Görünenin Ötesindeki Masal Diyarı
Farkındalık

Görünenin Ötesindeki Masal Diyarı

Bir şeyler yazmak için oturdum ve bekliyorum. Bu aralar üzerine konuşacağım şeyler bulmakta çok zorlanıyorum. Karşımda kedi dostum Luna oturuyor, gözlerini hiç kırpmadan ve kısmadan dikkatle bana bakıyor. Luna’nın bu bakışını çok iyi tanıyorum. Genelde bir şey anlatmak istediğinde ya da bir şeye – çoğunlukla mamaya – ihtiyacı olduğunda attığı bir bakış. Şimdi de mama istiyor olabilir ama konu Luna olunca her zaman daha fazlası var. O yüzden bir an duruyorum, gözlerine bakıyorum ve soruyorum: “Bugün sence ne üzerine konuşsam, bir fikrin var mı?” Luna dik dik bakmaya devam ediyor. Bazen onun bakışları bana “Bak, şu anda sana bir şey gösteriyorum, görüyor musun? Bak, bir mesaj yolladım, aldın mı?” diyor gibi geliyor. Bir şeylerin anlaşılmasını istediğini sezinliyorum. Anlamak için gerçekten çok çabalıyorum. Sonra bir anda çabayı bırakıyorum. Bundan sonra yazdıklarım, Luna’dan bana gelenler olacak:

Luna Anlatıyor: “Ben Sadece Bir Kedi Değilim”

Luna Anlatıyor: “Ben Sadece Bir Kedi Değilim”

Bende gördüğün güzelliği hayatta görmekte neden zorlandığını hiç düşündün mü? Bana baktığında gördüğün kusursuzluk, duyduğun hayranlık, ardından hissettiğin güven ve minnet, elbette benim için ne çok şeyi yapmaya hazır olduğun, tahammül seviyen, bana ben olma izni verişin… Neden bunları kendine ve yaşama uygulamakta zorlanıyorsun? Ben bir kediyim belki ama aynı zamanda yaşamın da kendisiyim. (Luna o sırada notlarımı karıştırıp ısırıyor; önünden alıyorum, tekrar şansını deniyor. Luna hiçbir zaman vazgeçmez.) Evet, vazgeçmem çünkü umurumda değil. Nasıl olacağını, birilerinin ne diyeceğini, çok fazla olacağımı, benden beklenenden farklı davranmanın başkalarında yarattığı hayal kırıklığını umursamıyorum. Ben sadece sevimli bir ev kedisi değilim. Çok daha fazlasıyım. İstersem her şey olabilirim. Ve sen bunu biliyorsun, kabul ediyorsun. Tekrar soruyorum: Peki neden kendine ve yaşama her şey olma izni veremiyorsun? Cevapların var, biliyorum. Hepsi de çok akıllıca ama günün sonunda “sadece bir insan” olduğun gerçeğinin üstesinden gelemiyorsun. Ben ise sadece bir kedi olmadığımın çok farkındayım. Ve aslında sen de öylesin, her şey de öyle.

Özgürlük Bilinmezliğin İçinde

Bir şeyleri belirli biçimler, kısıtlar, filtreler, kalıplar ardından görmek insanlara özgü bir şey. Bunlar öğrendiklerinizle, bildiklerinizle ilgili. Oysa gerçek, bilmediklerinizdir. Özgürlük bilinmezliğin içindedir. Hayvanlar her zaman andadır; dolayısıyla geçmişe ve geleceğe dair bir şey bilmez, fikir üretmezler. Bu da bizi özgür kılar. Her şeyden. Kendi benliğimizden bile…

Reklam

Bana baktığında gördüğün olağanüstü şey ve bunun sana hissettirdikleri gerçektir. Dolayısıyla bunun mümkün olduğunu biliyorsun. Bir referans noktan var. Bana baktığında benim yalnızca bir kedi olmadığımı seziyorsun ve bu seni büyülüyor. (Luna o sırada yanıma oturuyor, hatta dinlenir pozisyona geçiyor ve arada bir ekrana, arada bir bana bakıyor.) Eğer ki dünyana, insanlara, kendine bana baktığın gibi bakarsan, orada da daha fazlası olduğunu sezeceksin. İşte sıradan bir yaşamı olağanüstü yaşamanın en büyük anahtarı budur. Sıradanlığın ardına açılabilmen gerekir. Şimdi bana yemek ver. (Kalkıyor ve kapıya gidiyor; biliyorum ki mama istiyor, veriyorum.)

Yaşamın Monotonluğu ve Kaybolan Neşe

Yaşamın Monotonluğu ve Kaybolan Neşe

Evet, yazının başına şimdi ben oturdum. Konunun buraya gelmesine elbette şaşırmadım, çünkü birkaç gündür yaşamın monotonluğunun boğuculuğunu sorguluyordum. “Hep böyle miydi? Buraya ait hissetmediğimden mi? Ne zaman bu şehirden taşınacağım? Bu hareket edememe hali beni çok sıkıştırıyor. Burada mutlu olan var mı ki? Neşem nereye kayboldu?” Bunlar beni sıkça yoklayan düşünceler, sorular… Elbette daha fazlası da var: bu soruların başlattığı ve üzerine binip gittiğim uzun düşünce trenleri. Bütün bunların yanında her şeyi “göründüğü” kadar kabul edişimin ağzımda yavan bir tat bıraktığının farkındayım. Ama ne yapsam ne etsem bazen kendimi daha fazlasına açamıyorum. Bazen de böyledir, öyle değil mi?

Hayvanlar, doğa… Beni aniden kendime getiren, bana yeni düzlemlerin kapısını açan, kendime dair çok şey öğreten şeyler. Elbette öyle. Ben şimdilerde daha fazlasının peşine düştüm: türler arası iletişimin. Bir yolculuk düştü kalbime şubat ayındaki Vernon Frost inzivasında; o zamandan beri sessiz sessiz uzuyor da gidiyor. Bir tohum atıldı kalbime de diyebilirim; ektim, suluyorum. Ve bunun sayesinde ben bazen hayvan dostlarımla iletişim kurabiliyorum. Daha yolun çok başındayım ama yoldayım ve devam edeceğim.

Yaşamın Monotonluğu ve Kaybolan Neşe

Bunu şu yüzden anlattım: Bu yola daha başlamamışken, her şey sadece bir fikirken araştırmalarıma başlamıştım ben. Daha o zaman “hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını” gerçek anlamda idrak etmeye başladım. Kendimi bildim bileli evimi hep hayvan dostlarımla paylaştım. İstanbullular bilir; şehri, sokakları kediler ve köpeklerle, gökyüzünü kuşlarla, kelebeklerle ve daha nicesiyle paylaştım. Hepimiz gibi. Sonra fark ettim ki bunca zaman hayvanlar âleminin bu denli içindeyken aslında ne kadar dışındaymışım.

Masal Diyarını Ne Zaman Sıradanlaştırdık?

Etrafımızı saran ve sıradan görünen bu dünyanın bir masal diyarından farkı nedir? Tüm ihtişamı ve renkleriyle orada duran, konuşan ve garip sesler çıkaran bir papağanın ne zaman sıradan bir şey olduğuna karar verdik? Kedilerin ince bir çizgiden yusyuvarlak bir şekle dönüşen gözbebeklerini ne zaman bu kadar normalleştirdik? Böceklerin, örümceklerin davranışlarını, yaşama biçimlerini, etrafımızı saran bu çeşitliliği, renkleri, sesleri ne zaman olağan bir şey olarak kabul ettik? Sanırım Jane Goodall’un söylediği bir şeydi: “Doğada canımın sıkılması mümkün değil, her zaman izlenecek ve etkilenilecek bir şeyler var.” Tam cümlesi bu değildi ama ana tema buydu. Doğru. Bir karganın bulduğu cevizi arabaların geçtiği yola atması, üzerinden araba geçmesini bekledikten sonra da kırılan cevizi afiyetle yemesi nasıl sıradan olabilir ki?

Sıradan Bir Hayatı Sıra Dışı Yaşamanın Yolu: Doğa

Anlıyorum, Luna. Ne demek istediğini anlıyorum. Dilerim anlatabilmişimdir de. Sıradan bir yaşamı sıra dışı yaşamak önemli bir meseleyse, bunun yolu bence kesinlikle doğadan geçiyor. Şehirlerimizde yeterince doğa yok diye hayıflanıyoruz ama kedilerin, martıların, kargaların, köpeklerin, karıncaların, örümceklerin, kelebeklerin, böceklerin, bazı sokaklarda yanından geçtiğimiz ama varlığını fark etmediğimiz ağaçların, çiçeklerin ve nicesinin doğaya dahil olduğunu unutuyoruz. Ben hatırlamaya çalışıyorum. Köpek dostum Sunny’yi yürütürken ağaçlara selam veriyor, güzelliklerini onurlandırıyorum artık. Kedilerle konuşuyorum, salyangozları fark ediyorum. İçimde hep “daha fazlası olmalı” diyen sesin kastettiği belki de budur ya da en azından belki de yol buradan başlıyordur. Öyle umuyorum.

Sıradan Bir Hayatı Sıra Dışı Yaşamanın Yolu: Doğa

Şimdi yazımın sonuna geldim. Bitirdikten sonra tabletimi kapatacağım ve hazırlanıp Sunny ile yürüyüşe çıkacağım. Yürürken Luna’nın söylediklerini düşünüp daha fazlasını görmek için kalbimi açacağım. Gözlerim görmüyor belki ama bedenim görecek, kalbim görecek, biliyorum. Ve işte öyle oldu.

Bana katılmaya ne dersin?


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Reklam
Aslıhan Aydoğan Büyükakgül
1988 yılında doğdu. 21 yaşında Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Çalışma hayatına özel sektörde başladıktan 5 sene sonra, istediğinin bu olmadığına karar verdi ve hayallerinin peşine düşmek için işinden ayrıldı. 27 yaşında oyunculuk dersleri almak adına çıktığı yol onu kendi özüne doğru olan yoluna da yönlendirdi. Bu süreçte birbirinden farklı birçok eğitim aldı. Bu eğitimler hem bilişsel bilgileri, hem mistik ilimleri içermekteydi. Şimdi ise oyunculuğun yanı sıra tüm bu deneyimleri esentezleyerek tasarladığı atölyeler, danışmanlıklar ile kişiler ile birebir çalışmalar yapıyor.