzülür. Yıllarca yazmış annem, günlük yazmış, öykü yazmış, roman bile yazmış. Bir kişiye bile okutmamış ama. Bana da ben öldükten sonra okursun dedi yıllarca. Aklım ermeye başladığı zamandan beri onun özel defterleri, kalemleri olduğunun farkındaydım ama pek de de umurumda olmamıştı. Annem ne yazıyor olabilirdi ki? Ama şimdi şimdi merak ediyorum aslında. Yine de sözümden dönmedim, yıllarca onun benim günlüklerimi karıştırmamasına karşılık olarak ben de onun defterlerini okumadım. Eğer farecik bu işi bozarsa üzülürüm doğrusu. Bir cesaret naylon örtünün altındaki plastik kutuya yaklaştım. Kaç tane kutu taşımıştık böyle annemle o İsveç mağazasından. Bunlar hem büyük hem şık hem de fare giremez demişti annem, bir emekli maaşını bu kutulara gömdüğü günlerde. Kutunun mandalı açık! Olamaz. Fareler de bunu yapamaz. Hırsız mı girdi acaba? Evet hırsız girdi sadece bu kutuyu açtı ve gitti. O da olamaz. Kapağı hafifçe kaldırdım. Defter mefter yok zaten içinde. Sadece bir ekmek kutusu var. Çok eski yıllardan hatırlıyorum sanki ben bu kutuyu. Allah Allah ne alaka. Annem eski eşya da sevmez ki, niye saklamış bunu? Eskitme beyaz, üzerindeki camların içi deniz kabukları ile dolu ekmek kutusunun eskitmesi zamanla doğallaşmış, gerçekten eski olmuş. Kapağını kaldırdım hafifçe. İçinde yine bir poşete sarılmış büyük bir sarı zarf. Devlet dairelerinin kullandığı soluk zarflardan değil ama Avrupai bir sarı, canlı canlı. Annemin sesi geliyor kulağıma, “Neden bensiz gidiyorsun yazlığa şimdi, birlikte giderdik…”

Anne sen benden ne saklıyorsun? Neler yaşadık son üç yılda, ne fırtınalar, hatta tayfunlar atlattık, tam da sakinleştik derken ben bir sır daha öğrenmek istiyor muyum? En azından mutedil dalgalı hale getirebildiğim hayatımda gün boyu oturup uzaktan hali bana benzeyen denizi seyretmekten başka isteğim olmayan şu günlerde bu zarfın içine bakmak istiyor muyum?

Vaz mı geçsem?

Üç yıldır annemle yaşıyordum. Benim aldatılmam ile babamın ölümü aynı günlere denk gelince hiç konuşmadan, sessiz bir anlaşma ile tekrar aynı çatının altında buluşmuştuk. Reklam ajansındaki işimi bırakmış babamdan gelen maaşla bir süre küçük bir hayat sürmeye karar vermiştim. Ancak artık ben annesinin sunduğu sevginin ve konforun içinde genişleyen bir kız çocuğu değildim, o da evle iş arasında mekik dokuyan ama her şeye tam vaktinde ve tam da gerektiği gibi yetişen o dinç ve neşeli kadın değildi. Değişmiştik. Kırgındım, hayal kırıklığım çok büyüktü. Aldatılmak ölüm travması ile eşdeğer diyenlerin haklı olduğunu anladığım günlerdi. Hele bir de kendi evinde kendi yatağında aldatılmak. Ya öldüreceksin ya öleceksin. Ölmüştüm. Annemin evinde yeniden doğmak mümkün olur gibi gelmişti başlarda ama rahmine geri gireceğim, en azından öyle hissedeceğim bir anne yoktu ortada. Babamın ölümüne üzüldüğünden emin değildim aslında ama yine de değişmişti. Babamın gidişi onu eve, hayata, toprağa bağlayan ipi bir yerinden kesivermiş gibi geliyordu bana. Annem boşlukta salınıyor ve çok sonra ögreneceğim üzere aslında hayatının yaşanmamış kısımlarına üzülüyordu. Yine de birlikte yaşayabiliyorduk. Sanki babam o uzun iş seyahatlerinden birine gitmiş, biz de yine onu bekliyorduk. Aslında o günleri severdim. Babam iki ayda bir 15 günlük seyahatlere çıkardı. Ben üzülürdüm, annem üzülmezdi. Hatta bugün daha iyi fark ediyorum ki rahatlardı. Üstüne başka bir hal gelirdi, yüzü daha çok güler, kumral dalgalı saçlarını daha bir güzel tarar, sanki yaylanır gibi yürümeye başlar, beni daha çok gezmeye götürür, daha lezzetli yemekler pişirir, abur cubur kaçamaklarına daha toleranslı olur, defterleri ortaya çıkar, bol bol yazar ve bir de daha çok müzik dinlerdi. En çok da Kayahan. Sabah uyanır uyanmaz kaset çaların başına geçer ve en sevdiği şarkıyı denk getirip play tuşuna basardı. O yıllar hiçbir arkadaşımın evinde olmayan ve bizde neden olduğunu hiç sorgulamadığım ses sisteminden Kayahan’ın sesi yükselirdi. “Ve sen canım bu gece daha güzelsin” derkenannemin yüzü değişirdi. Annem başka bir kadın olurdu. Annem daha güzel bir kadın olurdu. Babamın gelişi yaklaşınca ise rengi solmaya başlardı. Babam annemin o rengarenk halini bilmediği için belki de bunu anlamazdı, ben anlardım. Babamın gelmesine sevinmekle annemin o halinin gitmesine üzülmek arasında kalakalırdım. Sonra tazecik hayatıma akar, her şeyi unuturdum. Şimdi hatırlıyorum.

Annemin sırları olabileceğini aslında o zamandan beri hissediyordum ancak bu fikir hoşuma gitmiyordu. Arkadaşlarımın annelerinden farklı bir annem olsun istemiyordum. İşine gitsin, evine gelsin, mutfağa girsin, benimle ve babamla ilgilensin, arada da evde akrabalarını, arkadaşlarını ağırlasın, yani normal olsun, işte bu. Bana dümdüz bir çizgi hissi veren bu hayatı güvende hissetmemi sağlıyordu, iyi geliyordu. Annemin bu çizgiden bir adım dışarı çıkma ihtimalini hissediyor ve rahatsız oluyordum. 16 yaşındaki bir genç kızın yapacağını yapıyor ve yok sayıyordum. Annem özellikle de babam yokken bambaşka bir kadına dönüşmüyormuş gibi yapıyordum. Bunu o kadar uzun süre yapmıştım ki şimdi 36 yaşına gelmişken aksi ile yüzleşme ihtimali kötü hissettiriyordu. Annem de mi beni, bizi aldatmıştı yoksa?

Sağ elimin, farklı bir yerden komut alan ayrı bir varlık gibi kutunun içine girişini izledim. İçinde sarı zarfın durduğu poşeti aldı. Kutunun üstüne koydu. Sol elim hemen ona eşlik etti ve birlikte poşeti açıp zarfı ortaya çıkardılar. Sonra zarfı açtılar. Gözlerim zarfın içindeki diğer zarfları gördü, annemin el yazısını ve postane damgasını tanıdı. Hepsinin üzerinde Kayahan Açar yazıyordu. Altında Beykoz/İstanbul diye biten hep aynı adres, sol üst köşede ise Gönderici: PK. 91 Kadıköy/İstanbul

Zihnim saniyeler içinde şu filmlerden hatırladığımız iade damgasını aradı zarfların üzerinde. Yoktu. Dikkatli bakınca her bir zarfın itinayla, muhtemelen bir zarf açacağı ile açıldığını görmek mümkündü ama kimin açıp okuduğunu anlamak imkansızdı. İçlerinden rastgele bir zarfı çekip içindeki mektubu çıkardım. Küçükken annemin tuvalet masasını karıştırırken yaşadığım yakalanma korkusu onca yıl sonra çıkıp geliverdi. Annem sevmezdi eşyalarının karıştırılmasını ve ben de o makyaj malzemeleri, parfümler, pudralar arasında küçük ellerimi dolaştırmaya bayılırdım. Bunu genellikle misafir varken yapardım. Annemin içeriden gelen sesini duyar, uzakta olduğundan emin olur, hızlı hareket ederdim. Bir fıs parfüm, yanaklarıma azıcık allık, o kocaman pudra yastığı ile yüzüme birkaç puf. Hem eğlenirdim hem ensem ürperirdi. Sonra tam da keyfin doruklarına varmışken sessizliği fark eder, annemin yaklaşma ihtimalini anlar ve toparlanmaya başlardım ki “Suna!” derdi annem. Kim bilir kaç defa yakalanmıştım. “Benden izin alarak bakabilirsin bunlara, aksi taktirde yaptığın çok yanlış bir şey. Kimsenin, annenin bile eşyalarını izinsiz karıştırmamalısın” derdi. Beni bu kadar katı bir şekilde, bu kadar doğru yetiştirmeseydi kocamın eşyalarını da belki biraz karıştırır, kendi yatağımda yakalayana kadar olanları fark eder ve kendimi bu kadar aptal hissetmezdim belki. Şimdi de kulağımda “Suna!” diyordu annem, “Ne yapıyorsun sen, benim eşyalarımı izinsiz mi karıştırıyorsun?” Bu sefer kulağımı tıkadım, ensem ürperirken zarfın içinden incecik kâğıdı çıkardım. Annemin uzun kuyruklu “S” harfi ile başlayan satırları okumaya başladım.

Sevgilim,

Yine nice zaman oldu, özlemim hiçbir yere sığmıyor. Ne işe odaklanabiliyorum ne eve, evdekilere. Bankadakiler sen iyice tuhaflaştın demeye başladılar bana. Bir tek Ayşe anlıyor beni. Ayşe’yi hatırlarsın, o gece masada o da vardı. Gerçi Ayşe de anlıyor gibi görünüp yaptığımı doğru bulmuyor, hissediyorum. Yaptığım dediğimiz de nedir ki? Ne yapıyorum ben bu hayatta seni düşünmekten, seni sevmekten ve seni özlemekten başka? Tüm bunları yaparken arkada akan hayatımı sürdürmeye çalışmaktan… Kocama hanımlık, kızıma annelik, müşterilere bankacılık yapmaktan başka ne yapıyorum ki? Kimsenin hiçbir şeyini eksik etmiyorum, kendi kocaman eksikliğimin içinde. Benim en büyük eksiğim sensin. Kocaman bir boşluksun hayatımda ve aynı zamanda kocaman bir varlık. Bak senin şarkıların gibi konuşmaya başladım. Bazen bir şarkını biraz daha dikkatli dinliyorum ve acaba diyorum benim kalbimden çıkan bir söz biz tanışmadan yıllar önce kanatlanıp onun zihnine konmuş olabilir mi? Nasıl bu kadar aynıyız diyorum. Bizi de mi Zeus ayırdı yoksa tarih öncesi bir zamanda? O şarkındaki elmanın yarısı ben miyim yoksa?

Sevgilim, biliyorum bana yazamıyorsun. Anlıyorum ve bir beklentim de yok. Ben senin o gün bana nasıl baktığını gördüm, hemen o an elimden tutup beni oradan götürmek istediğini, birlikte yepyeni bir hayat kurmaya özlem duyduğunu hissettim. Ama yapamazdın. Anlıyorum. Her şey bir yana dinleyicilerin için yapamazsın. Arkada kalbi kırık iki aile bırakmak sana yakışmaz. Her ne kadar “Nelerden vazgeçiyoruz bir düşünsene? Kırık kalpler üstüne kuruyoruz bir şeyi. Bu kalleşlik belki bana yakışmıyor ama sarı saçlarından sen suçlusun” demiş olsan da sen bu kalleşliği yapamazsın. Yapmak isteyenlerin ateşini yakar ama sen kıyamazsın. Ben de seni bu yüzden severim.

Geçen gün bankadaki Dursun seninle dalga geçti. Serviste çaldı bu şarkı. Efendim senin gibi memur tipli, gözlüklü, göbekli bir adamı hangi sarı saçlı severmiş. İçimde kabaran öfkeyi tarif etmem mümkün değil. Ama sonra geçti çünkü aslında ben de seni böyle görüyordum. Kızma bana, bunu ilk defa itiraf ediyorum, kızma bana. O gece aynı masada oturup seni gerçekten görene kadar ben de seni gitar çalıp şarkı söyleyen bir adam gibi görüyordum. Yalan yok. Evet şarkılarını seviyordum ama görüntünü hiç çekici bulmuyordum.  Hatta buna rağmen ünlü olmanı takdir ediyordum. Ah ne aptalmışım.

Bugün günlerden cuma. Birkaç saat sonra hafta sonu başlayacak. Önümde özgür iki günüm var. Dilediğim kadar seni dinleyip sana yazıp seni düşünebileceğim. Pazartesi iş çıkışı eve döneceğim ve bir saat kadar sonra Salih sözde başka bir şehirden alınmış hediyelerle seyahatinden dönecek. Suna sevinecek, ben bunalacağım. Ve ardından zor günler başlayacak. Sen konserler vereceksin, hayranlarına imzalar dağıtacaksın, inşallah röportajların çıkacak ve ben okuyacağım, satır aralarında küçük mesajlar arayacağım.

Bu mektubu pazartesi öğle tatilinde postaya vereceğim. Cevap yazmayacağını biliyorum ama yine de Kadıköy Postanesi’nde bir posta kutusunun özlemle beklemekte olduğunu hatırla. Bostancı’daki gündüz konserinde de en ön sırada olacağım. Bu konserin Salih’in yokluğuna denk gelmesi için her akşam dua ediyorum.

Bu mektubumu da senin bir sözünle bitiriyorum.

Gel gör çıkmaz yollarına saplanmışım, ben sana muhtacım,

Hoşça kal sevgilim,

 Hümeyra
7 Nisan 1995

Midem bulandı. Burnuma nane limon kokusu geldi, daha da midem bulandı. Bir gün, sekiz yaşında falandım, annemle babamın odasından gelen garip seslere uyanmış, karanlık koridorda nedense gürültü yapmamam gerektiğinden emin bir şekilde parmaklarımın ucunda yürümüş ve onların odasının kapısına geldiğimde uğradığım şokla koşa koşa yatağıma geri dönmüştüm. Duymuş olacaklar ki sesler bir anda kesilmiş, bir dakika sonra annem- o sürede muhtemelen üzerine sabahlığını giymişti- baş ucumda üzerine doğru eğilip beni kontrol etmişti. Derin bir uykudaymış numarası yaparken annemin ayaklarımın buz gibi olduğunu fark etmemesini dilemiştim. Sonra günlerce midem bulanmıştı da annem nane limon kaynatmayı düşünebilmiş ama benim onlardan tiksindiğimi hiç aklına getirmemişti.

Sekiz yaşında bir çocuğun anne babasının sevişmesini görüp sarsılması kadar doğal mıydı 36 yaşında bir kadının annesinin belki de onu hiç tanımamış bir sanatçıya âşık olduğunu, hatta kara sevdaya tutulduğunu öğrenip aynı şeyleri hissetmesi? Nasıl ya? Benim annem o salak kadınlar gibi hayran olduğu ünlüyü kafaya takıp ona hiç okunmayacak mektuplar yazan ve aralarında bir ilişki olduğuna kendini inandıran bir deli miydi?

Babam… Neyse ki annem ve babamla ilgili gerçekleri tek seferde bu mektupla öğrenmiyordum. Hayat şoke edici gerçekler konusunda bana taksit yapmıştı. Babamla ilgili taksiti üç yıl kadar önce ödemiştim. Onun ölümünden altı ay kadar önce kapımızda beliren yabancı ile başlamıştı her şey. Benim henüz yalan bir evliliğin içinde yaşadığımı öğrenmediğim mutlu günlerimden birinde bir cumartesi sabahı annemlere uğramıştım. O yıllarda annem beni çok özlerdi, her hafta gelmem için ısrar eder, ben çok sevgili kocamla planlar yaptığım için “Of anne” diye diye kaçardım. Ayda bir cumartesi de vicdan azabımı dindirmek için sabah kahvesine giderdim. Ömer de anlayış gösterir, “Siz anne-kız özlem giderin, ben de sahile inip biraz yürüyüş yapayım” derdi. İşte yine öyle bir sabah annemin bol güneşli bol çiçekli balkonunda baş başa kahve içer ve babam da salonda akrabalarına hâl hatır sorma telefonları ederken kapı çalmıştı. Annem balkondaki çiçeklerine inat solgun günlerinden birini yaşıyordu. O sırada kulakları ağır işiten büyük dayısına bağıra bağıra sevgi ve saygı sözleri sıralayan babama göz ucuyla baktı, isteksizce kapıya doğru yürüdü. Sonrası kaos… Sessiz bir kaos. Ben sadece salonun benim oturduğum yerden görmediğim kapısından beklenmedik birinin girdiğini babamın yüzünden anladım. Gerisi misafirin, babamın tüm laf çevirmelerine inat her şeyi sakin sakin ve tane tane anlatması ile ortaya çıktı.

O zamanlar yirmili yaşlarının ortasında diye tarif edeceğim ve sonradan tam tamına 26 yaşında yani benden 7 yaş küçük olduğunu öğreneceğim temiz yüzlü genç, annesinin yoğun bakımda olduğunu, iyice kötüleşmeden önce verdiği zarfı açmaya nihayet cesaret ettiğini, içinde yıllardır geçiştirilen sorularının cevaplarının yazılı olduğunu ve yine aynı mektupta yazan adrese gelmeye karar verdiğini anlattı. Ben bu sırada balkonla salon arasındaki kapıda ayakta ve ellerimi kavuşturmuş halde dikilmiş, olası bir dolandırıcılık vakasına karşı tetikte olma ihtiyacı hissetmiş ve ne olursa Ömer’i arayıp çağırmam gerekir diye düşünmüştüm. Burada yaşanan her şeyin bir kurgu olduğu, gerçekse bile benimle ilgisi bulunmadığı ve benim bu harika cumartesi gününde kendi mutlu aileme dönerek tüm bunlardan kurtulabileceğime ikna bir halde bekliyordum. Bu hayatta kanlı canlı, masum yüzlü ve en az benim kadar mağdur edilmiş bir erkek kardeşim olduğunu öğrendiğimde balkon kapısının yanındaki berjere çökmüştüm. Annem ağlayarak odasına gitmiş, babamınsa bir gözü oğluna bakarken sevgiyle ışıldamış diğer gözü bana bakıp mahcup olmuştu. Ömer’i aramama gerek kalmamış, hatta en iyisi onun şimdilik öğrenmemesi diye düşünmüştüm. Arasam da ulaşamayacağımı, Ömer’in kardiyo çalışmalarını sahilde yürüyerek yapmadığını ise o gün henüz bilmiyordum.

Adını Suat koymuşlar. Suna’nın kardeşi Suat. Babamı anlıyordum da o kadın buna nasıl ikna olmuştu acaba? Muhtemelen babamı mutlu etmek, oğluna daha da bağlanmasını sağlamak içindi. Suat aslında bizden bir şey istemiyordu. Annesinin son arzusunu yerine getiriyordu. “Git ablanla tanış. Bu hayatta yapayalnız olmadığını bil” demişti. Kendisi ortada olmayınca bizim yani annemle benim Suat’ı daha kolay kabulleneceğimizi düşünmüş olmalı. Suat aslında beni görmeye gelmişti ama 21 yıldır hiç görmediği babası ile burun buruna gelmişti. Babasının onu yılda en az bir kez görecek şekilde takip ettiğini de o gün öğrenmişti. Bir bardak su ikramı etmeyi bile akıl edemediğimiz Suat iki saatin sonunda küçük bir kâğıda yazılmış telefon numarasını sehpaya bırakıp kapıya yöneldikten ve mahcup bir vedalaşma ile evi terk ettikten sonra kendini aile sanan biz üçümüz -ya da hiçbir zaman aile olamadıklarını hep bilen o ikisi ve onları ailem sanan ben diyelim- salonda oturup konuşmuştuk.

Evet, babam annemi aldatmıştı. Evet, bu ilişkiden bir çocuk doğmuştu. Babam sevgilisine bebeği aldırması için baskı yapamamıştı, gönlü el vermemişti. Ama bunu anneme itiraf da edememişti. Ancak annem anlamıştı. Çocuğu değil ama kadını anlamıştı. Benim yüksek sesli kavgalar olarak hatırladığım günler olsa gerek, olaylar büyümüş sonra birden durulmuştu. Babam bunu “Annen sonra sakinleşti ve beni serbest bıraktı” diye anlatmıştı o gün. Bu kabullenişi o gün bir Türk kadının el alem ne der korkusu sanmıştım. Şimdi elimde tutuğum mektuplar ise annemin kendine başka bir baş etme yol bulduğunu kanıtlıyordu. O gün kuramadığım bazı bağlantılar da şimdi kuruluyordu beynimde. Nöronlarım şoktaydı. Onca yıl babam birkaç ayda bir İstanbul içindeki bir başka eve gidip orada bir başka kadına kocalık, bir başka çocuğa babalık yapıyordu. Belki oradaki konu komşu da babamın birkaç ayda bir seyahate çıktığını sanıyorlardı. Babamla aramızda ben büyüdükçe oluşan boşluk da şimdi Suat ile doluyordu. Neredeydi acaba bu ev? Suat bir şey dememişti. Babamın şehir şehir gezerek bazı büyük müşterilerine yeni sigorta poliçeleri sattığına nasıl da ikna olmuştum. Üstelik bunu bilen herkes de nasıl ağız birliği ile susmuştu. Hele annem! Ah annem! Kimseye tek laf etmemiş ama anlaşılan Kayahan’a içini dökmüştü. Sonra ne olduysa babam evine dönmüş, Suat’ı ve annesini terk etmişti. Suat’ın dediğine göre bu ortak bir karardı, annesi babası hakkında kötü bir şey yazmamıştı, senin aklın karışmasın istedik demişti. Ah bu sözde yetişkinlerin muhteşem çözümleri, altı yaşına kadar az da olsa baba gören sonra da onları terk ettiği söylenen Suat’ın aklı karışmasınmış! Biz dürüstlüğe cesaret edemedik desenize siz şuna.

Üşüdüğümü hissettim. İki saatliğine indiğim depo iyice kararmış, hava serinlemiş, henüz kimsenin yazlıklarına gelmediği bölgede uzaktan köpek sesleri duyulmaya başlamıştı. Zarfları bulduğum düzende toparlayıp torbasına geri attım ama kutuya koymadım. Ok yaydan çıkmıştı bir kere, anneme verdiğim sözü bozuyordum, hepsini okuyacaktım. Benim masum günlüklerim bunların yanında neydi ki… Ben de ona defterlerimi verirdim, o masum satırlarımı okur eğlenir, beni bir yalanın içinde büyüttüğü için biraz da hüzünlenirdi, ödeşmiş olurduk.

Depoyu kilitledim, çok üşüdüğüm halde isteksizce eve yöneldim. Camın önünde keyifle içeceğim o bir kadeh cin tonik hayali çok uzaktaydı şimdi. Sobayı açık bırakmakla iyi etmiştim, salon ısınmıştı. Tuvalete gittim, tozlu ellerimi uzun uzun yıkadım, deponun tozunu kirini üstümden atmak için üstümü değiştirdim. Banyo yapacak sabrı kendimde bulamadım. Gözüm tezgâhta duran cin şişesine gitti ama yanıma sadece büyük bir bardak su alıp kanepeye yerleştim ve tarih sırasına göre dizilmiş olan zarflardan en eski tarihli olanı açtım.

Telefonun titreşimi ile gözümü araladığımda güneş salonu tıka basa doldurmuştu. Nerede olduğumu hatırlamaya çalıştığım bir iki saniyenin ardından önümdeki kâğıt yığınını, için boş küçük cin şişesini, hala yanmakta olan sobayı, üstümdeki rutubetli battaniyeyi seçti gözlerim. Boynum tutulmuştu. Telefon ısrarla çalmaya devam etmese uykuya geri dönmem an meselesiydi ama o an aklıma geldi. Annem! Bütün gece benden haber almamıştı, muhtemelen defalarca aramış ancak ani bir kararla cin şişesine sarılıp hızlıca sızan ben duymamıştım. Annemin bendeki tanımını baştan oluşturan mektupların arasından telefonu buldum. Ekranda Gülten yazıyor. Hayırdır inşallah.

-Gülten abla, hayırdır?

-Sunaaa, kızım bak sakin ol. Bir şey yok. Ama annen düşmüş gece. Sabah bir girdim ki yatıyor yatağının yanında öylecene. Hemen ambulans çağırdık Ahmet abinle. Şimdi hastanedeyiz, Göztepe’de daha önce geldiğimiz yerde. Suna yavrum, durum stabil dediler, telaş etmeden gel olur mu? Film çekeceklermiş öyle söyleyeceklermiş ne olduğunu.

-…

-Suna?

-Tamam Gülten abla, geliyorum.

Titremeye başladım. Bu titremeyi tanıyordum. Üşümekle ilgisi olmayan, bedenimin tamamen yeni bir duruma hem de tatsız bir yeni duruma adapte olmak için kendini yapılandırması gibi bir şeydi. Ömer’i kendi yatağımda bastıktan sonra da böyle olmuştu. Avcıdan kurtulan hayvanların seğiren kasları gibiydi tüm kaslarım. Kendimi attığım sokaklarda öyle titremiştim ki en sonunda genç bir çocuk beni banka oturtmuş, lütfen kusura bakmayın, lütfen yanlış anlamayın diye diye sırtımı ve kollarımı sıvazlamıştı. Onun yumuşak ve sıcak dokunuşları bedenime etki ettikçe ağlamaya başlamıştım. Etrafımıza birkaç kişi toplanmaya başlayınca ister istemez ne düşüneceklerini düşünüp çocuğunu da korumak için yarım yamalak bir teşekkürle oradan uzaklaşmıştım. Şimdi bu dağ başındaki soğuk evde, annemin bensiz gitme dediği ve benim onsuz gidip onun hayatını dikizlediğim bu evde tir tir titriyordum.

Derin nefesler aldım. 4 aldım, 7 tuttum, 8 verdim. Biraz sakinleşince önce mektupları itina ile topladım, tarih sırasına bile dizdim. Önce büyük zarfa sonra poşete koydum. Odaya geçip giyindim, küçük çantamı topladım, birkaç gün için aldığım yiyecekleri yanıma almak üzere poşetledim. Prizleri çektim, vanayı kapattım. Eşyaları arabaya yerleştirdim. Sonra depoya indim, poşeti nicedir içinde olduğu kutuya kaldığı yerden uykusuna devam etmesi için bıraktım. Üzerindeki naylonu düzelttim. Annemin geçen yaz dikkatimi çeken ancak üzerinde pek durmadığım depoya inişlerinden birinde bu kutuyu da kurcaladığından, kim bilir belki de o an ben geliyorum diye panikle kapatıp çıktığından emindim artık. Bana bir iz bırakmıştı bilmeden, takip edeyim diye. Ya da bu bir sınavdı, hayatın sunduğu bir denemeydi ve ben merakıma yenik düşüp sınıfta kalmıştım. Arabaya geri döndüm, motoru çalıştırdım ama tüm suçluluk duyguma rağmen içimden bir ses geri dönmemi söyledi. Ne olur ne olmaz diye artık evde bırakmaya cesaret edemediğim depo anahtarını çantamın küçük gözünden çıkarıp arabanın kapısını açtım, depoya doğru koştum. Poşeti ekmek kutusundan çıkarıp aldım. Her şeyi yine bulduğum gibi bırakıp hızla arabaya döndüm, poşeti çantama koydum.

Dün akşam çarpıcı bir film izlemişim gibi kareler geçti yol boyu gözümün önünden. Annem ve Kayahan’ı ilk tanıştıkları sofra. O sofradaki diğer kadınlar, erkekler, kadehler, kahkahalar.  O gün konser çıkışı kendini şans eseri kurulan sofrada bulan annemin kalp çarpıntısı. Elindeki hiç alışık olmadığı nemli rakı kadehi, başındaki hafiflik. Sonraki sefer en ön sırada ağlayarak izlediği Rumeli konseri. Boynundaki kırmızı fuları sahneye sallayışı ve Kayahan’ın seni gördüm dercesine başını öne eğişi. Havadaki bahar kokusu. Utanç verici bulduğu için kimselere anlatamadığı evliliği ile ilgili detayları Kayahan’a yazarkenki içtenliği.  Kalbinin kırıklığı ve o kırıkları tamir etmek için kurduğu yeni bir dünya. O dünyada müzik setinin, kasetlerin, konser afişlerinin ve magazin haberlerinin önemi. Annemin evin koridorunda uçarak yürüdüğü günler. Annemi çok güzel ve çok mutlu bulduğum o sayılı günler. Benim evde yalnız kalmanın mutluluğu ile dikkat etmediğim ve kiminle gidildiğini bile bilmediğim gece kulübü konserleri. Peçetelere yazılan istek parçalar. Kayahan’a önerilen ancak hiç söylenmemiş bazı şarkı sözleri. Numarasını tek kişinin bildiği ve hep boş kalan bir posta kutusu. Yandı mı bu postaneler, yıkıldı mı yoksa diye isyanları bir garip serçenin. Mektupların aralarının zamanla açılışı, verilen detayların azalışı, tüm bunların babamın artık seyahate çıkmamaya başladığı günlere denk gelişi. Seni aramıyor seni sormuyorsam, bu senden vazgeçtim demek değil sözlerine yüklenen anlamlar. Kayahan’ın ilk hastalık haberi basına düştüğünde bir garip serçenin ölümün yakın olduğunu düşünüp çektiği acı, “çok sebebim oldu benim, kolay olsa ben giderdim, bu ne gitmek bu nasıl elveda” diye inleyişi.

Ah anne sen kendine nasıl bir dünya kurdun böyle? Neye dayandırdın tüm bu hikâyeyi?  O kadar istiyorum ki doğru çıkmasını. Küçük de olsa bir gerekçen olmasını.  Bu gerekçenin babamın seni uğrattığı hayal kırıklığı değil, Kayahan’ın sana sunduğu bir şey olmasını. O kadar istiyorum ki. Bunu annem çatlak bir kadının teki çıkmasın diye de istiyorum gerçek bir aşk yaşamış olduğunu bilmek için de. Hangisi için daha çok istiyorum, işte onu bilmiyorum. Bir de annem ölmesin istiyorum.

Öğleden sonra hastanenin otoparkına vardım. Yol boyu Gülten abladan gelen telefonlarla son durumu biliyordum artık. Annem sabaha karşı inme geçirmiş, sabah apartman görevlisi Ahmet abinin eşi Gülten ablanın temizlik günü olmamasına rağmen içine doğmuş gibi bir bakayım şu kadına diye kapıyı çalması, açılmayınca koşa koşa aşağı inip yedek anahtarı alması, eve girince annemi o halde bulması, onun telaşını görüp de birlikte yukarı gelen Ahmet abinin hemen ambulans çağırması hikâyeyi şanslı hale getirmişti. Annem yaşıyordu. Yarın sabah yoğun bakımdan odaya alınacaktı. Gözünü açmıştı ancak bir hasar kalıp kalmadığı odaya çıkıp bizlerle iletişim kurmaya başladığında daha iyi anlaşılacaktı. Ziyaret saati olmadığı için yoğun bakıma girmeme izin verilmeyince eve döndüm. Hareketlerim sakin hatta oldukça durgun görünse de içim fıkır fıkırdı. Aşık olmuşum gibi hissediyordum. Ani programların insanı Banu aradı. Canı sıkılmış, acaba o da gelse miymiş yazlığa. Döndüğümü ve dönüş nedenimi öğrenince yine ani bir hamle ile küçük bir çanta yapıp bende kalmaya karar verdi. Kimselere pek hayır diyemeyen ben net bir dille yalnız kalmak istediğimi söyleyince afalladı. Belki de bozuldu. Yine de onca yıllık dostluğumuzun kredisi ile alttan aldı ve yine o kredinin gücü ile sesimi fark etti. “Bana bak ne diyeceğim, sen yazlığa yalnız gittin değil mi? Şu an bunu söylemek ayıp olacak ama ben senin sesinde bir macera tınısı duyuyorum” dedi. Onu saçmaladığına ikna edip telefonu kapattıktan sonra bir daha düşündüm.  Annemin tahminimden büyük bir hayal kırıklığı olduğunu henüz üç yıl önce öğrendiğim evliliğinin perde arkasında ama gerçek ama hayal, bir aşk yaşamış olması, kalbinin o mektuplarda anlattığı gibi çarpmış olması içimde bir yere dokunmuş, beni canlandırmıştı. Belki de annem ölürken bana bir can suyu veriyordu. Yok annem ölmüyordu, ölmemeliydi. Bir kere daha gençti, ben onu çok seviyordum ve daha konuşacak çok şeyimiz vardı. Annem şimdi ölemezdi. Bu ihtimali düşünmeye cesaretim yoktu. Kalktım nicedir üzerinde bir örtü duran müzik setini açtım. Altındaki camlı dolaptaki kasetlerden bana en tanıdık geleni seçtim. Sarı turuncu kapakta Kayahan bir taburenin üzerine oturmuş sol elinde gitarı, sağ kolunu zafer hissi veren bir şekilde yukarı kıvırmış, yemin ettim diyor. Bu albümü çok iyi biliyordum. Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar cümlesini nasıl sevmediğimi de bugün gibi hatırlıyordum. Annem başa sarıp sarıp dinledikçe “anne bu arabesk, sözlere bak! Yeter artık ya” diye söylendiğim anlar gözümün önüne geldi. Annemin gözündeki hüznü görmenin öfkesi ile söylenen sözler bir anda omzuma yük oldu. Kayahan vokalisti ile ne zaman evlenmişti acaba? Ah yoksa tam da o günlerde mi? Kasetin arkasını çevirip şarkılara göz attım. Neden Olmasın’ı seçtim. Şu an en iyi olasılıklara ihtiyacım vardı. Bir ileri bir geri şarkının başını buldum Kayahan’ın hafif çatallı sesi odayı doldurdu, nakaratına ben de eşlik ettim bağıra bağıra…

Ha bugün, ha yarın oldu olacak/Neden olmasın/Çoktan yıkılırdık biz çoktan/Umut olmasa…

Diğer şarkılar başladı, hepsini avaz avaz söyledim. Anne bak hepsini seviyorum, bana kurşunlar derken ağlıyorum, Kayahan’ı artık çok seviyorum. Kayahan bey size baba diyebilir miyim? Mademki babam annemi hiç anlamadı, mademki annem asırlardır yalnız hissediyordu ve siz nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde ona hayat arkadaşı oldunuz, size baba diyebilir miyim? Vallahi o meşhur mirasınızda gözüm yok! Güldüm delice, sonra ağladım bağıra bağıra. Yarım saat sonra kapı çaldı. Müziği hiç kısmadan kapıyı açtım, Gülten abla şaşkın bir surat ve içeri doğru uzayan bir boyunla “Annen eve mi geldi yoksa?” dedi. “Sen çalmazsın bunları” diye de ekledi. “Ne zaman çalar?” diye sordum, tatsız bir olayın ortasında gereğinden fazla konuşma gafletine düştüğünü anladı. Ne biliyor acaba? “Ne zaman?” diye sordum tekrar. “Sen evde yokken” deyiverdi. Annemi ortada bırakacak değilim. “Evet” dedim, “Ben pek sevmezdim ama şimdi annem için dinliyorum, güzel aslında”

-Hastaymış o da Allah şifasını versin, dedi Gülten abla.

-Kim hastaymış?

-Kayahan dedi, hastanedeymiş. Annen dedi geçen gün. Haberlerde görmüş.

Gülten ablayı bir ihtiyacım olmadığına ikna edip salona geri döndüm. Google’a “Kayahan sağlık” yazdım. Bir süre önce hastalığının nüks ettiğini, hastaneye kaldırıldığını, önceki gün de uyutulmaya başlandığını okudum. 

Annem üzüntüden mi inme geçirdi? Yok artık. Ama olabilir de. İnsan 64 yaşında neden inme geçirsin? Kalbi kırık olduğu için olamaz mı? Elimdeki onca belgeye rağmen annemin Kayahan ile arasında herhangi bir yakınlık olup olmadığını bilmiyordum, bu mektupların Kayahan’ı ulaşıp ulaşmadığını bilmiyordum, zarfları kimin açtığını, mektupların anneme nasıl geri döndüğünü bilmiyordum. Çok merak ediyordum. Bir de annem rezil olmamış olsun istiyordum.

Sabahın yedisinde yoğun bakımın önüne geldim. Asansörden benim gibi bekleyen birileri daha indi. Herkes birbirine geçmiş olsun dedi. Personel ise oradan oraya koştururken bizimle göz göze gelmemek için çabaladı. Yarım saat sonra Banu geldi. Yanımda kimseyi istemediğimi düşünüyordum ama onu görmek iyi geldi. Arkasından Suat göründü. Birkaç yıldır kardeşliğine alışmaya çalıştım temiz yüzlü çocuk. Banu onu çok sevdi. Belki de benden çok. Sevilmeyecek biri değil zaten sadece ben kızgınım. Suat’a değil aslında, onun annesine ve babasına. Yani babama. Kocamın beni aldattığı gibi annemi aldatan babama. Üstelik de babama kalbi durduktan çok kısa süre önce kızmaya başladığım için vicdan azabı çekiyorum. Tüm bu karmaşanın kilit noktası Suat’ı sevmeyi çok istesem de kendimi rahat bırakamıyorum. İkimizin başına gelen aldatılmışlıklar daha büyük bir felaketin nedeni olacak gibi geliyor, korkuyorum. Ama o sabah yoğun bakımın kapısında Suat’ı görünce barajın kapakları açıldı. Ben Suat’ı aslında çok seviyorum. Bizim eve gelişinden birkaç gün sonra annesi ölen, babasına ben hala buradayım dedikten sonra bir daha asla baskı yapmayan, babamdan bize kalan birkaç parça maldan hiçbir şey talep etmeyen, babamın cenazesinde bir yabancı gibi arkalarda durup annemi üzmeyen, sanıyorum artık tek arzusu da benim tarafımdan sevilmek olan Suat’ı aslında çok seviyorum. Banu söylemiş olmalı, o da hemen koşmuş olmalı. Suat hiç düşünmeden sabahın kör karanlığında ablasının yanına koşmuş olmalı, hiçbir şey beklemeden, sadece yanımda olmak için. Ona sıkı sıkı sarıldım. Onu şaşırttım. “Suat ben dünden beri aşık gibiyim, annemin belki de kimsenin bilmediği aşkını okuyunca içimde bir hayat canlandı, o nedenle artık seni de sevebiliyorum” diyemedim. “Hümeyra Altan’ın yakınları” diye bir ses geldi, o büyülü an bozuldu, yoğun bakımın kapısına baktık aynı anda. Birazdan odaya alacağız dedi hemşire. Oda numarasını söyledi, “Gidip orda bekleyebilirsiniz, bir saate getirilir, durumunu öğlen doktorunuz odaya gelip anlatacak” dedi. Banu önce kafeteryaya gidip sıcak bir şeyler içmeyi önerdi. “Daha burada ne kadar kalacağınız belli değil, ben gidip evde yemek yapacağım sana, kutularla getireceğim, ama şimdi bir tost yiyelim hadi” diye kafasının içindeki organizasyon şemasını önümüze serdi. Bir kahve iyi olurdu aslında. Masalar boştu, bizim gibi yoğun bakımcılar dışında pek insan gelmemişti daha kafeteryaya. Ortamla uyumsuz bir müzik kanalı açıktı televizyonda, seksi kızlar mini etekleri ve uzun çizmeleri ile göbek atıyordu. Banu yüzünü buruşturdu, bankonun arkasındaki çocuğa sesini kısar mısınız dercesine bir işaret yaptı. Hem ses kısıldı hem kanal değişti. Meşhur haber kanallarından birinin ekranında son günlerde yaşanan terör saldırılarının görüntüleri akmaya başladı. Alt yazılara gözüm takıldı bir an, Kayahan kelimesini okudum gibi geldi, biraz daha dikkatli baktım ama yakalayamadım. Algıda seçicilik mi deniyordu buna? Banu fark etti, “Kızım bırak şimdi haberleri, bak bizim haberler iyi. Annen iyi olacak, ona hep birlikte çiçek gibi bakacağız, ayağa kaldıracağız” dedi. Suat elinde kahvelerle geldi, tostlar yolda dedi. Bir an içimi yine sevinç kapladı. Güzel bir kahve, çıtır bir tost, artık daha iyi tanıdığım bir anne, yumuşamış yüreğim. Bir umut içimizde Kayahan babacığım dedim, bıyık altından güldüm. Kimse fark etmedi. Tostlar geldi, bir ısırık almıştık ki yan masamıza az önce oturan kadının “Aaaa Kayahan ölmüş” demesiyle kafamızı televizyona çevirdik. İyice delirdiğimi düşünmeme bile fırsat kalmadan ekranda akan alt yazıyı gördüm.

Türk pop müziğinin en başarılı sanatçılarından Kayahan, bir süredir tedavi gördüğü hastanede, 66 yaşında hayatını kaybetti.

Banu ve Suat’ın hayret dolu bakışları eşliğinde hızla yerimden fırlayıp koridora koştum, kapısı açık asansöre atladım. Bana yetişemediler.

Annem bunu henüz öğrenmemeli…

Ya odada televizyon varsa ya açıksa ya görürse ya daha çok üzülürse?
Elveda Lenin filmindeki çocuğun komadan çıkan annesinin hayatını tehlikeye atacak bir şok yaşamaması için Doğu Almanya’nın yıkıldığını gizleme çabası geldi aklıma. Arkadaşları ile sahte haber bültenleri hazırlayıp anneye izletmişler hatta annenin camdan bakınca göreceği Coca-Cola afişini bile gizlemenin yollarını bulmuşlardı. Her yerden bu kadar çok bilginin aktığı bugünlerde ben bunun yapamazdım ama annemi bir hastane odasında Kayahan’ın ölüm haberinden koruyabilirdim. Asansörün yedinci kata gelmesi sanki saatler sürdü. Ben kata vardığımda karşı sıradaki büyük asansörden de annemi indirdiler. Sedyenin yanında hızlı adımlarla giderken annemin gözlerinin içine baktım beni görüyor mu, tanıyor mu diye. Saniyeler içinde bakıştık, gülümsüyor gibi oldu yüzü. Tam o sırada yatağın tekerleği bir engele takıldı, annemin gözü de benden uzaklaşıp arkamda bir noktaya… Yüz ifadesi hızla değişti. Nereye baktığını görmek için arkamı döndüm. Duvardaki ekran aynı haber kanalını gösteriyordu. Fonda Kayahan’ın siyah beyaz bir fotoğrafı, üzerinde, “Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz” yazıyor.

Anlamamış gibi yaptım çünkü annem benim bildiğimi bilmiyor. Hasta bakıcı yatağı tekrar itmeye başladı, odaya girdik. Annemin küçük bedenini yataktan yatağa aldılar, yastıklarını kabartıp üstünü örttüler.  Doktorun birazdan geleceğini bildirip çıktılar. Tekrar göz göze geldik, annem gözlerini kapattı. Yanağından süzülen gözyaşını gördüm.

Doktor birkaç saat sonra yanında dört asistan ile geldi. Annemin damar tıkanıklığına bağlı inme geçirdiğini, hayati tehlikeyi atlattığını, bazı ilaçlara başlanacağını, bedeninin sağ tarafında ve konuşma merkezinde kalıcı olmayacağını umdukları hasarlar kaldığını, fizik tedavi ve konuşma terapisi ile altı ay içinde çok daha iyi duruma geleceğini anlattı.

Konuşmaları kapı ağzında dinleyen Banu ve Suat içeri girdiler. Annem Suat’ı görünce yüzü şaşkınlık işareti verdi. Banu, “Hümeyra teyze, biz seni daha kısa süre ayağa kaldıracağız. Daha yapacak çok şeyimiz var, hep birlikte her şeyin üstünden geliriz sen hiç merak etme” diye art arta olumlu cümleler kurmaya başlayınca bir noktada onu susturmak zorunda kaldım. Suat sessizce izledi, annemin elini öptü ve müsaade istedi. Onu kapıya kadar geçirirken Banu’dan da bizi annemle baş başa bırakmasını rica ettim.

Annemin bir tanecik aşkını kaybettiğini sandığı gün ona Kayahan’ı geri getirmeliyim.

Hemşirelerin tüm koşuşturmaları bitip de el ayak çekilince annemin yatağının kenarına oturup ellerini tuttum.

“Seni çok seviyorum anne” dedim. “Seni çok seviyorum ve seni koşulsuz seviyorum. Bugüne kadar sana en çok sen mutlu olmadığın, olamadığın için kızgın oldum” dedim.

Seni anlamadım ya ben ona yanıyorum anne” dedim. Bu ima anneme hemen ulaştı, gözünden anladım.

“Anne” dedim, “Ben sözümde durmadım, yanlış bir şey yaptım ama bunu yapmasaydım şu an seni anlamıyor olacaktım.” Soran gözlerle baktı. Depoda yaşadıklarımı ve devamını anlattım kısaca. Kızgınlık, utanç, şaşkınlık, annemin suratından hepsinden biraz geldi geçti. “Ah çılgınım ah!” dedim. Annemin sol dudağının ucu kıvrıldı.

“Anne yanlış anlama ama şu an çok mutuyum ben” dedim. “Ne yaşadın nasıl yaşadın bilmiyorum ama benim okuduklarım çok gerçekti. Senin aşkın çok gerçekti” dedim. Konuşurken aklıma sürekli Kayahan’ın şarkılarından cümleler geldi. Hatırımda olduğunu bile unuttuğum, annemin fark etmeden nakış gibi zihnime işlediği şarkılar. Annemin yüzü rahatladıkça zevzekleşmeye başladım sevinçten. “Anne” dedim, “Ben yine gözlerinin hapsindeyim.  Artık bir süre göz göze yaşayacağız ama geçecek tamam mı?” dedim. Gözlerini kırptı.

Hava kararıp şehrin ışıkları yanmaya başlayınca her şey daha güzelmiş gibi göründü penceremizden. Hala çantamda duran poşeti çıkardım. Annem adeta sesinden tanır gibi baktı elimdeki poşete. İlk zarfı açıp okumaya başladım. Annem ağladı. Benim de sesim titredi ama dayandım, ağlamadan tamamladım okuyuşumu. Anneme hiçbir şey sormadım. Gerçek miydi, hayal miydi, hiç cevap geldi mi, seni bu mektuplar için üzen oldu mu, babam hiç öğrendi mi, o ekmek kutusu neden hala duruyor ve bu mektuplar neden orada bekliyor, sormadım. Annemi vermek istese bile şu an veremeyeceği cevaplara zorlamadım. Hem zaten artık ne fark ederdi ki? İstemiyorsa ömrünün sonuna kadar söylemeyebilir de.

Annem telefonu işaret etti gözleri ile… Müzik mi dedim, kafasını salladı. Best of Kayahan klasörünü açtım müzik uygulamamdan. Şarkıları saymaya başladım. “Her Şeyden Çok” şarkısında kafasını salladı, play tuşuna bastım.

Bugün uyandığımda yoktun yanımda, canım bugün ilaçlarımı almadım dedi Kayahan.

“Bugün ne kadar alışmışım anladım, canım bugün ilk defa sensiz kaldım” dedi sonra.

“Sönmeyen ateşlerde günahlarım yanıyor bıraktığın bu yerde hayallerim ağlıyor” da dedi.

“Anne” dedim, “Günah yok, aşk var. Kayahan bugün herkes için öldüyse bile seninle benim için yeniden doğdu. Bizim için artık hep o var. Bana her şeyi anlatacaksın, ben de yazacağım.”

Nicedir körelmiş kalemim pır pır etti.

Yaprak Çetinkaya/Şubat 2025/İstanbul

Not: Öykümüzde kullanacağımız 6 kelime şöyleydi: Söylemeyebilirdi,/Ekmek kutusu/Mutedil dalgalı/Kurşun/Kuyruk/Ayet
Beni o akşam hızlıca Kayahan’a bağlayan “kurşun” kelimesi oldu. Ayet kelimesini kullanamadım.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

yaprak-cetinkaya
Gazetecilik eğitimini Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde aldı. 27 yıldır farklı görevlerde daima mesleğine aşık bir hal ile çalışıyor. Gazeteciliği en çok wellbeing, kişisel gelişim, psikoloji, ezoterizm, mitoloji gibi daha az konuşulan konular üzerinden yapmayı seviyor. Mümkün Dergi, Yuka Dükkân ve Yuka Ajans’ın kurucu ortaklarından…
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.