Burnuma kızarmış ekmek kokusu geliyor. Ezine peyniri… Babaannemin portakal ve ayva reçelleri… Kakaolu süt… Süt sütçüden, içine kakao konulup karıştırılmış. Biraz bekleyince üzeri hafif kaymak tutmuş. Hala sıcacık, mis gibi kokuyor. Zeytinler güzel güzel bana bakıyor. Yeme de yanında yat! Uyku tutmaz.
Biz daha uyanmadan dedem kalkmış, kahvaltıyı hazırlamaya başlamış. Babaannemden de son rötuşlar geliyor. Domates, biber, zeytinyağı, kekik… Kahvaltıya oturuyoruz.
Mutfaktayız. Hemen arkamızda eski bir vitrin, şimdi kalmadı onlardan. Camlı kısmı cam bir rafla ikiye bölünmüş; eski fincanlar ve süslü bardaklar yukarıda, süslü kaseler ve fincan altlıkları aşağıda… Kırıla kırıla tek tük kalmışlar. Çok severdim onlardan birini kullanmayı. En sevdiğim tombul su bardağıydı. Eski zamanın ruhu… Üzerinde ince ince süslemeler, şekilli mekilli… O zamanlar incelikler önemsenirmiş. Şimdi biri bana plastik bardakla bir şey vermeye kalktığında içimde bir şeyler kırılıyor. Ben süslü bardakları, hikayesi olan eşyaları, hafızası olan şeyleri seviyorum.

Evimde bir sürü ikinci el eşya vardır benim. Dostlarımın hediye ettikleri, benim ikinci el eşya satan dükkanlarda görür görmez kendisine âşık olup aldıklarım… Şu an üzerinde yazdığım bu masayı da öyle bulmuştum. Hemen arkadaşımı aradım, bana yardım eder misin bunu eve taşıyalım dedim. Üç dört sokak öteden taşıdık. Siyah bir masa, zımparalar, boyarız dedim. Aradan beş yıl geçti. Ne zımparaladık ne boyadık. Ara ara aklıma gelse de hiç sıra ona gelmedi. Belki de gerçekten bunu yapmak istemedim. Ben bu mağrur hanımefendiyi bu haliyle de çok seviyorum.
Benim bir Yüksel Teyzem vardı Adrasan’da, pandemide orada geçici olarak tuttuğum evin sahibesiydi. Seksen üç yaşında olmasına rağmen dimdik dururdu. Onun bu halini görünce siz hemen kendinizi düzeltip daha dik durmaya çalışırdınız. Böyle deyince bana onu hatırlattı.
Bu masayı çok seviyorum. Kim bilir ne hikayeleri vardır. Anlatamasa da onları benim ruhuma fısıldıyordur belki. Bana da iyi hissettiriyordur bu hikayelere karışması benim hikayemin. Zamanın düğümleri çözülüyordur.
“Dün bugün oluyordur, bugün dün ve zaman, kendisinin içinde olmayıp her şeyin onun içinde olduğu bir kapı aralıyordur.”
Babaannem biz eskidik bu partallar eskimedi, derdi evlerindeki eşyalar için. Ben kendimi bildim bileli aynı koltuklar, aynı gardırop, aynı yatak, aynı somya, aynı büfe… Hatta duvardaki resimler bile değişmedi. Bu buna güven verirdi. Huzurlu gelirdi. O evin kendisine ait bir kokusu vardı. Pişen yemeklerin kokusuyla zenginleşirdi. Yemek pişen ev bir başka güzeldir. Daha bir yuvadır. Sıcaktır. Orada yaşam vardır.

Babaannemle dedemin her öğle yemeklerinden sonra içtikleri bir Türk kahveleri vardı ben çocukken. Yaşımız büyüyünce o kahveden biz de içebildik. Köpüklü, dumanı üstünde… Dedem höpürdeterek içmeyi severdi. Gözlerinde muzip bir gülümsemeyle bakardı yudumunu aldıktan sonra, babaannem arada şöyle bir bakardı. Daha fazlası değil. Oturdukları koltuklar bile hep aynıydı. Dedem pencerenin kenarındaki koltuğa otururdu. Babaannem hemen onun yanındaki… İstediğinde yanından duran sandalyeyi çevirip ona ayaklarını uzatabilirdi. Hemen aralarında bir fiskos masası vardı. Kahvelerini onun üzerine koyarlardı. Üzerine cam kesilmiş bir fiskos masası… Sağlıkları bozuldukça kahveler pişmez oldu. Sonra dedem vefat etti. Koltuğu boş kaldı. Ben babaannemin yanındaki sandalyeye otururdum. Rahat, minderli, plastik bir sandalyeydi. Yazın balkona çıkardı bu sandalye. Balkon da bir başka güzeldi. Oradan aşağı bakardık. Hemen çaprazda iki eski ev vardı. Eskiden orada Yahudiler yaşarmış. Babaannem anlatırdı. Bizi kapılarda karşılar, kapıya kadar uğurlarlardı, derdi. Bir havra da vardı Gelibolu’da, benim hatırladığım hali artık çökmeye başlamıştı. Ermeniler, Yahudiler, herkes birbirine saygılı, birbirlerinin bayramlarını kutlayarak yaşarlarmış. Eski zamanlar…
Babaannemi son gördüğümde hep oturduğu koltuğun karşısındaki çekyatta yatıyordu. Çok yorgun görünüyordu. Çekyatın hemen üzerinde babaannemle dedemin nişan fotoğrafları vardı. Ne kadar gençlermiş. Ne kadar güzellermiş. Dedem öğretmen, babaannem bir çiftçinin kızı… Babası çok genç vefat etmiş babaannemin. Annesi yedi çocuğa tek başına bakmış. Varlıklılarmış. Büyük anneanne eski kadınlardan, otoriter… Babaannem en büyükleri… Tüm kardeşlerine eli değmiş. Ondan herhalde hiç çocuk istememiş. Yedi sene sonra halam doğmuş. Yedi sene sonra babam… Babam babasının adını almış, Cemal. Vefat eden eşinin adı olduğu için babam, anneannesinin gözdesiymiş. Hepsi nurlar içinde olsun. Allah babama sağlık sıhhat versin.
Ben babaannemle dedemi başka bir severdim. Dedemin adını almışım. Dedem de bir çiftçinin oğlu ama çiftçi olmak istememiş. Öğretmen olmak istemesi babasını hiç memnun etmemiş. Ali Dede… Bir balta fırlatmış derlerdi bir gün kızmış da dedeme, balta kafasını çekince dedem, ağaca saplanmış. Dedem bir daha babasını affetmemiş. Yazları çalışmış, kışın Edirne’de öğretmen okuluna gitmiş. Öğretmen olmuş. Sert bir öğretmenmiş. Yine de çok sevilmiş. İlk görev yeri İpsala’ymış. Öldüğünde orada da selasını okutmuşlar öğrencileri.

Benim aklıma huzur deyince onlar geliyor. Onlar koltuklarında oturuyor. Tüplü televizyon odanın diğer köşesinde. TRT 4, Türk sanat müziği şarkıları çalıyor. “Ada sahillerinde bekliyorum.” Alparslan’ı çok seviyorlar. Her sesten okuyor, diyorlar. Yalan rüzgârı, yıllardır izledikleri dizileri… Cesur ve güzel var bir de…
Bazen çekyata uzanırdı babaannem, oradan izlerdi televizyonu. Dedemden sonra televizyon da izlemez oldu. Gazete de okumazdı. Bir daha eve gazete de gelmedi. Yavaş yavaş sanki koptu babaannem hayattan. Gerçi haberler onu üzerdi. Hiç sevmezdi. Ama gezmeye gidelim deyince son zamanlarında bile hemen çantasını koltuğunun altına alıp kapıya dikilirdi.
Dedem hala hayattayken, bazen karşısındaki tekli koltuğa otururdum. Dedemi izlerdim. Çok konuşmazdı dedem. Arada espriler yapardı. Tatlı adamdı. Kendi halindeydi.
“Ne hissettiğini anlamak kolay değildi. Siz konuşurken sizi dinlerdi ama hislerini öyle kolay belli etmezdi. Bazen sinirlenirdi bir şeylere, sonra geçerdi.”
Ya da bana öyle gelirdi. Bir şey görürdü televizyonda, hıçkırırdı. Babam şimdi öyle oldu. Ben de yaşım ilerledikçe daha sulu göz oluyorum. Bizde herhalde aile geleneği… Ya da bizde erkekler hep duygularını gizledi. Yaşları ilerledikçe açıldı barajın kapakları, sular boca oldu.
Anneannemi de çok severdim. Onunla şarkılar söylerdik. Çok güzeldir anneannemin sesi… Onlar benim sesimi pek beğenmezlerdi. Diğer dedem sende ses mes yok, heves etme öyle şeylere, bizde ses yok, sen de bize benzemişsin, derdi. Sonra irtibatımız kesildi. Yıllarca görüşmedik. Bana annemle haber gönderdi bir zaman. Gurur duyuyormuş. Bana dürüst olmasınlar, iyi olmayan bir şeye çok iyi desinler istemezdim ama eğer seni mutlu ediyorsa söyle çocuğum, kendin için söyle, söyledikçe açılır bakarsın sesin, geliştirirsin kendini desinler isterdim. Onunla pek didişirdik. Babamla birbirlerini sevmezlerdi. Annem de ailenin kara koyunudur biraz. Uzun yıllar küs kalmışlar. Belki bu yüzden biz de hep mesafeli olduk. Hiç onlardan biriymişim gibi hissetmedim. Daha çok dışarıdan biriymişim gibi hissettim. Halbuki güzel zamanlar da geçirdik.

Anneannemlerin evleri müstakildi, kocaman bir bahçesi vardı. Dedem bahçe severdi. Dalından çilek koparırdık. Dut ağaçları vardı, dut silkelemeyi orada gördüm. Yanlarında boş bir arsa vardı. Oraya bir sürü şey ekerlerdi. Bir yanım ondan herhalde, hep heyecan duyar böyle bahçe işlerine… Çiftçilik de var kanımda tabii. Bir özlem… Neye olduğunu bilmediğiniz özlemler fark edersiniz ya içinizde. Bir kokuya, bir sese, bir ana, bir hisse…
Babaannemi aradığımda öyle bir oğlum derdi ki benim aradığımı fark ettiğinde, duysanız içiniz titrerdi. Babaannemin sesini, sesindeki o sevgi ve özlemi özlüyorum. O çevirmeli telefonu… Beş yüz altmış altı, on iki, çift sıfır… Beş… Çık çık çık… Dönüyor. Altı… Çık çık çık… Altı… Çık çık çık… Hatırlıyor musunuz? Çocukluğumun o güzel renkleri… Babaannem niye büyüdünüz, derdi. Siz büyüdünüz, biz yaşlandık. Sakın yaşlanmayın, derdi. Yaşlanmayı hiç sevmedi. Güzellik mi kaldı, derdi. Nasıl da güzeldi, babaanneciğim. Kız kardeşimle son zamanlarında bir fotoğrafları var, bakmaya kıyamıyorum.
“Yaşlı insanlar, güzellikle gençliği birbirine karıştırıyor. Her gencin güzel olmadığı gibi, her yaşlı güzelliğini kaybetmiyor. Bazıları yaş aldıkça güzelleşiyor. Güzellik başka bir şey… O ruhun etrafına yaydığı ışık, içinde taşıdığı yaşam enerjisi, kendine ve hayata duyduğu inanç, hayatta olmaya duyduğu heves, buna duyduğu şükran duygusu…”
Yirmili yaşlarımda herkes benden daha yakışıklı gibi gelirdi. Şimdi fotoğraflarıma bakıyorum, ne kadar yakışıklıymışım. İnsan hep kusurları görüyor. Onun arkasında ne çok güzellik var, onlara kör kalıyor. Hem birisi size ona duyduğunuz hislerle güzelleşiyor. Bir şey hissetmiyorsanız ona karşı, güzelliğe de beş para etmiyor. Benim eski eşyalarım gibi… Yorgunlar ama onların bir hikayesi var ve ben onların hikayelerini kucaklamayı seviyorum. Çiziksiz, yıpranmamış olmalarını istemiyorum. Her bir çizik, derin bir bilgelik… Ben de çizik çiziğim şimdi… Eskiden değildim. Hiçbir çizgimi kimseye vermek istemem. Ne hatalar yapmışım. Dönüp baktığımda dehşete kapılıyorum. Ama onlar olmasaydı ben de olmazdım. Ne çok yormuşum kendimi, bedenimi ne kadar hor kullanmışım. Bu benim için hayatta kalmaktı. Kaldım da… Neyi becerdim ne kadar becerdim bilmiyorum ama hayatta kalmayı becerdim. Bunu gerçekten istedim.
İçimdeki ışığı korudum. Hala birine güvenebiliyorum. Artık körü körüne değil sadece. Hala inanıyorum. Hala umut edebiliyorum. Hala hayal kurabiliyorum. Hatta bazen abartıyorum. Hayallere kapılıyorum. Heyecanlanıyorum. Küçük oyunlar oynuyorum. Kıkır kıkır gülüyorum. Sonra hayata kaldığım yerden devam ediyorum.
Eskidikçe güzelleşen herkese ve her şeye selam olsun. Biz varız. Ve iyi ki varız. Bize alışın, daha buradayız.
Sevgilerimle
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

