Hayatta hepimiz zaman zaman tökezliyor, hayal kırıklıkları yaşıyor, motivasyonumuzu kaybediyoruz. Kimimiz yaşadıklarının ardından yeniden toparlanırken kimimiz yolumuza devam etmekte zorlanıyoruz. Peki, zor zamanlarda bizi ayakta tutan, pes etmeden devam etmemizi sağlayan şey ne? Zihinsel dayanıklılık doğuştan mı geliyor, yoksa üzerinde çalışarak geliştirebileceğimiz bir beceri mi? Uzun yıllardır sporcular, antrenörler ve takımlarla çalışan, spor psikolojisi alanındaki birikimini Zihinsel Dayanıklılık kitabına taşıyan Dr. Sema Özdemir ile başarının görünmeyen tarafını, zihnimizin performansımız üzerindeki etkisini, başarısızlıklarla baş etmeyi ve hayatın getirdiği zorluklara rağmen ilerleyebilmenin yollarını konuştuk.

Kurumsal Hayattan Spor Psikolojisine
Sema Hanım, kısaca kendinizden bahsetmenizi isteyeceğim. Özellikle neden kariyer değiştirme kararı aldınız ve neden spor psikolojisine yöneldiniz? Sizi bu alana iten şey spor yapmanın kendisi mi, yoksa sporcuların yarışlara hazırlanırken yaşadığı süreçler mi?
Aslında benim kariyer yolculuğumun merkezinde her zaman insanı anlamak, gelişimine katkı sağlamak ve potansiyelini ortaya çıkarmasına destek olmak vardı. Uzun yıllar kurumsal iş hayatında farklı görevlerde çalıştım. Bu süreçte insanların benzer bilgi ve becerilere sahip olmalarına rağmen neden farklı performanslar gösterdiklerini, bazılarının zorluklar karşısında daha kolay toparlanırken bazılarının neden daha fazla zorlandığını merak etmeye başladım.
Spor ise hayatımda her zaman önemli bir yere sahipti. Beni spor psikolojisine yönlendiren yalnızca spor yapmayı sevmem değildi. Asıl ilgimi çeken, sporcuların fiziksel ve teknik hazırlıklarının ötesinde yaşadıkları zihinsel ve duygusal süreçlerdi. Bir sporcunun aylarca, hatta yıllarca hazırlandığı bir yarışmada birkaç saniye içinde verdiği kararlar, baskı altında duygularını yönetebilmesi, hata yaptıktan sonra yeniden toparlanabilmesi ve tüm zorluklara rağmen hedefine bağlı kalabilmesi beni çok etkiliyordu.
Zamanla şunu daha net gördüm: Performansı belirleyen yalnızca ne kadar bildiğimiz ya da ne kadar hazır olduğumuz değil, sahip olduğumuz potansiyeli kritik anlarda ne kadar ortaya koyabildiğimiz. Bu merak beni spor psikolojisi alanında akademik çalışmalar yapmaya yönlendirdi. Spor yönetim bilimlerinde yüksek lisansımı ve ardından doktoramı tamamladım. Doktora çalışmamda zihinsel dayanıklılık ve duygusal zekâ üzerine yoğunlaştım. 2013 yılından bu yana sporcular, antrenörler ve takımlarla çalışırken edindiğim deneyimleri kurumsal dünyadaki performans ve liderlik çalışmalarımla da birleştirdim. Aslında spor ve iş dünyasının düşündüğümüzden çok daha fazla ortak noktası var. Bir sporcunun yarışma öncesinde yaşadığı kaygıyla bir yöneticinin önemli bir sunum veya karar öncesinde yaşadığı kaygı, farklı ortamlarda ortaya çıksa da benzer zihinsel mekanizmalara dayanabiliyor. Bugün yaptığım çalışmaların temelinde de bu anlayış var: İnsanın potansiyelini keşfetmesine, zihinsel becerilerini geliştirmesine ve bu potansiyeli sürdürülebilir bir performansa dönüştürmesine katkı sağlamak.
Zihinsel Dayanıklılık kitabım da aslında bu yolculuğun bir ürünü. Spor dünyasında yıllar içinde edindiğim deneyimleri, bilimsel bilgileri ve başarılı insanların hikâyelerini bir araya getirerek zihinsel dayanıklılığın yalnızca elit sporculara değil, hayatında bir hedefe ulaşmak isteyen herkese ait, geliştirilebilir bir beceri olduğunu göstermek istedim.
Spor psikolojisi alanındaki deneyimleriniz sizi “Zihinsel Dayanıklılık” kitabını yazmaya nasıl yönlendirdi? Bu kitapla okurların hayatında nasıl bir fark yaratmayı hedeflediniz?
2013 yılından bu yana sporcularla, antrenörlerle ve takımlarla çalışırken çok önemli bir şeyi tekrar tekrar gözlemledim: Performansı yalnızca yetenek, teknik bilgi veya fiziksel hazırlık belirlemiyor. Bir sporcunun zorlandığında nasıl düşündüğü, hata sonrası kendisiyle nasıl konuştuğu, duygularını ve dikkatini nasıl yönettiği de en az bunlar kadar önemli. Aynı örüntüleri iş dünyasında ve günlük yaşamda da gördüm. Bu kitap, sahada edindiğim deneyimi bilimsel yaklaşımlarla ve uygulanabilir yöntemlerle buluşturma isteğimden doğdu. Amacım, okurun yalnızca “Zihinsel dayanıklılık nedir?” sorusuna yanıt bulması değil; kendi zihinsel alışkanlıklarını fark etmesi, güçlü yanlarını tanıması ve geliştirmek istediği beceriler için somut adımlar atması. Çünkü zihinsel dayanıklılık, yalnızca zor zamanlarda ihtiyaç duyduğumuz bir güçten ziyade yaşamın her gününde geliştirebileceğimiz bir performans ve yaşam becerisidir.

Zihinsel Dayanıklılık Nedir?
Zihinsel dayanıklılık tam olarak nedir? Doğuştan sahip olduğumuz bir özellik mi, yoksa herkesin geliştirebileceği bir beceri mi?
Zihinsel dayanıklılığı; zorluklar, belirsizlikler ve baskı karşısında düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı yöneterek amacımız doğrultusunda ilerleyebilme kapasitesi olarak tanımlayabilirim. Bu, hiçbir zaman korkmamak, üzülmemek ya da hata yapmamak demek değildir. Önemli olan, yaşadığımız güçlüğe rağmen yeniden denge kurabilmek ve harekete geçebilmektir. Elbette mizacımız, yetişme koşullarımız ve deneyimlerimiz bizi etkiler. Ancak zihinsel dayanıklılığı değişmez, yalnızca doğuştan gelen bir özellik gibi değerlendirmek doğru olmaz. Hedef belirleme, dikkat yönetimi, destekleyici içsel konuşma, duygu düzenleme ve çalışma alışkanlıkları gibi beceriler öğrenilebilir, uygulanabilir ve zamanla geliştirilebilir. Kitabın temel mesajı da bu: Güçlü bir zihne sahip olmak, başımıza ne geldiğinden çok yaşadıklarımız karşısında nasıl bir yaklaşım geliştirdiğimizle ilgilidir.
Elit sporcuların baskı altında performans gösterme, odaklanma ve hata sonrası toparlanma becerilerinden iş ve günlük yaşam için neler öğrenebiliriz?
Spor, zihinsel süreçlerin çok görünür olduğu bir alan. Bir sporcu yarışın ortasında hata yaptığında durup uzun uzun düşünemez; dikkatini yeniden göreve yöneltmek zorundadır. İş yaşamında önemli bir sunum, zorlu bir toplantı ya da beklenmedik bir kriz de benzer zihinsel beceriler gerektirir. Sporculardan öğrenebileceğimiz en değerli şeylerden biri, kontrol edemediğimiz sonuca takılıp kalmak yerine kontrol edebildiğimiz sürece dönmektir. Bir diğeri de performansı tek bir ana indirgememek. Hazırlık, rutin, öz değerlendirme ve tekrar, gelişimin temelidir. Üstelik başarılı sporcular da kaygılanır, motivasyon kaybeder, özgüvenlerini sorgular. Onları farklılaştıran, bu durumlarla baş etmek için sistemli beceriler geliştirmiş olmalarıdır. Kitapta spor dünyasının deneyimlerini anlatırken herkesin kendi yaşamına taşıyabileceği bu zihinsel araçları görünür kılmak istedim.
ZD7® Modeli: Yedi Zihinsel Beceri
Kitabınızın merkezindeki ZD7® yaklaşımı hangi yedi zihinsel beceriden oluşuyor? Okur bu modeli kendi hayatına nasıl uygulayabilir?
ZD7® modelini, zihinsel dayanıklılığı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp üzerinde çalışılabilir yedi gelişim alanına dönüştürmek için yapılandırdım. Bu alanlar; hedef belirleme, özgüven, duyguları yönetme, içsel motivasyon ve güven, odak ve dikkat, iyimser zihin ve çalışma prensipleri. Birbirinden bağımsız değiller; birindeki gelişim diğerlerini de destekliyor. Örneğin hedefiniz çok net olabilir ama hata sonrasında özgüveninizi kaybediyorsanız ilerlemeniz zorlaşır. Ya da motivasyonunuz yüksek olabilir ama dikkatinizi ve çalışma düzeninizi yönetemiyorsanız süreklilik sağlayamazsınız. Okura önerim, önce bu yedi alana dürüstçe bakması ve şu soruyu sorması: “Bugün beni en fazla zorlayan beceri hangisi?” Ardından kitapta yer alan uygulamalardan biriyle küçük ama düzenli bir başlangıç yapması. Zihinsel gelişim yalnızca bilmekle oluşmaz; tekrarlanan pratiklerle gerçekleşir.
Kitapta “rağmen” kelimesine özel bir anlam yüklüyorsunuz. “Buna rağmen ne yapabilirim?” sorusu, zor durumlar karşısındaki bakış açımızı nasıl değiştiriyor?
“Rağmen” benim için edilgenlikten etkenliğe geçişin çok güçlü bir ifadesi. Çünkü hayat her zaman planladığımız gibi ilerlemiyor. Şartlar zorlaşabiliyor, hatalar yapabiliyoruz, kararlarımız beklediğimiz sonucu vermiyor, insanlar istediğimiz gibi davranmayabiliyor, emek verdiğimiz bir işte istediğimiz sonucu alamayabiliyoruz. Böyle anlarda zihin kolayca “Olmuyor, yapamıyorum, koşullar uygun değil.” gibi cümlelere yönelebiliyor. “Buna rağmen ne yapabilirim?” sorusu bütün sorunları ortadan kaldırmıyor ama dikkatimizi yeniden kendi etki alanımıza çeviriyor. Bu soru, kontrolümüzde olmayanla mücadele etmek yerine kontrolümüzde olan küçük ama anlamlı adımı görmemizi sağlıyor. Bir sporcu kötü geçen bir yarışın ardından koşulları değiştiremeyebilir ama bir sonraki antrenmanda neyi geliştireceğine karar verebilir. Günlük yaşamda da dönüşüm çoğu zaman böyle başlıyor: Engeli inkâr etmeden, onun karşısında kendi hareket alanımızı bulmakla.
Kitapta yer verdiğiniz ZİRVE Hedef Belirleme Tekniği, yalnızca hedef koymakla yetinmeyip hedefe bağlı kalmamıza nasıl yardımcı oluyor?
Hedef koymak çoğu zaman kolay; zor olan, ilk heyecan azaldığında o hedefle bağımızı sürdürebilmek. Kitapta yer verdiğim ZİRVE yaklaşımında hedefi zihinde netleştirmek, hedefle içsel bağ kurmak, rotayı planlamak, verilerle ilerlemek ve engeller karşısında esnek kalmak birlikte ele alınıyor. Çünkü yalnızca “Nereye ulaşmak istiyorum?” sorusu yeterli değil. “Bu hedef benim için neden önemli?”, “Bugün hangi adımı atacağım?”, “İlerlediğimi nasıl anlayacağım?” ve “Planım işlemezse neyi değiştireceğim?” soruları da gerekiyor. Özellikle son nokta çok önemli: Hedeften vazgeçmekle yöntemi değiştirmek aynı şey değil. ZİRVE yaklaşımı, kişinin hedefini yalnızca bir dilek olarak bırakmayıp günlük davranışlarla ilişkilendirmesini amaçlıyor. Böylece motivasyon dalgalandığında bile kişinin dönebileceği somut bir yol haritası oluşuyor.

Başarısızlık, Duygular ve İçsel Motivasyon
Kitapta sonucu bir yargı değil, veri olarak görmeyi öneriyorsunuz. İnsan bir başarısızlığı kendi değeriyle özdeşleştirmeden nasıl değerlendirebilir?
Bir sonuç istediğimiz gibi olmadığında zihnimiz bazen çok hızlı biçimde “Başaramadım”dan “Başarısız biriyim”e geçebiliyor. Oysa bunlar tamamen farklı iki ifade. İlki yaşanan bir deneyimi anlatır, ikincisi kişinin bütün kimliğini tek bir sonuca indirger. Kitapta üzerinde durduğum temel ayrımlardan biri bu. Sonuca bir yargı olarak baktığımızda savunmaya geçebilir, utanabilir ya da yeniden denemekten kaçınabiliriz. Veri olarak baktığımızda ise öğrenme ve gelişim alanı açılır. “Ne işe yaradı, ne yaramadı, neyi farklı yapabilirim?” soruları daha işlevseldir. Özgüven, her denemede başarılı olacağımıza inanmak değil; istediğimiz sonucu alamadığımızda da öğrenme ve gelişme kapasitemize güvenebilmektir. Bu bakış açısı hem sporcuların performans yolculuğunda hem de iş ve özel yaşamda son derece değerli.
“Güçlü zihin hiçbir şey hissetmeyen değil, hissettiklerini anlayabilen zihindir” diyorsunuz. Zihinsel dayanıklılıkla duyguları bastırmak arasındaki fark nedir?
Bazen güçlü olmayı hiç kaygılanmamak, hiç korkmamak ya da üzüntümüzü göstermemek sanıyoruz. Oysa duygularımızı bastırmakla onları yönetmek aynı şey değil. Duygularımız bize ihtiyaçlarımız, beklentilerimiz ve yaşadığımız durum hakkında bilgi verir. Önemli olan duyguyu fark etmek, adlandırmak ve o duygunun etkisi altındayken davranışımızı bilinçli seçebilmektir. Örneğin yarış öncesi heyecan, bir sporcunun hazırlandığı ana önem verdiğini gösterebilir. Ama sporcu bunu “Heyecanlandım, demek ki başaramayacağım.” diye yorumlarsa bu duygu performansını zorlaştırabilir. Zihinsel dayanıklılık, “Bu duyguyu yaşamamalıyım.” demek yerine “Şu anda ne hissediyorum, bu bana ne anlatıyor ve nasıl bir karşılık vermek istiyorum?” diye sorabilmektir. Kendi duygularıyla sağlıklı ilişki kuran kişi, zorlayıcı anlarda daha bilinçli seçimler yapabilir.
Başarı, ödül ve başkalarının beklentilerinin ötesinde bizi uzun vadede ayakta tutan içsel motivasyon nasıl oluşur?
Dışarıdan gelen takdir, ödül ve başarı hissi elbette motive edebilir. Ancak yalnızca bunlara dayanırsak, takdir görmediğimizde ya da sonuç geciktiğinde motivasyonumuz kolayca sarsılabilir. İçsel motivasyonun merkezinde kişinin kendi “neden”ini bulması vardır. Yaptığım şey benim için ne ifade ediyor? Hangi değerime hizmet ediyor? Bu yolculukta nasıl biri olmak istiyorum? Bu sorulara verilen içten cevaplar, hedefe daha kalıcı bir anlam kazandırır. Bir sporcuyu yıllarca antrenman yapmaya yönelten şey yalnızca madalya değildir; gelişmek, sınırlarını keşfetmek, kendi potansiyelini ortaya koymak da olabilir. Bununla birlikte içsel motivasyonun her gün aynı seviyede olmasını beklememeliyiz. İşte bu nedenle motivasyonu rutin ve çalışma prensipleriyle desteklemek gerekir. Sürdürülebilir performans, yalnızca istekli olduğumuz günlerde değil, zorlandığımız günlerde de değerlerimizle uyumlu küçük adımlar atabildiğimizde gelişir.
Odak, İyimserlik ve Sürdürülebilir Alışkanlıklar
Odaklanmayı, dikkatin hiç dağılmaması değil yeniden toparlanabilmesi olarak ele alıyorsunuz. Özellikle hata sonrasında zihni yeniden ana getirmenin yolu nedir?
Dikkatin dağılması insan olmanın bir parçası. Özellikle hata yaptığımızda zihin çok hızlı biçimde geçmişe gider: “Neden bunu yaptım, ya tekrar olursa?” Böyle anlarda asıl beceri, zihnimizi suçlamak değil, onu yeniden mevcut göreve yönlendirebilmektir. Sporcularla çalışırken hata sonrası geri dönüşü küçük, uygulanabilir rutinler üzerinden ele alıyorum. Önce hatayı fark etmek, ardından kısa bir nefesle bedensel ve zihinsel yoğunluğu düzenlemek, sonra da dikkati bir sonraki eyleme taşıyan net bir ifade belirlemek işe yarayabilir: “Şimdi sıradaki adım.” Bu, hatayı yok saymak değil; değerlendirmeyi doğru zamana bırakmaktır. Yarış sırasında performansa, yarış sonrasında öğrenmeye odaklanırız. Aynı yaklaşım önemli bir toplantıda, sınavda veya gündelik yaşamın kritik anlarında da kullanılabilir.
İyimserlikle gerçekleri görmezden gelmek arasındaki çizgi nerede? İnsan zor bir durumda gerçekçi kalırken umudunu nasıl koruyabilir?
Benim için iyimserlik, her şeyin mutlaka istediğimiz gibi olacağına inanmak değil, yaşanan güçlüğü görürken değişim ve gelişim ihtimalini de görebilmektir. Gerçekçi iyimserlikte kişi sorunu inkâr etmez, riskleri küçümsemez ve yalnızca olumlu cümleler kurarak kendini rahatlatmaya çalışmaz. Bunun yerine şu iki gerçeği birlikte tutar: “Şu anda zorlanıyorum.” ve “Buna rağmen atabileceğim adımlar var.” Bir sporcunun performansı düşmüş olabilir; bu durum gerçek bir veridir. Ancak “Ben artık yapamam.” sonucuna varmak zorunda değildir. Neyi geliştireceğini, nasıl destek alacağını ve neyi farklı deneyeceğini araştırabilir.
İyimser zihin, kişinin gerçekte ne istediğini keşfetmesine ve geleceğe ilişkin bakış açısını bilinçli olarak şekillendirmesine yardımcı olur. Gelecekte ne olacağını yüzde yüz bilemeyiz; ancak geleceğin nasıl olmasını istediğimize, dikkatimizi hangi olasılıklara yönelteceğimize ve karşılaştığımız durumları nasıl yorumlayacağımıza biz karar verebiliriz. Bu yüzden iyimserlik, iyi olasılıkların da mümkün olduğuna inanmak ve onları gerçekleştirmek için harekete geçebilmektir. Çünkü zihnimizi neye odakladığımız, neyi fark ettiğimizi ve hangi adımları atacağımızı da etkiler. Umudu belirsiz bir beklentiden çıkarıp öğrenmeye, çabaya ve eyleme bağladığımızda daha dayanıklı bir bakış açısı geliştirebiliriz.
Zihinsel dayanıklılıkta çalışma prensiplerinin rolü nedir? Motivasyonun azaldığı günlerde sürdürülebilir alışkanlıklar nasıl destek olur?
Çoğumuz yeni bir hedef belirlediğimizde motivasyonumuz yüksek olur. Fakat gelişim, yalnızca hevesli olduğumuz zamanların toplamı değildir. Tam tersine, motivasyonun azaldığı günlerde nasıl davrandığımız sürekliliğimizi belirler. Bu nedenle çalışma prensipleri, ZD7® modelinin önemli bir bileşeni. Kişiye uygun, gerçekçi ve tekrar edilebilir bir düzen kurmak; neyi, ne zaman ve nasıl yapacağını önceden belirlemek karar yorgunluğunu azaltabilir. Burada disiplinin katılık anlamına gelmediğini de vurgulamak isterim. Bazen dinlenmek, yükü ayarlamak veya planı değiştirmek de iyi bir çalışma prensibidir. Amaç kendimizi sürekli zorlamak değil, gelişimi sürdürülebilir hâle getirmek. Büyük hedefler çoğunlukla tek bir olağanüstü çabayla değil, uzun zaman boyunca tekrar edilen nitelikli küçük adımlarla gerçekleşir.
Sahadan Sesler ve Okura Tek Öneri
Kitabınızdaki “Sahadan Sesler” bölümünde başarılı isimlerin deneyimlerine yer veriyorsunuz. Bu hikâyelerde zihinsel dayanıklılık açısından en dikkat çekici ortak nokta neydi?
Kitabın benim için en kıymetli yanlarından biri, farklı branşlardan ve alanlardan 38 isimle gerçekleştirdiğim röportajlar. Bu hikâyeler, zihinsel dayanıklılığın yalnızca teorik bir kavram olmadığını, gerçek insanların gerçek mücadelelerinde nasıl şekillendiğini gösteriyor. Deneyimleri birbirinden farklı olsa da dikkatimi çeken ortak tema, başarının yalnızca sonuca değil, uzun bir hazırlık ve gelişim sürecine dayanmasıydı. Hatalarla karşılaşmak, beklemek, yeniden denemek, odağı korumak ve gerektiğinde yaklaşımı değiştirmek bu yolculukların önemli parçaları. Bir diğer önemli nokta da şu: Başarılı kişiler her zaman kendinden emin, motive ya da güçlü hissetmiyor. Ancak zorlandıkları anlarda onları yeniden yola döndüren bakış açıları ve alışkanlıklar geliştirmişler. Okurun bu hikâyelerde kendi yaşamından bir parça bulmasını, “Demek ki ben de bu beceriler üzerinde çalışabilirim.” diyebilmesini çok önemsiyorum.
Kitaptaki uygulama ve egzersizlerden söz edelim. Okur kitabı bitirdiğinde yalnızca bilgi edinmiş olmayacak; hangi becerileri geliştirmek için ilk adımını atmış olacak?
Bu kitabı bir kez okunup rafa kaldırılan bir metin olarak değil, dönüp yeniden kullanılabilecek bir gelişim rehberi olarak tasarladım. Bu nedenle kavramsal açıklamaları, deneyimleri ve okurun kendi üzerinde uygulayabileceği çalışmaları bir araya getirdim. Okur, hedefleriyle ilişkisini sorgulayabilir, içsel konuşmasını fark edebilir, zorlayıcı duygular karşısındaki tepkilerini gözlemleyebilir, dikkatini yeniden toplamak için bir rutin oluşturabilir ve kendi çalışma prensiplerini değerlendirebilir. Herkesin gelişim ihtiyacı aynı değil. Bir kişinin önceliği özgüvenken bir başkasınınki odaklanma ya da süreklilik olabilir. Benim hedefim okura hazır bir “güçlü insan” kalıbı sunmak değil; kendi zihinsel dayanıklılığını tanıması ve geliştirmesi için ona yöntemler vermek. Kitabın gerçek katkısının da okur öğrendiklerini küçük, düzenli uygulamalara dönüştürdüğünde ortaya çıkacağına inanıyorum. Okur, kitaptaki zihinsel dayanıklılık hikâyeleri, hazırladığım zihinsel antrenmanlar ve koçluk sorularıyla kendi zihinsel dayanıklılık yolculuğuna çıkmış olacak.
Kitaptaki hikâyelerden sizi en çok etkileyen hangisi? Ve zihinsel dayanıklılığını geliştirmek isteyen okurlarınıza tek bir öneri verecek olsanız ne söylerdiniz?
Tek bir hikâyeyi seçmek benim için kolay değil, çünkü görüştüğüm kişilerin deneyimlerinde farklı dönemlerde hepimizin ihtiyaç duyabileceği güçlü dersler var. Beni en çok etkileyen ortak nokta, dışarıdan başarı hikâyesi olarak gördüğümüz yolculukların içinde ne kadar çok belirsizlik, emek, hayal kırıklığı ve yeniden başlama cesareti bulunduğu. Başarıya baktığımızda çoğu zaman yalnızca görünen sonuca odaklanıyoruz; oysa gerçek dönüşüm, kimsenin görmediği hazırlık anlarında yaşanıyor. Okurlara tek bir önerim olacaksa şu olur: Zorlandığınız anda kendinize “Neden benim başıma geldi?” diye sormak yerine “Buna rağmen şimdi ne yapabilirim?” diye sorun. Her şeyi hemen değiştiremeyebilirsiniz ama bir sonraki küçük adımınızı seçebilirsiniz. Zihinsel dayanıklılık da çoğu zaman o adımla başlar.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

