20. yüzyılın başında Henry Ford’un otomobil fabrikalarında geliştirdiği seri üretim sistemi sayesinde Fordist üretim dönemi başladı. Bu, malların çok daha hızlı ve ucuza üretilmesi demekti. Böylece toplumda ilk kez herkesin tüketebileceği kitlesel ürünler ortaya çıktı. Bu yeni düzende ürünler statüleriyle satılmaya başlandı. Otomobil, elektrikli ev aletleri, kozmetik ürünleri ya da giyim kuşam, insanlara kim olduklarını ve kim olmak istediklerini gösterecek semboller haline geldi. Bu kültürel dönüşümde reklam endüstrisi, arzuları yönlendiren ve tüketimi teşvik eden en güçlü araçlardan biri oldu. Aynı yıllarda hızla büyüyen Hollywood, tüketim kültürünün küresel ölçekte yayılmasında belirleyici rol oynadı. Filmler, modern yaşamın ve toplumsal ilişkilerin vitriniydi. İnsanlara nasıl âşık olmaları gerektiğini bile gösteriyordu. Böylece 1920’lere gelindiğinde ABD, kültürel anlamda da kapitalizmin merkezine dönüşmüş, yaşam biçimlerinin pazarın kurallarına göre şekillendiği bir tüketim toplumu ortaya çıkmıştı. Tam da bu dönemde kadınların uzun yıllar mücadele ederek elde ettiği birtakım özgürlüklerin nasıl yaşanacağı da Hollywood filmleri ve reklam kampanyaları tarafından sınırlandırıldı. Bu yazıda tüketim toplumunun ilk kuşağı, namı diğer kükreyen yirmileri ve dönemi temsil eden flapper kadını imajını konuşacağız. Bu konuyu ele alırken bu imajın popüler hâle gelmesinde önemli bir rol oynayan ünlü Fitzgerald çiftinden bahsetmeden geçemeyeceğimiz için yazı boyunca Scott Fitzgerald’ın dönemin sosyolojik gözlemini yansıtan bir öyküsünü, “Bernice Saçlarını Kısa Kestiriyor” u ele alacağız.

Bernice Saçlarını Kısa Kestiriyor
Scott Fitzgerald tarafından 1920 yılında yazılan bu öykü ilk kez dönemin en popüler dergilerinden biri olan Saturday Evening Post’da yayımlandı. Öykünün genel hatları şöyle:
Taşrada yaşayan burjuva bir ailenin kızı olan Bernice, yaz tatilinde vakit geçirmek için kentli bir burjuva ailenin kızı olan kuzeni Marjorie’yi ziyarete gelir. Aslında maddi ve sosyal statü açısından denk olan bu iki genç kadın toplumsal cinsiyet rolleri açısından denk değillerdir. İçinde yetiştiği aile ve toplum Bernice’ten ağırbaşlı olmasını, kadına atfedilen ev içi rolleri yerine getirmesini ve erkeklere karşı mesafeli olmasını beklerken Marjorie’den beklenilen; dans partilerinde boy göstermesi, samimi, eğlenceli ve popüler olmasıdır. İki kadının da bu beklentileri yerine getirmedikleri takdirde karşı karşıya oldukları tehdit aynıdır: Dışlanmak.
Marjorie ve ailesinin yanında kaldığı sırada Bernice, düzenli olarak kuzeniyle dans partilerine katılır. Fakat bu partiler sırasında bir sorunla karşılaşır. Burada erkekler tarafından tercih edilmiyor, insanlar Bernice ile konuşmaya ya da dans etmeye yanaşmıyordur. Yani yaşadığı yerde değil belki ama ziyarete geldiği bu yerde korktuğu o tehditle karşılaşır. Dışlanır. Bu durum hepimizin tahmin edeceği üzere Bernice’te içsel bir çelişki yaratır. Kendi yaşadığı yerde ahlaksızlık olarak kabul edilen davranış biçimleri, burada popüler olmanın bir aracıdır. Gelin birlikte kentli Marjorie’nin, kuzeni Bernice hakkında söylediklerine bakarak bu durumu daha iyi gözlemleyelim:
“Pek çok şeyin bir bedeli olduğunu bilecek kadar duyarlı ama bahse girerim ki kendisini avutmanın yolunu buluyor. Kendisinin çok erdemli olduğunu, benimse çok neşeli ve oynak biri olduğumu, sonumun kötü olduğunu düşünüyor. Popüler olmayan bütün kızlar böyle düşünür.”
Şimdi de Marjorie’nin annesiyle olan konuşmalarına göz atalım. Çünkü tüm aile Bernice’in bu denli dışlanmasının nedenlerini arıyor gibi görünüyor. Anne, Marjorie’ye şöyle söylüyor:
“Tek bildiğim onun yarısı kadar tatlı, yarısı kadar çekici kızların kavalyeleri var. Martha Carey örneğin, iriyarı, koca sesli, annesi düpedüz bayağı bir kadın. Roberta Dillon ise bu yıl öylesine zayıf ki, görsen sanki ona en uygun yer Arizona’dır dersin. Canı çıkana kadar dans ediyor”
Marjorie ise şöyle cevap veriyor:
“Aman anne! Martha neşeli, çok esprili, hoş bir kız, Roberta ise harika dans ediyor. Kaç yıldır popüler biri! Bence Bernice’teki o çılgın kızılderili kanı yüzünden bu böyle. Belki de o aslına dönmüş biri. Kızılderili kadınlar halka olur oturur ve hiçbir şey söylemezlerdi.”
Bu konuşmalara istemeden kulak misafiri olan Bernice bir katarsis yaşıyor. Kuzeni Marjorie’yle büyük bir kavga ettikten sonra kuzeninin onu yönlendirmesine izin veriyor. Sosyal olarak kabul görmek için Marjorie’nin tüm direktiflerini yerine getirmeye hazır. Bu noktada hem tarzı hem de davranışlarıyla Bernice’in bir dönüşüm sürecine girdiğini ve bu dönüşümle birlikte hemen hedeflediği popülerliğe ulaştığını görüyoruz. Bernice ile kuzeni Marjorie arasındaki çatışma ve Bernice’in popülerler arasına katılmasını sağlayan bu dönüşüm, daha sonra Hollywood’un ‘popüler vs. ezik’ ikiliğiyle yeniden üretilecek. Mean Girls, Easy A, She’s All That gibi Hollywood yapımlarını yıllar boyunca şekillendirecek, ardından Netflix, Amazon gibi platformlardaki gençlik dizilerine taşınacak. Tabii öyküde şekillenen bu dönüşüm “Sonsuza kadar mutlu ve popüler yaşadılar” mesajıyla masalsı biçimde sonlanmayacak. Fakat öykünün devamına geçmeden önce dönemin toplumsal algısıyla ilgili bir noktayı aydınlatmakta fayda var. 1920’lere kadar kadınların saçlarına kutsal bir nitelik atfedilmiş. Dolayısıyla bir kadının saçlarını kısa kestirmesi, o kadının saygınlığını yitirmesiyle eşdeğer ve skandal olarak görülüyor. Bu skandala imza atan ilk medyatik isim ise ABD’li bir dansçı olan Irene Castle. 1915 yılında saçlarını kısacık kestiren bu ünlünün saç kesimi bir süre kendi adını taşıyor ve castle bob olarak adlandırılıyor. Bu temsil, genç kadınların saç stiline karşı bakışını biraz yumuşatsa da başta da söylediğimiz gibi kısa saçın normalleşmesi ve hatta popüler hâle gelmesi 1920’leri bulacak.

Scott Fitzgerald’ın öyküsünde de her ne kadar güzel olsa da güzelliği, giyim tarzını ve tavırlarını değiştirmesiyle fark edilen Bernice, Marjorie’nin de yönlendirmesiyle dikkat çekmek için saçlarını kestirmeyi düşündüğünü söylüyor. Bu etrafta büyük bir merak ve hayranlık uyandırıyor çünkü bir kadının bunu düşünmesi bile büyük bir cesaret örneği. Fakat Bernice, Marjorie’nin sadık aşığıyla görüşmeye başlayınca işler biraz karışıyor. İntikam duygusuyla hareket eden Marjorie, topluluk içinde Bernice’i sözlerinin sadece blöf olmasıyla itham edince ve saçlarını kestirecek cesarete asla sahip olmadığını söyleyince “Hadi birlikte gidelim” diyor Bernice. “Saçımı kestireceğim ve siz de izleyeceksiniz.” O dönemde kadın kuaförlerinin görev tanımı çoğunlukla topuz yapmak, maşayla şekillendirmek, saç yıkamak olduğundan bu kesim için tercih edilen kişi bir erkek berberi. Berber de dahil herkes şok içinde bu anlara tanıklık ediyor ve Bernice saçlarını gerçekten de kestirdikten sonra herkesin şaşkınlığının tiksintiye dönüştüğünü ve bir anda Bernice’in tüm popülaritesini kaybettiğini görüyoruz. Öyle ki düzenli olarak görüştüğü yeni partneri, Marjorie’nin eski sadık aşkı birdenbire Bernice’e duyduğu tüm ilgiyi kaybediyor ve Marjorie’ye geri dönüyor. Bu kez içinde intikam ateşi taşımaya başlayan kişi ise Bernice oluyor. Gece herkes uyuduktan sonra tüm eşyalarını topluyor, eline aldığı makasla uyumakta olan kuzeni Marjorie’nin saç örgülerini saç köküne kadar kesiyor ve evine dönmek üzere ziyaretinin fazla uzadığı bu evi terk ediyor. Böylece popüler vs. ezik çekişmesinin bu örneğinin iki kadının da “ezik” olmasıyla sonuçlandığını görüyoruz. Fakat bugünden baktığımızda söyleyebiliriz ki bu eziklikleri çok uzun sürmeyecek ve birkaç ay sonra kısa saçın dönemin yeni modasını oluşturmasıyla iki kadın da hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekler.
Flapper Kadınının Doğuşu
“Bu cumartesi gecelerinin danslı toplantılarında çoğunluk kadınlardan oluşurdu. Koca göğüslerin arkasında buz gibi yürekleri ve saplı dürbünlerin arkasında keskin gözleriyle orta yaşlı kadınların Babil Kulesi, balkonun ana işlevi çok önemliydi. Balkon gönülsüzce hayranlık gösterebilir ama asla onaylamaz. Çünkü otuz beş yaşını aşmış kadınlar arasında iyi bilinen bir gerçek vardır: Gençler yazın dans ettikleri zaman dünyanın en kötü niyetleriyle dans ederler.”
Flapper kadınını tasvir etmek için Bernice Saçlarını Kısa Kestiriyor öyküsünün başına dönüyoruz. Eskiyle yeni arasındaki çatışmalar başlamış, bu çatışmalar kâh erken yaşlılıkla ve sonsuz gençlikle kâh ahlâklı ya da ahlâksız olmakla kâh göğüs ölçüsünün büyük ya da küçük olmasıyla kendini gösteriyor. Böyle diyorum çünkü geleneksel aile düzeninin popüler olduğu yıllarda ideal memeler “anneliğe yakışır” büyüklükteyken 1920’lerin özgür kadınının memelerinin küçük olmasının mübah olduğu bir algı çoktan şekillenmiş durumda. Yani tarihin ilk “memeler nasıl olmalı” yarışına şahit olduğumuz yıllardayız. Öyküde de gördüğümüz gibi kadınlar erkeklerle aynı eğlence ortamlarında bulunmaya, sohbet ve dans etmeye başlamış. Bu topluluklarda rahatlıkla sigara ve alkol tüketebiliyorlar. Önceki nesillerin ayıp saydığı öpüşme, sarılma gibi yakınlaşmalar yaygınlaşmış durumda.

1920 yılında ABD’de yürürlüğe giren alkol yasağı, bu danslı eğlencelerin speakeasy denilen gizli yeraltı barlarında yapılmasıyla sonuçlandı. Bu barlara gizli şifrelerle giriliyor, içki kaçakçıları sayesinde alkol tüketimi devam ediyordu. Speakeasy barları aynı zamanda caz müziğin ve yeni eğlence kültürünün de merkezi oldu. Bu eğlencelere katılan kadınlar; diz hizasında düz, korsesiz, belden bol elbiselerle, daha önce “hafifmeşrep” kadınlara yakıştırılan ruj ve allık kullanımıyla ve yukarıda da bahsettiğimiz üzere geleneksel ahlak normlarına meydan okuyarak dönemin en ikonik figürleri hâline geldi. 1910’larda İngiliz basınında ergen kız çocukları için kullanılan flapper kelimesi, ABD’de genç kuşak kadınların radikal farklılıklarını tanımlamak için kullanıldı ve bu kelimeyi bir romanında kullanan Scott Fitzgerald da terimin halk arasında popülerleşmesine neden oldu. Teorik olan terimi popüler hâle getiren kişi Scott Fitzgerald iken pratikte bu popülariteyi sağlayan eşi Zelda Fitzgerald’dı. Giyim kuşamı ve tavırlarıyla flapper kadınının en bilinen temsilcilerinden biri hâline geldi.
Şimdi burada durup rotamızı değiştirelim. Scott Fitzgerald; Muhteşem Gatsby, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi gibi eserleriyle çok bilinen ve başarılı bir yazar ve şimdiye kadar tüm dönemi onun sosyolojik gözlemleri eşliğinde analiz ettik. Oysa bunda iki sakınca vardı:
- Gözlem yapan kişinin kendi değerleri, önyargıları ve ideolojisi gözleme sızabilir.
- Kişi gözünü nereye çevirdiğiyle, neye dikkat ettiğiyle ve hangi davranışı kaydettiğiyle veriyi çarpıtabilir.
Bu bireysel sübjektifliği biraz daha toplumsal hâle getirir ve feminist eleştiriyle dikkate alırsak aslında toplumsal cinsiyet rollerini, bu rollerin değişebilir olduğunu ve bu değişimin de kuşaklar ve kültürler arasında yarattığı çatışmayı başarılı bir şekilde aktaran Fitzgerald’ın, toplumda değişen ideal kadın algısını erkek bakışıyla ele aldığını söyleyebiliriz. Ben de yer yer Fitzgerald’ın erkek bakışına eşlik ettim ve kadınların yaşadığı bu özgürleşmeyi yüzeyselleştirdim. Bazı cümlelerimi de bazı okurların flapper kadınının ahlaki bir çöküşü temsil ettiği algısına kapılabileceği şekilde çerçeveledim. Oysa dikkatli bir okurun tüm bu toplumsal değişimi sorgularken kendine sorması gereken önemli iki soru var:
1) Kadınların özgürleşmesinin sembolü alkol, sigara ve erkeklerle yakınlaşmak mıydı?
Elbette hayır. Kadınların bir önceki yazıda bahsettiğimiz kolej kızı imajı yaratılana kadar erkeklerle aynı düzeyde akademik bir eğitim alması söz konusu değildi. Aynı şekilde flapper kadını imajının ortaya çıktığı 1920’lere kadar kadınların kamusal alanda tartışmalara katılması ve güncel konular hakkında fikirlerini ifade etmesi kabul edilmiyordu. Hatta bu dönemde bile kadınların fikrinin toplumda çok da dikkate alınmadığını söyleyebilir ve flapper kadınıyla ilgili öne çıkarılan şeyin fiziksel özellikler ve fiziksel yakınlaşmalar olduğunu göz önünde bulundurursak dönem hakkında kaleme alınan metinler yoluyla bunu gözlemleyebiliriz de. Fitzgerald’ın öyküsünde de bu konuyla ilgili erkek bakışından uzak ve eleştirel bir tonda yazılmış nadir bölümlerden biri öne çıkıyor:
“Zariflik anlayışından nefret ederim” diyor Marjorie. “Ama bir kız, kişi olarak zarif olmak zorundadır. Milyon dolarlık bir görünümü varsa, Rusya’dan, pinpondan ya da Milletler Cemiyeti’nden söz edebilir ve kimse de gıkını çıkaramaz.”
Fiziksel yakınlaşma ve serbestleşme olarak nitelendirilen şeye bakarsak bunun bir cinsel özgürleşme olduğunu görebiliriz. O yıllara kadar kadınların kendi bedenini ve cinselliğini keşfetmesi şöyle dursun, cinselliğe kadınların evlendikten sonra yapmaya mecbur oldukları bir görev gözüyle bakılıyordu.
2) Ne oldu? Bir gün bir kadın erkeklerin toplandığı bir bara gitti ve “Bundan sonra ben de sizinle birlikte eğleneceğim ve sizin yaptıklarınızı yapacağım” mı dedi?
Elbette hayır. Kuşaklar ve kültürler arası kırılmalar çoğu zaman keskin ve ani değildir. Bu kırılmaların ateşleyicileri olsa da uzun zamandır buna zemin hazırlayan toplumsal gelişmeler ve sıkıntılar her zaman vardır.
Peki 1920 yılında varlığını karşı konulmaz bir şekilde hissettirerek toplumsal algıyı değiştiren şey ne oldu? Aslında temellerini çok daha uzun süredir kadın hakları örgütlerinin mücadeleleriyle kuran bu dönüşümü biz biraz daha geç bir dönemden, I. Dünya Savaşı’ndan başlatarak ele alacağız.
Savaş Sona Eriyor
ABD 1917 yılında Birinci Dünya Savaşı’na dahil olduğunda milyonlarca erkek cepheye gönderildi. Üretimi devam ettirebilmek ve boşalan iş gücünü doldurabilmek için kadınlar daha önce büyük ölçüde dışında tutuldukları iş alanlarına girmeye başladılar ve kamusal alanda doğrudan sorumluluk üstlendiler. ABD’nin savaşa dahil olması oy hakkı için mücadele eden kadınları da durdurmadı. ABD’nin yurtiçinde kadınlara oy hakkı tanımazken demokrasi için savaşabileceği iddiasını alaya alan bir propaganda yürüttüler. 1918’de Wilson, Senato’da süren tartışmalar sırasında kadınların savaş sürecine yaptıkları katkılar göz önüne alındığında oy hakkının adil olduğunu söyledi. Yine de eyalet senatörleri tarafından bu fikre karşı çıkıldı. Oy hakkı örgütleri bu seçimlerde kadın haklarına karşı çıkan politikacılara karşı harekete geçme tehdidinde bulundu. 1919 yılında öneri senatoda kabul edildi fakat değişikliğin tüm eyaletlerde onaylanması 1920’yi buldu.

Aynı yıllarda, 1918 yılında savaş devam ederken etkisini 1920 yılına kadar sürdürecek olan İspanyol gribi patlak verdi. ABD nüfusunun yaklaşık %25’ini etkileyen bu salgın, savaşa son yılında dahil olduğu için ekonomik olarak çok da sarsılmayan bu ülkedeki bazı bölgelerde hayatı durma noktasına getirdi. Tiyatrolar, sinemalar, dans salonları, barlar, okullar kapatıldı. Sağlık otoriteleri tarafından vakaların düştüğüne dair yapılan açıklamalarla zamanla önce okullar ve işyerleri, sonra eğlence mekânları açıldı. Böylece kadınlar savaş yıllarının ağır sorumluluklarından ve İspanyol gribinin yarattığı pandeminin kısıtlamalarından oy hakkını kazanmış bir şekilde çıktı. Böylece 1920’lerdeki flapper imajı da kadınların savaş yıllarında kazandıkları deneyimlerin, oy hakkı için verdikleri mücadelenin ve tüketim toplumunun şekillendirdiği yeni arzuların birleşiminden doğan bir kırılma oldu. Fakat bireysel farklılıkları törpüleyen Fordist üretim dönemi ve tüketim toplumu, bu yeni ve özgür kadın imajının çok hızlı biçimde moda ve reklam endüstrisi tarafından paketlenip pazarlanmasına ve bir stereotipe dönüşmesine neden oldu.
1940’lı yıllara gelindiğinde Büyük Buhran ve etkilerinin atlatılmasından sonra II. Dünya Savaşı başlayacak ve hepimizin “We Can Do It” pankartıyla tanıdığı bir kültürel simge Rosie the Riveter görünür olacak. Savaşın sonunda tekrar evlerine dönmesi istenen kadınlar içinse bugün kendilerini tradwife olarak tanımlayan kadınların ilham aldığı bir başka ideal yaratılacak. Fakat bunlar bir sonraki yazının konusu. Şimdilik hoşça kalmamız ve ideallerin kişisel, toplumsal ve sistemsel çıkarlara göre şekillendiği bir dünyada ideal diye bir şey olmadığını bir kez daha hatırlamamız dileğiyle.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

