Olanı olduğu gibi görmek kolay değildir. Kimi tetiklenmeler, en katı mantıksal rasyonalistimizi dahi kör noktalarından yakalar. Ve bu bizi, görmek istemediğimiz şeyleri görmeme konusunda kusursuz bir cambaz yapar. Pratikle ustalaştığımız düşünsel taklalar ve kimi gerçeklerin üzerine geçirdiğimiz görünmezlik pelerinleri, bizim kör noktalarımızdır. Bunlar hem kurtarıcımız hem de lanetimizdir. Kurtarıcıdırlar çünkü bizi acı verici gerçeklerden, duygu ve düşüncelerimizden korurlar. Ve lanetlidirler eğer gerçeklerle aramıza gereğinden fazla giriyor ve kendimize sürekli yalanlar söylememize sebep oluyorlarsa. Kör noktalarımız, savunma mekanizmalarımızdır. Ve bilinçdışımızın en zekice stratejilerinin mimarlarıdır.

Kendimizle İlişkimizde Savunma Mekanizmaları
Savunma mekanizmalarımız, bizim kendimizle, diğer insanlarla ve yaşamla kurduğumuz ilişkilerde en belirleyici faktörlerden biridir. Kendimizle olan ilişkimizde bir seviyeye kadar muhteşem bir eşlikçidir. Çünkü hiçbirimiz kendimizin yetersiz, tembel, kıskanç vs. olduğunu düşünmek istemeyiz. Bunları fark etmek yerine bu davranışların yol açtığı sonuçları dışarıya bağlamak ya da görmezden gelmek, egomuz için çok daha kabul edilebilirdir. Örneğin, başarılı görmek istemediğimiz fakat bunu kendimize itiraf edemediğimiz bir yakınımızın başarısını şansa bağlamak bir savunma mekanizması olabilir. O kişinin yeteneğini, azmini ya da geçtiği yolları görmektense başarısını ondan bağımsız dış koşullara bağlamayı tercih edebiliriz. Bilinçdışı seviyede devreye soktuğumuz bu psikolojik strateji, bizim içsel adalet terazimizi dengeler.
Diğerleriyle İlişkilerimizde Kör Noktalar
Savunma mekanizmaları, diğerleriyle olan ilişkilerimizde de bir seviyeye kadar oldukça destekleyicidir. Örneğin bizi sürekli üzen, kızdıran bir kişiyi olduğu gibi görmek, o ilişkiyi bitirmemiz ya da o kişiyle yüzleşmemiz gerektiği anlamına gelir. Bunu yapmamak için davranışlarını küçültebilir, görmezden gelebilir ya da “Kötü bir niyeti yoktu.”, “O gün canı sıkkındı.” gibi cümlelerle onun adına gerekçeler sunabiliriz. Hâlbuki kaçındığımız şey, karşımızdaki kişinin bize olan gerçek duyguları, saygısı, yalnız kalma korkumuz ya da haklı/haksız kaygılarımız olabilir.
Benzer biçimde, ilişkide kendimizin haksız veya kırıcı olan taraf olduğunu görmek yerine, kimi zaman da kendi öfkemizi, kıskançlığımızı vs. karşı tarafa yansıtabiliriz. Ya da kendi negatif duygularımızın vicdani yükünü hafifletmek için karşı tarafı kötü görmek isteyebiliriz. Dramanın fitilini ilk ateşleyen elimize bakmaz, bizimle savaştığı için karşı tarafı suçlarız. Kendi duygularımızın farkına varmaz, o duyguları karşı tarafa aitmiş gibi görürüz. Bunları yaparken duygu ve düşüncelerimizden kesinlikle şüphe duymayız ve tamamına inanırız, çünkü bunlar gerçekten de zihnimizin kör noktalarıdır.
Ne Mutlak İyi Ne Mutlak Kötü
Savunma mekanizmaları, değiştiremeyeceğimiz şeylerle yaşama konusunda bize fazlasıyla hizmet eder. Fakat değiştirebilecekken görmezden geldiğimiz ve tekâmülümüzü kısıtladığımız alanlarda tam tersi bir etki yapar ve bizi ilerlemekten geri tutar. Dolayısıyla savunma mekanizmalarımız ne mutlak iyidir ne de mutlak kötüdür. Aynı savunma, içinde bulunduğumuz koşula ve kullanım biçimimize göre farklı işlevler görebilir. Bu sebeple değerlendirme yaparken onları hangi konularda ne sıklıkla ve ne kadar katı kullandığımızı anlamamız önemlidir.

En Sık Kullandığımız Savunma Mekanizmaları
1. Bastırma: Kaygı uyandıran düşünce, duygu, anı veya dürtülerimizi bilinçli farkındalığın dışında tutmaktır. Bastırma, özellikle baş etmekte zorlandığımız deneyimlerin yarattığı içsel çatışmayı azaltmaya hizmet eder. Ancak bilinçli farkındalığın dışında kalan duygusal yaşantılar, farklı durumlarda veya dolaylı biçimlerde etkisini sürdürebilir. Örneğin, çocukluğunda yaşadığı incitici bir deneyim hakkında konuşmaktan kaçınan ve bu deneyimi hatırlamakta zorlanan bir kişi, benzer ilişkilerde açıklamakta güçlük çektiği yoğun kaygılar yaşayabilir.
2. Yer değiştirme: Belirli bir kişiye veya duruma yönelik duygularımızı doğrudan ifade edemediğimizde bu duyguları daha az tehdit edici ya da daha güvenli bir hedefe yöneltmemizdir. Bu, özellikle öfke, kaygı ve hayal kırıklığı gibi duygularımızı asıl kaynağına yöneltmemizin zor olduğu durumlarda ortaya çıkabilir. Örneğin, iş yerinde yöneticisine karşı öfkesini ifade edemeyen bir kişinin, eve döndüğünde aile üyelerine karşı tahammülsüz davranması buna örnek olabilir. Duygumuzun yöneldiği hedef değişse de duygusal gerilimin asıl kaynağı ortadan kalkmaz.

3. Yansıtma (projeksiyon): Kendimizde kabul etmekte zorlandığımız duygu, düşünce, dürtü veya özellikleri başka bir kişiye atfetmemizdir. Bu mekanizma, içsel çatışma yaratan özelliklerimizle doğrudan yüzleşmemizi önlese de kendimizle ilgili farkındalığımızı sınırlar ve ilişkilerimizdeki çatışmaları artırabilir. Örneğin, bir iş arkadaşına öfke duyan ancak bu duygusunu kabul etmekte zorlanan bir kişinin, “Asıl bana karşı ön yargılı olan sensin.” diyerek kendi duygusunu karşı tarafa atfetmesi yansıtmaya örnek olabilir.
4. Rasyonalizasyon: Bir davranışımızın veya kararımızın altında yatan gerçek nedenleri kabul etmekte zorlanmamız ve bunun yerine daha makul, kabul edilebilir ya da bizi daha az rahatsız eden açıklamalar geliştirmemizdir. Bu mekanizma, benlik saygımızın korunmasına ve suçluluk, utanç veya hayal kırıklığı gibi duygularla aramıza mesafe koymamıza yardımcı olabilir. Fakat aynı zamanda gerçek nedenlerin fark edilmesini de güçleştirebilir. Örneğin, karşı cins tarafından reddedilen bir kişinin, “Zaten onu gerçekten istemiyordum.” diyerek yaşadığı hayal kırıklığını küçümsemesi bu savunma mekanizmasına örnektir.

5. İnkâr: Kaygı yaratan veya kabullenmesi güç bir gerçeği kabul etmekte zorlanmamız ve bu gerçeğin varlığını yok saymamızdır. Örneğin, ilişkisinde ciddi sorunlar yaşayan bir kişinin, yaşananlara rağmen “Bir sorun yok, abartıyorsunuz, her şey yolunda.” diyerek durumu görmezden gelmesi buna örnek olabilir. İnkâr, gerçeğin acı verici kısmının görmezden gelinmesini ve yoğun duygusal yükün geçici olarak hafiflemesini sağlayabilir. Fakat gerçekliğin sürekli reddedilmesi, sorunların fark edilmesini ve çözüm için adım atılmasını da engelleyebilir.
6. Tepki oluşumu: Kabul etmekte zorlandığımız bir duygu veya dürtünün tam karşıtı yönde davranışlar sergilememizdir. Bu mekanizmada, iç dünyamızda yaşadığımız çatışmayı doğrudan deneyimlemek veya ifade etmek yerine, karşıt bir tutum geliştirerek bu çatışmayı yönetmeye çalışırız. Ancak dışarıya yansıtılan tutum ile içsel yaşantımız arasında belirgin bir uyumsuzluk görülebilir. Örneğin, bir kişiye karşı yoğun kıskançlık veya hoşnutsuzluk hisseden birinin, bu duyguları kendisine yakıştıramadığı için o kişiye karşı aşırı ilgili, nazik ve destekleyici davranması tepki oluşumuna örnek olabilir.

7. Gerileme (regresyon): Yoğun stres, kaygı veya güvensizlik yaşadığımız durumlarda, daha erken gelişim dönemlerine özgü davranış biçimlerimize geri dönmemizdir. Mevcut koşullarla baş etmekte zorlandığımızda, geçmişte güvende hissetmemizi sağlayan veya daha önce işe yarayan davranış örüntülerine yönelebiliriz. Bu durum geçici bir rahatlama sağlayabilse de yetişkinlikteki sorunlarla baş etme becerilerimizi sınırlayabilir. Örneğin, yoğun baskı altında kalan bir yetişkinin sorumluluklarını yerine getirmekten kaçınması, küsüp susmaya yönelmesi veya başkalarından çocukluk dönemini andıran biçimde ilgi ve bakım beklemesi gerileme mekanizmasına örnek olabilir.
8. Bölme: Kendimizi, başkalarını veya yaşadığımız olayları aynı anda hem olumlu hem de olumsuz özellikleriyle değerlendirmekte zorlanmamız ve bunları birbirinden keskin biçimde ayırmamızdır. Bu mekanizmada diğerleri ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olarak algılanabilir; çelişkili duygu ve düşünceleri bir arada tutmak güçleşir. Bölme, özellikle yoğun duygusal çatışmaların yaşandığı durumlarda belirsizliği ve içsel gerilimi azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak aynı zamanda ilişkilerde ani değişimlere, hayal kırıklıklarına ve kutuplaşmış yargılara da yol açabilir. Örneğin, kendisini anlayan bir kişiyi kusursuz olarak gören birinin, o kişi bir kez beklentisini karşılamadığında onu tamamen kötü veya güvenilmez olarak değerlendirmesi buna örnek olabilir.

9. Entelektüalizasyon: Duygusal bir durumu yalnızca soğuk analiz ve kavramlarla ele alıp hissetmekten kaçınmamızdır. Bu savunma mekanizmasında, yaşadığımız deneyimin nedenlerini ve sonuçlarını ayrıntılı biçimde inceleyebilir, ancak deneyimin bizde yarattığı zorlu duygularla doğrudan temas etmekte zorlanabiliriz. Örneğin, travmatik bir ailede yaşayan bir kişinin, yaşadıklarını sürekli psikolojik olarak çözümlemesi, duygularının bedenindeki yansımalarını analiz etmesi fakat duygularını asla deneyimlememesi buna örnektir. Bu, özellikle duyguların önemsenmediği, küçümsendiği veya cezalandırıldığı ailelerde büyüyen yetişkinlerde daha sık kullanılan bir savunma mekanizmasıdır. Analiz, aynı zamanda duyguların deneyimleniyor olduğu illüzyonunu da yaratır.

10. Yüceltme (sublimasyon): Doğrudan ifade edilmesi zor, toplumsal açıdan kabul görmeyen veya bizim için çatışma yaratan dürtü ve duygularımızı, yapıcı ve toplumsal açıdan kabul edilebilir faaliyetlere yönlendirmemizdir. Yüceltme, duygusal enerjinin bastırılmasından veya doğrudan dışa vurulmasından farklı olarak bu enerjinin üretken bir biçimde kullanılmasını sağlar. Örneğin, yoğun öfke yaşayan birinin bu enerjiyi düzenli spor yapmaya, sanat üretmeye veya yaratıcı yazarlığa yönlendirmesi yüceltme mekanizmasına örnek olabilir. Bu süreç, duygularımızı daha işlevsel biçimde ele almamıza ve kendimiz için anlamlı üretimler ortaya koymamıza katkıda bulunabilir.
Olanı Olduğu Gibi Görmenin İçsel Gücü
Savunma mekanizmaları hepimizin belirli seviyelerde kullandığı araçlardır ve varlıkları tamamen doğaldır. Fakat bunların yoğunlaşıp katılaşıp kalıcı bir yaşam biçimine dönüşmesi ve hayatı bunların penceresinden görmeye başlamamız, gerçekle bağımızın kopması anlamına gelebilir. Olanı olduğu gibi görmekten ne kadar uzaklaşırsak o kadar patolojik seviyelere yaklaşırız. Olanı olduğu gibi görmek bizim için ne kadar kolaylaşırsa o kadar içsel huzura kavuşuruz. İronik olarak, kendimizin ve hayatın gölge yanlarını görmek, kimi zaman onları halı altına süpürmeye, tozunu etrafa saçmaya çalışmaktan çok daha rahatlatıcıdır. Bu başta zor olsa da bize kalıcı huzuru getiren, tetiklenmemizi veya manipüle edilmemizi engelleyen ve egomuzu yenmemizi sağlayan asıl içsel güç budur.
Gerçeklerle olan samimiyetimiz ölçüsünde egomuzun ağırlıklarını daha kolay taşırız. Çünkü var olan ve değiştirebileceğimiz sorunları ancak görüp kabullendikten sonra onları dönüştürebilme kapasitesine sahip oluruz. Ve yok gibi davrandığımız – fakat görmemiz gereken – her şey, kendini bize görünür kılacağı anları bekler. Bazen gündelik yaşam içinde gizlenen “hep aynı tür” insanlarla, bazen sevdiklerimizden aldığımız ve göz ardı ettiğimiz geri bildirimlerle, bazen de bir türlü aşamayıp tıkalı kaldığımızı hissettiğimiz döngülerle.
Peki, kör noktalarımızı fark ettik, bu bilgiyle ne yapacağız?
Savunma Mekanizmalarımızla Nasıl Çalışabiliriz?
Fark etmek: Savunmalarımız kaygımızı ve acımızı geçici olarak hafifletebilir fakat çoğu zaman bunların kökündeki ihtiyacı çözmez. Birtakım döngüleri kırabilmemiz ve ilişkilerimizde tekrar eden çatışmaları çözebilmemiz için bu kökleri fark etmemiz gerekir. Otomatik tepkilerimizi, özellikle de yoğun duygular yaşadığımız konularda gözlemlemeliyiz. Hemen inkâr etmek, suçlamak veya kendimize kızmak yerine kök nedeni, yani savunma mekanizmasının neyi korumaya çalıştığını keşfetmeliyiz. Örneğin kabul görme, güvende hissetme, sınırlarını koruma veya incinmekten kaçınma ihtiyacı, tekrar eden tepkilerimizin altında yatıyor olabilir.
Duyguyu tanımak: Rahatsız edici duygularımızı hızlıca susturmak, bastırmak, açıklamak veya değiştirmek zorunda olmadığımızı kendimize hatırlatmalıyız. Tepkimizin altında hangi duygu ve ihtiyaçların bulunduğunu bu şekilde anlayabiliriz. Öfkenin altında incinmişlik, eleştirinin altında yetersizlik korkusu veya kaçınmanın altında reddedilme kaygısı olabilir. Bir duyguyu yargılamadan fark etmek, onunla daha sağlıklı bir ilişki kurmamızı sağlar.
Yeni baş etme yolları geliştirmek: Duyguları yaratıcılıkla ve sanatla ifade etmek, ilişkilerimizde sınır koymak, açık sözlü olmak ya da bırakabilmeyi bilmek, başkalarından yardım istemek veya çatışmaları anlayışla ele alabilmek gibi daha işlevsel yolların mümkün olup olmadığını araştırabiliriz. Eğer yeni yollar mümkünse bunların ışığında rotamızı çizebilir, savunmalara olan ihtiyacımızı sağlıklı biçimde giderebiliriz.
Unutmayalım ki amaç, savunma mekanizmalarımızı tamamen ortadan kaldırmak yerine onları ne zaman ve nasıl kullandığımızı fark ederek daha esnek ve işlevsel baş etme yolları geliştirmektir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

