Yıl 2013… Ferrari’sini Satan Bilge romanı ortalığı çoktan yıkmış geçmiş, ardından yenilerini yazmış olan Robin Sharma dünya turuna çıkmış ve İstanbul’a da uğramış. O zamanlar çalışmakta olduğum Pozitif Dergisi adına ben de oradayım. Konumuz bilge bir lider olmak. Konuşmasına girmeden önce Sharma bizden sağımızda ve solumuzda oturanlara sırayla dönüp, ellerini tutup gözlerinin içine bakarak “İyi ki varsın” benzeri güzel bir şey dememizi istiyor.
Ve ben donuyorum.
Bırakın iyi ki varsın demeyi, yanımdaki insandan nefret bile edebilirim o an. O kadar zor geliyor ki …. Bedenimin gerildiğini, yüzümde maske bir gülümseme olduğunu, gözlerimin nasıl da çekimser baktığını, utanç hissettiğimi, bu egzersizi yapmış gibi yaparak tamamladığımı, salondan içimde bir sıkıntı ile ayrıldığımı hatırlıyorum.
Kısa bir an için “Neden bu kadar zorlandım?” diye düşünüp sonra bu anıyı unutmayı seçiyorum. Bugün onca emekle ulaşabildiğim yerden -belki bir adım belki bin adım ileride bir yer- dönüp baktığımda Sharma’nın bilge bir lider olmak için sadece zihnimizi değil, kalbimizi de açmamız, dengelememiz gerektiğine vurgu yaptığını tahmin ediyorum. Önce kendini sonra da onu takip edenleri kalbiyle de “görmeyen” bir lider, gerçek bir lider olabilir mi?

Geçtiğimiz günlerde Elle Style Awards’ta ödül vermek üzere sahneye çıkan oyuncu ve program yapımcısı Ceyda Düvenci şöyle deyiverdi: “Sizden küçücük bir ricam var. Ne olur yanınızda oturan kişinin elini sıkı sıkı tutun. Gözlerinin içine bakın. Ve ‘iyi ki varsın’ deyin. Evet, tam olarak. Çünkü iyi ki varsın.”
Salonda bir kaynama oldu, yerinde kıpırdanmalar, gülümsemeler, muhtemelen “nereden çıktı şimdi bu” diyenler, belki çok eğlenceli bulanlar, yanında tanıdığı biri var diye sevinenler ya da gerilenler, eski ben gibi donanlar. Ardından oyuncu Giray Altınok tatlı bir espri yaptı ve bitti mi? Bitmedi…
Tabii ki sosyal medyada arkası geldi. Bu ânı keyifli, sevgi dolu, ilham verici bulanlardan belki de daha çok, bu durumla alay edenler, küçümseyenler, sözlerin sahibini kötü tanımlamalarla hedef alanlar gördük. Kişisel farkındalığına önem veren, bu alanda çaba gösteren, eğitimler alan (eğitim vermeyen), okuyan, yazan ve gözlemleyen bir gazeteci olarak bu anları değerli buluyorum.
İçimden sorular yükseliyor. Neden böyle bir an bu kadar çok insanın sinirine dokundu?
Kültürümüzde de inancımızda da yeri olan, kişinin kişiliğinden bağımsız, sadece varoluşu nedeniyle sevilebilecek olması, sevmek derken, varlığının onurlandırılabilecek olması neden bizleri tetikliyor? (Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü- Yunus Emre’ye atfedilir.) Birbirimizin gözlerinin içine bakıp bunu söyleyecek gücümüz, isteğimiz, cesaretimiz neden yok ya da yokmuş gibi yapmak daha güvenli geliyor? Şunu kabul ediyorum. Bağlamından koparılmış bazı eğitim kayıtlarından, mucize vadeden Reels videolarından, acının içinde durabilmemizi değil pembe gözlükler takıp ondan kaçmamızı salık veren sözde uzmanlardan illallah ettik. Böyle gelişeceğime farkındalıksız kalayım daha iyi dedik.
Oysa tüm bunların oltasına takılmadan, bize göre olmayanların ötesine geçip kendi tabiatımıza uygun bir fırsat versek kalbin söyleyeceği başka şeyler de olabilir mi? Bizi daha mutlu ve huzurlu bir insan haline getirecek, en büyük zorlukların içinde drama yaratmadan durabilmemizi, oradan geçip zamanı gelince gitmemizi, daha özgür, daha verimli, daha anlamlı bir hayat sürmemizi, diğer insanlarla birlikteyken daha güvende hissetmemizi sağlayacak tüyolar verebilir mi kalbimiz bize?

Peki kimselerle bakışamadığım o ilk günden bugüne ne oldu da şimdi ben bu satırları yazıyorum.
“Diğerleri”ni tehdit olarak gören parçamla tanıştım örneğin. Telefonum çaldığında dahi adeta bir saldırıya uğrayacağım korkusu ile nasıl gerildiğimi fark ettim. Kolay mıydı böyle yaşamak? Asla… Sonuçları da ağır oldu. Dışarıdan bakınca her ne kadar sosyal bir kelebek olarak görünsem de içeride birçok kimseyi içtenlikle alanıma kabul edemediğimi fark ettim. Bunun için çok haklı sebeplerim olduğu ile de yüzleştim tabii. Kişiliğimi geliştirmek, psikolojik dayanıklılığımı artırmak, hayatımla ve hayatın kendisiyle ilgili negatif inanç kalıplarımı bulup dönüştürmek için terapiler, eğitimler, seminerler, atölyeler, çemberler, okumalar…
Bir gün belediye otobüsünde karşımda oturan yaşlı teyzeye bakıp sevgiden kalbimin kabardığı, gözlerime yaşlar dolduğu da oldu, tüm bunları neden öğreniyorum, hiçbir işe yaramıyor diye dibe vurduğum da.
Bu çalışmalarda daha da sık bir şekilde insanların gözlerine bakarak onları onurlandırmam icap eden anlar oldu. Başka ülkelerde farklı kültürlerden insanların da ellerini tutup gözlerinin içine baktım. Ve onca şeye rağmen sık sık çuvalladım. Kalbimin taş kesildiğini, gözlerimin içine bakan kişiye karşı varlığından ötürü hiçbir sevgi duyamadığımı fark ettiğim de oldu, kalbimden taşan sevgiyi kontrol edemeyip hüngür hüngür ağladığım da.
Birkaç yıl önce böyle bir çalışmadan henüz dönmüştüm ki çağdaş dans eğitimi alan kızımın üniversitesinde bir kadın hareketi etkinliğine katıldım. Bölüm başkanı tüm katılımcıları salonun ortasına toplayıp beden farkındalığı ve beden üzerinden birbirimize şefkat gösterebilmeye dair yönergeler vermeye başlayınca kendimi yine hiç beklemediğim anda hiç tanımadığım insanların gözlerinin içine bakarken buldum. Robin Sharma gününden tam 10 yıl sonraydı ve enerjim o kadar yüksekti ki herkesi -kimseyle göz göze gelmemek için köşe bucak kaçan bir kadın dahil- yakalayıp gözlerinin içine baktım. Daha fazla ürkmemeleri için onurlandırma cümlelerimi içimden söyledim. O gün o gözlerde korkuyu, ürkekliği, utancı, sevgisizliği, duygusal yoksunluğu ve görmemi istemedikleri daha nice şeyleri gördüm. Kim bilir onlar bende ne gördü?
Bir süre sonra matlarımızda sırt üstü yatıp harika bir ses banyosu ile meditasyon yaparken uzaktan, İstiklal Caddesinden, 8 Mart nedeniyle yapılmak istenip engellenen yürüyüşe dair gerginliğin sesleri geliyordu. Yapmakta olduğumuz o yüksek frekanslı sessiz çalışmanın, en az birkaç kilometre ileride kadınların haklarını gür bir sesle haykırması kadar hepimize faydası olduğundan emindim. İsteyen herkes kendi yolunda bütüne bir katkı koyuyordu. Benim 40’tan sonra uyandığım ihtimallerle kızımın hem de okulunda karşılaşmasına da ayrıca minnettardım.
Sonra işte yine hayat bildiği gibi geldi, canımın sıkıldığı nice olay oldu, kalbim taş kesildi. Sonra yine ısındı, sonra yine soğudu. Hiçbir zaman en başa dönmese de iki ileri bir geri yaşayıp gidiyorum. Bazen çok tembelleşiyor, hayata teslim oluyor, oynamayacağım işte diyen bir çocuğun oyuncaklarını fırlatması gibi elimdeki tüm araçları bırakıveriyorum. Sonra bir gün kalbim büyüyor, hiçbir faktöre bağlı olmadan, kendiliğinden, enerjim ayağa kalkıyor.
Anılara girince laf uzadı.
Biri bize birbirimizin gözlerinin içine bakıp güzel şeyler söylemeyi önerdiğinde, öğretmenin dil sürçmesine delice gülen liseliler gibi alay ederek tepki veriyorsak kim bilir kaç yaşımıza gidiyor, hangi duygularla tetikleniyor ve belki de korunmak için kendimizi kapatıveriyoruz. Burasını uzmanları anlatsın. (Bilinçli bir farkındalıkla böyle bir çalışmaya katılmayı tercih etmemeyi ayrı tutuyorum.)
Benim diyeceğim o ki…
Neden olmasın?
Küçücük bir anda dahi kendimizi daha iyi tanımak için fırsatlar var.
Bugünden yarına olmuyor, zaman istiyor.
Üstelik sizinle birlikte en çok gülüyor, alay ediyor gibi görünenler ya da ilgisizmiş gibi yapanlar bilseniz kalplerini açmak, maneviyatlarını yükseltmek için gizli gizli -siz gülmeyin diye-ne emekler veriyorlar. Bir bakmışsınız sınava hiç çalışmadım deyip de 100 alan arkadaşınız gibiler.
O en güzel şarkıların söz yazarı ve bestecisi Şehrazat geçen gün X’te Psikiyatrist Arif Verimli’ye hitaben şöyle yazmış:
“Canım Arif hocam, ruh ve akıl sağlığıma nasıl mukayyet olabilirim?”
Arif hoca da şöyle demiş:
“Birbirimize tutunarak kıymetli Şehrazatımız.”
Birbirimizin varlığına “iyi ki” diyerek şeklinde ekleme yapıyorum, haddim olmayarak.
İyi ki varsınız gözleri şu an bu satırları takip edenler.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

