Bir süre önce Yalnızca Yavaşladığında Görebileceğin Şeyler’i okurken altını çizdiğim cümlelerden biri şuydu: “Dinlenmek, hiçbir şey yapmamak değildir.” İlginç olan şu ki bunu yıllardır biliyor olmam gerekiyordu. Hepimiz biliyor gibiyiz zaten. Ama modern insanın en büyük problemi bilgi eksikliği değil; bilgiyi yaşayacak sinir sistemi alanını kaybetmiş olması. Çünkü artık gerçekten yavaşlamıyoruz. Sadece kısa süreliğine hız kesiyoruz.
Arada telefon elimizden düşüyor, bir kahve alıyoruz, birkaç saatliğine evde kalıyoruz, belki bir dizi açıyoruz. Ama bunların çoğu gerçek bir yavaşlık üretmiyor. Sadece bir sonraki hızlanma için kısa tampon alanlar yaratıyor. Zihin hâlâ koşuyor. Beden otursa bile içimiz oturmuyor.
Bence en büyük yanılgılardan biri şu ki insanlar yavaşlamayı tempo düşürmek sanıyor. Bence gerçek yavaşlık, algının değişmesiyle ilgili. Çünkü insan hızlandığında yalnızca daha çok şey yapmıyor, daha az şey görmeye başlıyor.
Hız, Dünyayı Görme Biçimimizi Daraltıyor
Hızlı yaşarken dünya işlevlere dönüşüyor. Kahve yalnızca kafein oluyor. Yürümek bir yerden bir yere ulaşma biçimi. Arkadaş buluşması, ajandadaki etkinlik. Yemek, mideyi susturma yöntemi. İnsan hızlandıkça deneyimlerin dokusu kayboluyor. Bu yüzden birçok kişi hayatının “geçtiğini” hissediyor ama tam olarak ne yaşadığını hatırlayamıyor. Çünkü zihin sürekli sonraki şeye geçtiğinde hiçbir an tam olarak kaydedilmiyor.
Bazen düşünüyorum da mesele gerçekten yoğun olmamız mı? Yoksa sürekli zihinsel geçiş halinde yaşamamız mı? Bir sekme kapatmadan diğerine geçiyoruz. Bir mesajı yanıtlarken başka bir şeyi düşünüyoruz. Dizi izlerken telefon kaydırıyoruz. Dinlenirken bile verimlilik videosu açıyoruz. Modern insanın zihni uzun süredir tek bir yerde tam olarak kalamıyor.
Ve insan bir yerde kalamayınca hiçbir şeyi derin göremiyor. Belki de bu yüzden yavaşladığımızda dünyanın değiştiğini sanıyoruz. Oysa değişen çoğu zaman dünya değil. Bizim algısal çözünürlüğümüz…

Yavaşlayınca Bastırılmış Şeyler Yüzeye Çıkıyor
Gerçek yavaşlık biraz ürkütücüdür aslında. Çünkü insan hızın içinde birçok şeyi duymamayı başarabilir. Sürekli meşgul olduğunda yalnızlığını erteleyebilir. Yorgunluğunu performans gibi gösterebilir. İç sıkışmasını “yoğunluk” diye açıklayabilir. Ama tempo düştüğünde içeride uzun süredir bastırılmış şeyler görünür olmaya başlar.
Bazı insanlar bu yüzden sürekli meşgul. Çünkü durduklarında kendileriyle karşılaşacaklarını hissediyorlar. Yavaşlık bu yüzden sadece estetik bir yaşam biçimi olmaktan öte psikolojik bir yüzleşme alanı da getiriyor. İnsan yavaşladığında gerçekten ne kadar yorulduğunu fark ediyor. Sürekli konuştuğu halde ne kadar az anlaşıldığını, kalabalıklar içinde ne kadar dağılmış hissettiğini ne kadar uzun süredir hiçbir şeyi gerçekten tatmadan yaşadığını hissediyor. Hızın içinde bulanık kalan şeyler netleşmeye başlıyor.
Dünya Hızlanınca Sinir Sistemimiz Aynı Kalmadı
Bence mesele sadece dünyanın hızlanması da değil. Eskiden insan bir günü yaşardı, şimdi aynı günün içinde yüz ayrı yere gidip geliyor zihinsel olarak. Sabah gözünü açar açmaz bir savaş haberi görüyorsun, iki dakika sonra biri Bali’ye gitmiş oluyor, sonra ekonomi konuşuluyor, ardından bir makyaj videosu, sonra bir cinayet haberi, sonra komik bir reel. İnsan zihni bunların hiçbirine tam yerleşemeden öbürüne geçiyor. Bedene ne oluyoe dersiniz? O da tüm bunları gerçekten yaşamış gibi yoruluyor.
O yüzden artık birçok insanın yaşadığı şey klasik anlamda “stres” değil bence. Daha çok, sürekli bir şey olmuş da tam ne olmuş çıkaramıyormuş hissi. Sanki içerde hep hafif bir acele var. Oturuyorsun ama tam oturamıyorsun. Dinleniyorsun ama bedenin hâlâ bir yere yetişecekmiş gibisin.Bazı günler hiçbir şey yapmadığın halde neden bu kadar yorulduğunu anlamıyorsun ya… İşte hep maruz kalmalarının sonuçları onlar.
Bu yüzden yavaşlık bana artık “iyi yaşam önerisi” gibi gelmiyor. Daha çok zihnin dağılmış parçalarını geri çağırmak gibi geliyor. Sessizce yürümek, kahveyi telefona bakmadan içmek, camdan dışarı dalıp gitmek… Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor ama insan oralarda tekrar kendi ağırlığını hissediyor. Gün içinde ilk kez gerçekten bir yerde oluyor. Görüyorum ki uzun zamandır çoğumuzun problemi hayatın içinde bir türlü tam olarak bulunamamak.

Belki de Bazı Şeyler Gerçekten Sadece Yavaşlayınca Görülüyor
Bence kitabın en güçlü tarafı, yavaşlığı romantize etmeden onun aslında bir fark etme biçimi olduğunu hissettirmesi. Yavaşlamak, dünyayı başka bir çözünürlükte görmeye başlamak gibi anlatılıyor.
Hızlı yaşarken insanın algısı daralıyor biraz. Her şey “yetişilmesi gerekenler” listesine dönüşüyor. Yemek yemek bile bazen gerçekten yemek yemek değil de bir sonraki şeye enerji toplama molası oluyor. Sohbet ederken bile zihnin başka yerde kalıyor. Bir yandan mesaj bakıyor, bir yandan düşünüyor, bir yandan sıradaki işi hesaplıyorsun. Hayat yaşanan bir şey olmaktan çıkıp yönetilen bir şeye dönüşüyor. O yüzden birçok insan ne hissettiğini bile geç fark ediyor artık. Yorulduğunu tükenince anlıyor. Kırıldığını öfkeye dönüştüğünde fark ediyor. Sevmediği bir hayatın içinde olduğunu ise ancak bir gün hiçbir şeye tahammül edemediğinde…
Yavaşlık burada devreye giriyor işte. İnsanı daha “iyi” biri yapmıyor belki ama daha net biri yapıyor. Çünkü tempo düşünce zihnin üst üste binmiş sesleri biraz ayrışmaya başlıyor.
Kim olduğun.
Ne hissettiğin.
Neye kırıldığın.
Neyin seni tükettiği.
Neyin gerçekten iyi geldiği.
Bunların hepsi aslında hep orada oluyor ama hız, insanın kendi iç sesini bastırıyor. Sürekli tepki verir halde yaşayınca insan kendi hayatının öznesi gibi değil de dış dünyanın çağrılarına cevap veren biri gibi hissediyor. Bir bildirim geliyor, dönüyorsun. Bir iş çıkıyor, oraya gidiyorsun. Bir kriz oluyor, onu çözüyorsun. Gün bitiyor ama gerçekten sen ne istedin ne düşündün ne hissettin; orası biraz karanlık kalıyor.
Yavaşlamak, bana artık “kaçış” gibi değil, algıyı temizlemek gibi geliyor. Kirli bir camın silinmesi gibi. Dünya değişmiyor belki ama sen ilk kez bazı şeyleri gerçekten seçebiliyorsun. Otomatik yaşamaktan çıkıp kendi deneyimine yeniden temas etmeye başlıyorsun.
Kendi hayatını sadece sürdürme değil de gerçekten fark edebilme becerisi hepimize dokunur umarım.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

