Saatlerce Çalışabiliyordum ve Bunun Sağlıklı Olduğunu Sanıyordum
Farkındalık

Saatlerce Çalışabiliyordum ve Bunun Sağlıklı Olduğunu Sanıyordum

DEHB tanısını aramamı en çok geciktiren şey, saatlerce masada kalabilmemdi. Bir konu ilgimi çektiğinde kalkmadan okuyor, yazıyor, kaynakları peş peşe açıyordum. Bir makaleden ötekine geçiyor, not çıkarıyor, başladığım metni bitirmeden kalkmak istemiyordum. “Dikkat problemi olan biri böyle çalışamaz,” diyordum kendime. Dışarıdan bakıldığında bu çalışma biçimi iyi görünüyordu: İş bitiyor, teslim tarihi kaçmıyor, ortaya kabul edilebilir bir sonuç çıkıyordu. İnsanların gördüğü de buydu, ilk bölümde anlattığım “disiplinli Aslı” imgesinin beslendiği yerlerden biri de burasıydı. Ama bir şeyi hesaba katmıyordum: O sonuca nasıl ulaştığımı.

Bir konuya daldığımda çalışmayı bitiren çoğu zaman ben değildim. “İki saat çalışıp bırakacağım,” diye oturup dört-beş saat sonra hâlâ masada olmak durumundaydım. Ara vermek istemiyordum; zihnimde kurduğum bağlantıyı kaybetmekten korkuyordum, “şunu da bitireyim,” diyerek uzatıyordum. Bir noktadan sonra açlık, susuzluk, yorgunluk, saate bakmak — hepsi ikinci plana geçiyordu.  Çıkan işe bakıp “yüksek konsantrasyon” demek kolaydı. Masadan kalktıktan sonraki hâlime bakmıyordum.

Hiperfokus Neden Bana Uzun Süre Problem Gibi Görünmedi?

Hiperfokus Neden Bana Uzun Süre Problem Gibi Görünmedi?

Hiperfokus, DEHB konuşulurken en kolay romantikleştirilen deneyim. Üretkenlik kültürünün içinden bakıldığında saatlerce bir işe gömülmek neredeyse “ideal çalışan” profiline denk düşüyor: Dikkat dağılmıyor, iş çok çıkıyor, yorulsan da devam ediyorsun. “Bunun neresi problem?”

Kavramın bilimsel tanımı ve DEHB’e özgüllüğü hâlâ tartışmalı, bu yüzden hiperfokusu DEHB’in kesin bir belirtisi gibi sunmak doğru değil. Yine de yetişkin DEHB deneyimini inceleyen çalışmalarda, ilgi çekici bir etkinliğe yoğun biçimde odaklanma ve oradan başka bir göreve geçmekte zorlanma sık karşılaşılan bir durum. Benim için kritik ayrım burada belirdi: Sorun saatlerce odaklanabilmem değil de ne zaman odaklanacağıma ve ne zaman bırakacağıma ne ölçüde karar verebildiğimdi.

İlgimi çeken bir konu karşısında dikkatim güçlü oluyordu, aynı dikkati daha az uyarıcı ama yapılması gereken bir göreve yöneltmek her zaman o kadar kolay değildi. Bir metin üzerinde beş saat geçirebiliyorken, o metni göndereceğim e-postayı hazırlamak beklenmedik ölçüde uzayabiliyordu.  Bunu “çok sevdiğim şeylere iyi odaklanıyorum,” diye geçiştirmek deneyimin yarısını dışarıda bırakıyordu. Önemli olan dikkatin esnekliğiydi: Odağı başlatmak, sürdürmek ve gerektiğinde bırakmak.

Çok Çalışmakla Çalışmayı Yönetebilmek Arasında Fark Var

Çok Çalışmakla Çalışmayı Yönetebilmek Arasında Fark Var

Yıllarca çalışma kapasitemi “ne kadar uzun masada kaldığım” üzerinden ölçtüm. Altı saat çalıştıysam iyi çalışmıştım. Çok sayfa yazdıysam verimliydim. Kısa sürede çok iş çıkardıysam o gün başarılı geçmişti. Bu ölçümde ertesi gün yoktu. Altı saatlik çalışmanın ardından zihnen tükenmişsem, yemek yemeyi unutmuşsam, bedenimin ihtiyaçlarını saatlerce ertelemişsem ve ertesi sabah o masaya yaklaşmak bile istemiyorsam; o altı saati “verimlilik” hanesine yazmak pek anlamlı değildi.  Bunu anlamam zaman aldı. Yüksek kapasite ile sürdürülebilir kapasiteyi aynı şey sanıyordum.

Bir işi bir kez yapabilmek, onu aynı maliyetle tekrar yapabileceğimizi göstermiyor. Yoğun odaklanmanın ardından toparlanmak ciddi enerji istiyorsa, performansı yalnızca üretilen sonuç üzerinden değerlendirmek eksik kalıyor.  Çalışma düzenim uzun süre iki uç arasında gidip geldi: Bir dönem olağanüstü yoğun çalışıyor, ardından aynı tempoya bir türlü geri dönemiyordum. Yoğun günlerde kendimi başarılı, yavaşladığımda yetersiz hissediyordum. Bir önceki günün aşırı temposunun ertesi günkü kapasitemi nasıl etkilediğini görmek yerine, iki günü birbirinden bağımsız okuyordum.

Oysa beden ve zihin takvim değişti diye sıfırlanmıyor.

Üretkenlik Kültürü Hiperfokusu Neden Bu Kadar Seviyor?

Mesele yalnızca DEHB ile de sınırlı değil. İçinde yaşadığımız çalışma kültürü, uzun süre odaklanmayı, yorulmadan üretmeyi ve kapasitenin sınırlarını zorlamayı erdem sayıyor. “Akışa girdim, sekiz saat çalıştım,” cümlesi çoğunlukla başarı hikâyesi olarak anlatılıyor; kaç öğünün atlandığı, bedenin kaç sinyalinin ertelendiği ya da ertesi günün nasıl geçtiği o hikâyeye pek dâhil edilmiyor.  DEHB söz konusu olduğunda bu kültürel bakış romantikleştirmeyi kolaylaştırıyor. Sosyal medyada hiperfokusu “DEHB’in süper gücü” olarak görmek de muhtemelen bundan. Saatler içinde büyük miktarda iş çıkarabilen bir zihin, üretkenlik açısından çekici görünüyor.

Kendi deneyimimi artık “süper güç” üzerinden anlatmıyorum. Hiperfokus bazı işlerime gerçekten yarıyor — akademik araştırma yaparken, yazarken ya da yeni bir şey öğrenirken yoğunlaşabilmek benim için değerli. Ama aynı yoğunluk, bırakmam gereken anı kaçırmama ve enerjimi tek bir alana gereğinden fazla yatırma da yol açabiliyor.  İkisini aynı anda görmek bana daha doğru geliyor.

Bir Günde Ne Kadar Yaptığım Artık Tek Ölçütüm Değil

Bir Günde Ne Kadar Yaptığım Artık Tek Ölçütüm Değil

Tanıdan sonra değiştirmeye çalıştığım şey daha az üretmek olmadı. Kapasitemi daha uzun bir zaman aralığında değerlendirmeye başladım.

Bir gün on saat çalışıp ertesi gün hiçbir şey yapamamakla, birkaç gün boyunca daha dengeli çalışmak kâğıt üzerinde benzer üretim yaratabilir. Benim için aynı deneyim değiller. İkincisinde hayatın geri kalanına da yer kalıyor. Bu yüzden çalışmayı artık yalnızca “kaç saat odaklandım?” üzerinden değerlendirmiyorum. Çalışmayı bırakabildim mi? Yemek yedim mi? Ara verdim mi? Başka sorumlulukları tamamen kaybettim mi? İş bittikten sonra kendime ait bir enerjim kaldı mı? Bunlar da çalışma biçimimin parçası.

Hiperfokus ortadan kalkmış değil. Bir konu ilgimi çektiğinde saatlerin nasıl geçtiğini hâlâ anlamadığım oluyor. Fark şu: Bunu otomatik olarak “iyi bir çalışma gününün kanıtı” saymıyorum. Yıllarca ne kadar çok çalışabildiğimi kapasitemin göstergesi sandım. Şimdi kapasiteyi başka türlü ölçüyorum: Bugün yaptığım işi, kendimi tüketmeden yarın da sürdürebiliyor muyum?


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Aslı Yirsutimur
Aslı Yirsutimur, iletişim, yazarlık ve içerik stratejisi alanlarında çalışan bir içerik editörü ve yazardır. Kişisel gelişim, psikoloji, kültür ve dijital dönüşüm ekseninde; yüzeysel motivasyon dilinin ötesine geçen, düşünsel derinliği olan metinler üretir. Yazılarında bireysel deneyim ile toplumsal bağlamı birlikte ele alır; çağdaş insanın duygusal, zihinsel ve iletişimsel meselelerini eleştirel bir perspektifle inceler. Dijital içerik üretimi, editoryal kurgu ve anlatı dili üzerine çalışmakta; farklı mecralar için nitelikli ve sürdürülebilir içerik modelleri geliştirmektedir.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.