Hepimiz sevmek, sevilmek istiyoruz. Güzel ve mutlu bir ilişkimiz olsun istiyoruz. Ama bir türlü aradığımız mutlu ilişkiyi bulamıyoruz. Bunun esas kök nedeni ilişkiye kaç yaşından baktığımız.
İlişkide gerçekten yetişkin miyiz yoksa çocukluk yaralarımızla mı ilişkiye bakıyoruz? Yaşımızın büyümesi, duygusal olarak da olgunlaştığımız anlamına gelmiyor maalesef. Gerçek ve sağlıklı bağ; ancak sorumluluk alabilen, kalbini açmaktan korkmayan ve kırılganlığını bir zırh gibi kuşanmadan ortaya koyabilen iki yetişkin arasında olabilir.
Masalların, Filmlerin Gölgesinde Aşk
Çoğumuzun aşk tanımı, çocuklukta yarım kalmış ihtiyaçlarımızın bir listesidir. Karşımızdaki kişinin bizi mutlu etsini, bize sürprizler yapmasını, her şeyi bizim adımıza düşünmesini, hep yanımızda olmasını istiyoruz. Sonra da gerçeklikle hiç örtüşmeyen bu ilişki modelinin neden olmadığını bir türlü anlayamıyoruz.
Bunda bize küçükken anlatılan masalların da suçu var. Yeşilçam’dan Hollywood’a kadar tüm o büyülü filmler, bize aşkı bir “kurtarılma hikayesi” gibi anlattı. “Bir gün biri gelecek ve her şey çok güzel olacak” masalına inandırıldık. Oysa aşk, birinin gelip sizi kurtarması değil; iki kişinin kendi yüklerini taşıyarak yan yana yürüyebilmesidir. Kimse kimsenin çocukluk yaralarını tamir edemez ya da tamamlayamaz. Eğer ilişkiden bunu beklersek bu sağlıklı ve dengeli bir ilişki olmaz aksine çocukluk travmalarımızın gölgesinde kalan bir ilişki olur.

Anne ve Babadan Kalan Miras
İlk gördüğümüz ilişki anne babamızın ilişkisidir. Ebeveynlerimizin ilişkisinden sevginin nasıl alınıp verildiğini, nasıl kavgan edildiğini öğrendik. Bizim büyüdüğümüz evlerde anne babamızın ilişkisi görevler üzerinden tanımlanmıştı. Yani duygusal temas pek yoktu. Erkek çalışır para kazanır, kadın evin işlerini yapar ve çocuklarla ilgilenirdi. Annenin, çocukları büyütürken iki önemli görevi vardı. Birincisi çocukların bakımı ikincisi eğitimi. Duyguların ifade edilmesi, birlikte hayatı paylaşmak, eğlenmek, gülmek, acının-üzüntünün yaşanması, duygusal destek büyüdüğümüz evlerde yoktu.
Bu evlerde roller belliydi. Kadın, hayatını kocasının yörüngesinde yaşar ve “idare eder”di. Erkek ise fiziksel olarak vardı ama duygusal olarak yoktu. İlişkideki bu duygusal kopukluk, çocuklara miras kaldı.
- Erkek Çocuklar: Anne, oğlunu “kuzum”, “prensim” diye büyüttü. Çünkü kocasından alamadığı duygusal teması, oğlundan almaya çalıştı. Erkek çocuk, ‘erkek olmayı’ babasından öğrenir. Ancak erkek çocuk, babasıyla bağ kuramadığı için annesinin duygusal dünyasına hapsoldu ve annesini üzen babasına öfke duyarken, bir yandan da onun boşluğunu doldurmaya çalıştı. Bu yüzden yakınlık, erkek çocuk için ya taşınması zor bir yük ya da ilk fırsatta kaçılması gereken tekinsiz bir alan haline geldi.
- Kız çocuklar: Kız çocukları ise bambaşka şekilde büyütüldü. Onlara hep ‘becerikli ol, kendi ayaklarının üstünde dur, bir erkeğe muhtaç olma’ dendi. Anne, kendi yalnızlığında kızını kendine dert ortağı, sırdaş ve yardımcı yaptı. Hal böyle olunca kız çocuğu, babasına kendi gözleriyle değil, annesinin kırgınlıklarıyla bakarak büyüdü. Daha küçük yaşlardayken erkeklerle arasına mesafe koydu.
Bu aile düzeninde büyüyen çocuklar, yetişkinlikte ilişkide bir yanda sevgi ararken diğer yanda yakınlıktan korkabiliyor. Bu nedenle ya ebeveyn rolüne kayıyorlar ya da kırılmamak için mesafeli oluyorlar.

Sinir Sistemimizin Hafızası
Bir çocuk, annesinin kriz anında nasıl sakinleştiğine veya sakinleşemediğine bakarak dünyayı tanır. Eğer annenin bedeni sürekli tetikteyse, çocuk yakınlığı “tehlike” olarak kodlar. Yıllar geçer, yetişkin olduğunda; partneri bir mesaja geç cevap verdiğinde veya ses tonu azıcık değiştiğinde karnına kramplar girer, göğsü daralır ya da tarif edemediği bir huzursuzluk bedenini sarar. Zihni hemen kötü senaryolar üretmeye başlar. Bu ‘sezgi’ değildir; bu, sinir sisteminin derinlerine çocukken işlenmiş savunma mekanizmalarının tetiklenmesidir.
Modern Kadının İlişkilerinde Şekil Değişti Ama Öz Aynı
Bugün pek çok kadın, “Annem gibi değilim. Çalışıyorum, konuşuyorum, sınırlarımı çiziyorum” diyor. Haklılar da. Yaşam tarzları annelerinden farklı olsa da kökteki duygu aynı. Anneleri ilişkiyi sürdürmek için kendilerini geride tuttular, günümüz kadınları ise ilişkiyi devam ettirmek için her şeyi üstleniyor. Duygusal iklimi takip eden, toparlayan, her şeyi çözmeye çalışan yine kadınlar.
Erkekler ise, babaları gibi öfkeli ya da evden kopuk değiller. Daha yumuşaklar. Daha “modern”ler. Ama erkekler hala duygularını anlamlandıramıyor ve ne hissettiklerini ifade edemiyor. Kriz anlarında ne yapacaklarını bilemiyorlar ve babaları gibi öfkelenmeyip sessiz kalarak daha iyi olduklarını düşünüyorlar.
Evet günümüzde ilişkilerde şekil değişti. Ama ilişkiler özünde hala aynı. Annelerimiz ilişkiyi idare ederek taşıyordu. Günümüzde ise kadınlar hem ilişkiyi yürütmek için duygusal yakınlık kurmaya çalışıyor hem de sorunları çözme sorumluluğunu üstleniyor.
Gerçek Bağ Nasıl Olur?
Sağlıklı bağlanma, iki yarım insanın birleşip tam olması değildir. Aksine, iki tam insanın, birbirini yönetmeye ya da kurtarmaya çalışmadan yan yana yürümesidir. Sağlıklı bir ilişkide iki taraf da ihtiyaçlarını açıkça söyleyebilir, sınırlarını net bir şekilde çizebilir ve kırıldığında kaçmak yerine, konuşup ilişkide kalabilir.
Sağlıklı bağ kurduğumuzda; kimse kimseyi ‘tamir etmeye’ veya içindeki boşluğu doldurmaya çalışmaz. Sorun olduğunda kaçmaz, karşı tarafı sessizlikle cezalandırmaz ya da bütün yükü karşı tarafa yıkmaz. Sağlıklı bağ olduğunda iki taraf da samimiyetiyle ‘Ben buradayım’ der. Haklı olma hırsını bırakıp, ‘Haklı olabilirsin’ der…
Bağ dediğimiz şey, küçük anlarla güçlenir. Çünkü gerçek bir ilişki, iki insanın birbirine çaresizce tutunması değil; güvenle yaslanabileceğini bilmesidir. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, hiçbirimiz tüm sorunlarımızı çözerek ilişki yaşayamayız. Ama kendi sorumluluğumuzu alarak; birbirimizi suçlamadan ve taşımadan, yan yana durmayı öğrenebiliriz.
Bunun için önce içimizdeki yaralı çocuğu şefkatle fark edip, hayatımızın direksiyonuna yetişkin halimizi oturtmalıyız. İşte o zaman ilişki, korkudan değil; bağdan beslenir.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

