90’LARDAN ÇIKIP GELEN DERİN VE HÜZÜNLÜ BİR HİKÂYE: RÜYAYA BENZER
Edebiyat Kitap

90’lardan çıkıp gelen derin ve hüzünlü bir hikâye: Rüyaya Benzer

Defne Suman son romanında bir kez daha aynı şeyi yapıyor ve okuyucuyu tarihe, olaylara ve insanlara farklı en az bir yerden daha bakmaya davet ediyor. Bunun, ayrışmak yerine yakınlaşmak, ortaklıkları, birliktelikleri görebilmek ve özgürleşmek için önemli olduğunu söylüyor. 

Nazan Öncel’in bir şarkısı vardır; Beyoğlu’na götür beni, kitaplara bakalım, sokaklarda gitar çalalım, tatil için para yapalım, oturalım bir yerde, bir iki laf edelim, sinemaya gidelim sonra karanlıkta öpüşelim, der. Buram buram gençlik kokan sözlerdir benim için. İşte Defne Suman’ın son romanı Rüyaya Benzer de öyle… Bir zamanların Beyoğlusunu, Kemancı’yı, tarihi pastaneleri, yıllanmış iş hanlarını, Boğaziçi Üniversitesi kampüsünü ve buralarda dolanan genç kahramanların duygularını öyle bir aktarıyor ki 90’lara dönmüş gibi oluyorsunuz. Ancak hikâye aynı zamanda çok da hüzünlü. Çünkü o gençlerden biri ölü. Öleli henüz birkaç saat olmuş ve artık bedende olmayan bir bellek bize başına gelenleri anlatmaya başlıyor. Geçmiş, anlatıcının o güne kadarki ömrü ile sınırlı da değil, sık sık Türkiye tarihinin karanlık koridorlarını dolaşıp geri geliyor. Bunu yaparken de hepimize şu soruları tekrar sorduruyor: O olaylar yaşanırken ne hissettim ne yaptım, görmezden mi geldim, sorumluluk mu aldım, yaptıklarım işe yaradı mı, bugün olsa ne yapardım, bugün ne yapmalıyım?

Her romanından sonra buluşuyoruz ve hep söylüyorum; yaşıt olduğumuz için mi duygudaş olduğumuz için mi aynı dönemi birçok açıdan oldukça benzer ailelerde yaşadığımız için mi bilmiyorum, senin kitaplarında bazı satırlar kalbime çok dokunuyor. Rüyaya Benzer’de de oldu. İthaf bölümünde “Gençliğin en güzel günlerini beraber yaşadığımız dostlara…” yazmışsın. Uzun uzun baktım o satıra. Nasıl bir dönemdi sizinki, o insanlar şimdi neredeler?

 Gençliği çok iyi yaşamış olduğumu düşünüyorum ve o gençliği yaşarken de çok iyi yaşadığımızı düşünüyordum. İstisnai bir durum olduğunun daha lisedeyken farkındaydık. Sınıfta tahtaya “Those were the days my friend/We thought they never end[1] yazmıştık. Bu şarkıyı daha o zaman söylerdik. Çok eğlendik biz gençken. Lisede de çok eğlendik, sonrasında da. Şanslıydım, sağlam insanlar tarafından çevrelenmiştim. Arkadaşlarımın hepsi çok eğlenceli, çok akıllı, çok güvenilir insanlardı. Üniversitede kurduğum arkadaşlıklardan sonra açıldığım Cihangir, Kemancı vesaire, oradaki müzisyen arkadaşlar… O insanlar bugün Türkiye’nin önemli isimleri haline geldiler. Biri Teoman oldu, biri Şebnem Ferah oldu, biri Aylin Aslım oldu, biri Özlem Tekin oldu, biri Türkiye’nin ünlü bir makyözü oldu, diğeri yazar oldu. Alternatif, düşünen, üreten insanlara dönüştüler. Bir şekilde birbirimizi etkiliyorduk sanırım. Her ne kadar sadece eğleniyor gibi gözüksek de aslında alttan alta birbirimize duyduğumuz çekimin böyle üretici, yaratıcı bir tarafı da varmış.

Rüyaya Benzer’de o ortamı öyle canlı anlatmışsın ki… Hala iletişimin var mı gençlik arkadaşlarınla…

Bütün arkadaşlarımla bağım sürüyor. Hiç kopmadık, ne lise arkadaşlarımla ne de Cihangir çevresi ile bağım koptu. Temel arkadaş grubum hala onlar. Canım sıkkınsa ve bir araya gelmek istiyorsam onları arıyorum, Atina’dan geldiğimde onlarla buluşuyorum.

Bu çok değerli değil mi? Nasıl sağlayabildiniz bunca yıldır beraber kalabilmeyi?

Bir kere çok güveniyorduk birbirimize. Bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum. Ve çok eğleniyorduk. Yani gülüyorduk, geziyorduk, çok özgürdük, çok hareket ediyorduk. Ben gençliğin hep böyle bir şey olduğunu düşünüyordum ama çocuğu olan arkadaşlarım, gençliğin artık öyle bir şey olmadığını söylediler. Hatta galiba Saklambaç romanını yazarken gençler şimdi nerede eğleniyor, bizim Kemancı’nın yerini nereler aldı, Kadıköy mü, nerede canlı müzik var, nerede kafalar sallanıyor diye ararken dediler ki öyle bir yer artık yok, dünyada da kalmadı.

Seni biraz yakından tanıdığım, bugüne kadar da birçok röportaj yapmış olduğum için kitap boyu acaba ne kadar kendini anlatıyor diye düşündüm doğrusu. Boğaziçi Üniversitesi, Cihangir’deki ev…

Benim için mekanlar hep biyografiktir yani mutlaka gerçek anlatılara dayandırırım mekanları. Çember Apartmanı’nda da artık bize orayı anlatacak kimsemiz yoktu ama bütün kaynakları, mektupları, günlükleri karıştırıp yazdım. Benim orada yaşamış olmamın bir önemi yoktu ama gerçeğe dayanması önemliydi. Aslında işlerimi kolaylaştırır sandım, kolaylaştırmadı da. Orada annemden duyduğum Çember Apartmanı’nı aktarmakla, kendi hafızamdan yeniden duyduğumu Rüyaya Benzer’de aktarmak arasında çok büyük bir fark olmadı. Karakterlerin ise hiçbiri benim tanıdığım kişiler değil. Benzemiyorlar da onlara, her ne kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde okusalar da Kemancı’ya gitseler de…O dönemde biliyorsun ki çok kişi bu hayatı yaşadı. Yani biz orada öbek öbek çok benzer gün ve gece rutinleri yaşadık. Aynı yerlere girdik, çıktık. Dolayısıyla bize benzeyen o yüzlerce genç grubundan biriydik. Arada sırada birbirimize dokunsak da 7-8 kişilik kemik bir grup olurdu. Onlar sabah uyanır bir birbirlerini ararlar, buluşurlar, kahvaltı birlikte edilir, yemek birlikte yenilir, gece birlikte çıkılır. Kemik grupla diğer grupların çok da birbirine karışmadığı bir dönemdi. Benim grubum da bir başka grupla hiçbir zaman çok karışmamıştır.

“Beyoğlu farklı enerjisi olan bir yer, on sene sonra yine başka bir yere dönüşecektir.”

Şu an bu röportajı yaparken Beyoğlu’ndayız ama senin anlattığın Beyoğlu değil burası. “Ah nerede o eski Beyoğlu” diyor musun sen de yoksa bu değişimi normal mi kabul ediyorsun?

Bu değişimi normal buluyorum. 1988-89 yıllarında bana bir Beyoğlu merakı gelmişti, daha lisedeydim. Ama gidip gördüğüm Beyoğlu’nun annemlerden duyduğum Beyoğlu ile alakası yoktu. Hatta dedemden nenemden duyduğum Markiz, şapkalar, ceketler hiç yoktu. O kadar erkek egemen bir yere dönüşmüştü ki. Sonra ne oldu? 91’de İstiklal Caddesi trafiğe kapandı, tramvay rayları kondu, kafeler açıldı ve biz o işte 93-94 ile 2013 arasındaki o 20 sene boyunca olağanüstü güzel bir Beyoğlu yaşadık. Şimdi yine son on sene bize hitap etmeyen, hamburger, kebap sunulan daha plastik bir yere dönüştü. Ama farklı enerjisi olan bir yer, on sene sonra yine başka bir yere dönüşecektir. Pavyonlu bir zamandan geçti Beyoğlu, sonra bizim yaşadığımız döneme geldi, şimdi böyle ama mutlaka yine değişecek. Kültürü üreten bir yer burası, kültürü tutan bir yer. Bak Homer Kitabevi var burada, biraz önce orada Ayfer Tunç’un söyleşisini dinledik, biraz ileride Yapı Kredi Yayınları binası var. Hala birçok kitabevi burada. Bunları da unutmamamız lazım.

Kitabın içine biraz daha girelim… (Röportajı okumakta olanlar bilsinler ki kitabın heyecanını bozacak fazladan bir bilgi vermeyeceğiz.) Romanın kahramanı bu sefer bir ölü, hem de gencecikken ölmüş bir kız, Azra… Ölümünü takip eden günlerde bedensiz bir formda geçmişi hatırlıyor ve biz olay örgüsünü öyle çözüyoruz. Nasıl karar verdin buna, bu seçimle söylemek istediğin bir şey mi var?

Bir araya gelmiş yedi arkadaşın, ölmüş birini hatırlamaları üzerine bir şey yazma fikri vardı başta. Arkadaşları anlatsınlar bize Azra’yı diyordum, böyle daha yekpare bir şey olacaktı. Ama sonra olmadı, anlatıcının Azra olacağı versiyon aktı. Sonradan düşündüğümde Cumartesi Anneleri, ölülerini arayan kadınlar, vücudun, kemiklerin toprağa karışıp, çözülmesinin önemi, insanlığın buna nasıl ihtiyaç duyduğu gibi konularda kafa patlatırken tamam dedim, anladım. Bir de polisiye bir etki veriyor tabii, zaten başka kim anlatabilirdi, Azra’nın kendi kafasının içinde barınan bir bilginin peşine düşebilecek tek kişi yine Azra’nın kendisiydi. Enis karakterini Hercule Poirot gibi koymayı da düşündüm ama olayların içine Azra kadar giremezdi. İçeriden birinin daha içten anlatması gerekiyordu.

İçten olduğu kadar hüzünlü de olmuş çünkü ölmüş genç bir kızın hafızasından dinliyoruz.

Evet ama o dönemde de çok fazla gencin öldüğünü hatırlayalım bir yandan. Genç ölümler çoktu, intihar edenler vardı. Siyasi çevrelerde yargısız infazla giden vardı. Faili meçhul olarak giden vardı. Dağa çıkıp giden vardı. Genç ölüm çok olan bir şeydi ve her defasında bizi sarsıyordu. O yüzden ölümün de gençliğin bir parçası olduğunu hatırlatmak istedim.

Şimdi Azra’nın neden, nasıl öldüğünü burada anlatmayacağız tabii ama bir şeyin peşinde çok da tanımadığı bir alana girdi ve canından oldu. “İnsan ruhundaki yırtığı yamayacak kumaşa çekilir. Ömür o kumaştan dokunur” diyor romanın en bilge karakteri Şefika. Azra’nın ruhundaki yırtık sana tanıdık mı? O boşluk hissi….

Boşluk hissi bence hiç bitmiyor. Hep bir şeylerden yoksun olduğumuzu düşünmezsek aslında motivasyonu da bulamıyoruz. Yani yoksunlukla motivasyon arasında, yoksunlukla aşk arasında ciddi bir şey var. Azra da Ali’ye çekildiğini düşünüyor ama aslında bence Kürt meselesinin gizli kalmış, toprağın altında kalmış bir mesele oluşuna çekiliyor. O yüzden Ali ona çok çekici geliyor. O yüzden Mercan ona çok çekici geliyor. Arkadaşı Serpil o kumaştan dokunmamış, o da tiyatroya çekiliyor, Londra’ya gitmek istiyor, Shakespeare istiyor.

Orada iki arkadaşın farklı yönlere gidişi bizlerin kendi içimizdeki gelgitleri hissettiriyor. Serpil “herkesin kendi davası” derken Azra daha da hassaslaşıyor ve eğlenmekten bile utanır hale geliyor. Ama günün sonunda Azra’nın da kimseye pek bir faydası olmuyor. Ben hep sorgularım kendimi. Sen nasıl yaklaşırsın böyle konulara ne kadar Azrasın, ne kadar Serpil?

İkisinin arasında daha dışarıdan bir karakter olarak Neriman dengeleyici oldu. Çünkü Neriman Batı Trakya’da, Dedeağaç’ta doğmuş, büyümüş. Onların arasındaki dengeleyici ve daha objektif olan karakter. Hatta anlatıcının Neriman olmasını da çok düşündüm. Ama ben ne Azrayım ne Serpil ne Neriman ne de Anna Maria. Hiçbiri için tam bana benziyor demiyorum ama hepsini de biliyorum. Azra’yı orta kantinde görüyorum. Serpil’i sosyete kantininde görüyorum. Neriman’ı tiyatro grubuyla, alternatif birtakım insanlarla, hepsini görüyorum oralarda. Fakat hiçbiri için ben diyemiyorum. Editörüm Hülya Balcı, “Sen Nur olabilirsin ancak” demişti. Kahvaltı Sofrası’ndaki Nur. Çok duygusal olmasını saymazsak bana en yakın karakterdi. Ada’da büyümüştü, ailesi akademisyendi. Bu kitapta karşımıza Serpil’in kuzeni olarak çıkan Nur.

İnanmıyorum, bu kitaptaki Nur ile o Nur aynı kişi mi? Ben bunu nasıl atladım?

Evet o Nur, buradaki Nur. Yine Kahvaltı Sofrası’ndaki gazeteci Burak Gökçe de var.

“Yer değiştirerek tarihe bakmak, yer değiştirerek bugüne bakmak, yer değiştirerek böyle o egemen olan anlatılarımızın alternatifini araştırmak çok değerli.”

“Bilmemek için elinden geleni yapmak” ifadesi de altını çizdiğim bir cümle oldu. Hepimiz bazen yapıyoruz, bazıları daha çok yapıyor belki. Yargılıyor musun ülkede, dünyada olup bitenleri görmezden gelerek yaşamayı seçenleri?

Bilmemek için çaba sarf edenleri değil de kendi gerçeğinden asla sapmayan, kesin doğru diye inandığı şeyin altını hiç kaldırmamış, hiç merak etmemiş, hiçbir alternatif merak duymamış olanlara kızıyorum. İnandığı şey o kadar yüzeysel ki… Tarih kitabı onu anlatmış, televizyon da zaten aynı şeyi söylüyor. Taksici de aynı şeyi söylüyor. Yogadan düşünecek olursak, sorunun nedeniyle ilgilenmeden ilaç alıp semptomu geçirmek şeklinde bir yaşam. Başka bir şey yaparsam başka bir versiyonuma dönüşebilir miyim acaba, başka bir yerden bakarsam yeni bir hikâye görebilir miyim, böyle yapsak ayrışmak yerine yakınlaşabilir miyiz acaba, ortaklığı görebilir miyim, birlikteliği görebilir miyim diye sormamış. Ben yer değiştirsem hala böyle mi göreceğim? Bu çok önemli bir soru. Bu çok esneklik isteyen ama çok basit bir soru. Ben senin yerinde otursam ve bu duvara bakıyor olsam bu kafenin atmosferini hala kendi bildiğim gibi mi anlatacağım? Yer değiştirerek tarihe bakmak, yer değiştirerek bugüne bakmak, yer değiştirerek böyle o egemen olan anlatılarımızın alternatifini araştırmak çok değerli. Bunlar bizi esneten, özgürleştiren şeyler aslında ve bunu yapmaya direnen insanlara tabii ki kızıyorum. Ama öte yandan bana ne diyorum, herkesin derdi kendine. Yani bu biraz karmik bir şey aslında. Bazı insanın kumaşı bunu yapmaya daha müsait, bazı kumaşlar daha sert, bu hayatta yapamayacak bunu.

Toplumsal travmalar, kimlik tartışmaları, göçler, aidiyet gibi temaları işliyorsun ve her romanda az önce bahsettiğin alternatif bakış açıları oluyor. Baştan verilmiş bir karar mıydı bu ve tabii tepki ya da soru alıyor musun bu konuda?

Soruluyor soruluyor, en çok da annem soruyor. Yani hikâye öyle geliyor. Ben bir yazar olarak böyle oturup da ay şimdi şu meseleyi didikleyeyim diye düşünmüyorum. Bir karakter oluyor. O karakter bir hayalet gibi geliyor. Kim bu diyorsun? Bunun arkadaşları kim? Annesi, babası kim? Nereden gelmişler? Nerede oturuyorlar? Beyoğlu’nda oturuyorlar. Oturdukları bina nasıl yapılmış? Eskiden bir konakmış, sonra apartman olmuş vesaire. Oraya oraya gidiyor yani. Aksı bozulmuş bir otomobil gibi benim direksiyon oraya çekiyor. Benim için akan bir hikâye en önemlisi. Hangi konu seni akıtıyorsa, hangi konu senin kaleminden açılıyorsa oradan devam etmek Aynı hikâye ama hala iyi bir şey çıkıyorsa oradan ve insanlar seviyorlarsa, okunuyorsa, düşündürüyorsa, derinleştiriyorsa, etkiliyorsa, hisler uyandırıyorsa o zaman devam.

Duydum ki Rüyaya Benzer’deki Latif Pastanesi’nin hikayesi var sırada. Şu an yanındaki defterin sayfalarında yazılmaya başlanmış.

Aslında bambaşka bir hikâye ama daha sonra rüyaya benzerdeki Enis ve Anna Maria’ya bağlanacak. Ama onlar böyle artık en sonunun sonunda çıkacaklar karşımıza. Ben bugüne kadar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin İstanbul’unu hiç yazmadım. Tarih olarak olayları çok iyi biliyorum ama bilmediğim de çok şey var. İstanbul’da bu dönemin nasıl yaşandığını araştıracağım, bir sürü şey öğreneceğim. Bunlar çok heyecanlandırıyor beni.

Yine altını çizdiğim cümlelerden biri: “Herkesin ülkesinin hakikatine uyandığı bir an vardır. Ondan sonra baktığınız her yerde o gerçeğin izlerini görürsünüz.”  Kendi ilk uyanışını hatırlıyor musun? Neye dairdi?

Daha sol eğilimli bir aileden gelmiş olsam da her zaman alternatif anlatıları araştırarak gitsem de bazı şeyler çok büyük tabu. Kürt meselesi örneğin. Belki master’a başladığım senelerde romandaki Emekler, Zerrinler gibi arkadaşlar edindiğim zaman, askere gidip gelen bir arkadaşımızın anlattıklarını dinlerken, çok sonra belki 2000’lerde biraz daha o çözüm süreciyle falan bunlar konuşulmaya başladığında, belki de yurt dışına çıktıktan sonra…  Tam olarak nerede ne duyduğumu, neyle karşılaştığımı hatırlayamıyorum ama biz terör örgütü olarak bilirken başka bir yerde bunun bir gerilla hareketi olduğuna dair anlatılar… Peki öyle mi, böyle mi? Seçmek zorunda değilsin ama şunu anlıyorsun, başka bir yerden baktığında bu bir özgürlük mücadelesi, benim yerimden baktığında bu bir terör örgütü. O zaman hemen olayı böyle daha yukarıdan bir yerden seyretmeye başlıyorum. Bak şimdi bir anda aklıma geldi. Kızım Olmadan Asla diye bir kitap vardı. Olağanüstü bir anti İran propagandasıydı vesaire. Kitabın sonuna doğru Amerikalı kadın, kızını da alıp bir şekilde kaçmayı başarır. Peşmergeler eşek üzerinde kaçırırlar. Ve kadınının zihninden geçen şöyle bir cümle vardır: “Tanımadığı sınırdan bizi Türkiye’ye geçirdi.” O zaman ilk kez o bölgede bir Kürdistan hayali olduğunu fark etmiştim.

Benim için yine romanın çarpıcı bölümlerinden biri yakılıp yıkılmış bir doğu ilinden geldiğini anladığımız Ali, İstanbul’un tadına varmaya başlarken Ankara’dan okumak için İstanbul’a gelen Azra’nın doğunun acısını yeni fark edip eğlenmekten dahi utanmaya başlaması….

Ali niye hep mazlum gibi acı çeksin? Ali’yi zaten bugün için yetiştirmiş annesi, babası, öğretmenleri. Herkes git kurtar kendini demiş. Kürtçe bile konuşmamışlar çocukla, büyükşehirde ağzından kaçar diye. Anne baba eczacı, durumları da iyiymiş. Kendileri de Ankara’da okumuşlar. Ali çok zeki bir çocuk zaten, git Boğaziçi’ne kurtar kendini demişler. E bu çocuk nasıl kurtaracak kendini? Eğlenecek, ondan sonra arkadaşlar edinecek, âşık olacak. O da tabii ki öyle yaşıyor. Azra ise başkalarının acısını üstlenerek. Özellikle kadınlar vicdan muhasebesinde sınırı şaşırıyorlar ya. Romandaki Emek ve Zerrin de öyle… Kürt değiller onlar aslında ama adeta o acıları biz çekelim de kendimiz iyi hissedelim diyorlar.

Yani bir mücadelenin içinde herkes tek bir amaç için bir araya geliyor gibi görünürken, tek tek baktığında herkesin sebebi başka oluyor değil mi?

Tabii… Azra bir yerde “Bunu söylesem beni çiğ çiğ yerler ama benim davam da Ali’ydi. Ben de Ali’ye aşık olmuştum” diyor. Cumartesi Anneleri de başka bir davanın peşindeydiler, onların çocukları da başka bir davanın peşindeydi ama herkes yine aslında yoksun kaldığı bir şeyi yamamak için koşuyor oraya.

Ölümü, duyguların hissedilemeyişi olarak tarif etmişsin romanda ve yaşarken kaçınmak istediğiniz negatif duygulardan bahsediyorsun: “Özlemi, kederi, matemi, hüznü, öfkeyi karınlarında, boğazlarında, alınlarının sıcağında yaşıyorlardı. Titreşiyordu, nabız gibi atıyordu, yakıyordu”. Popüler kişisel gelişim söylemleri ise iyi hisset, mutlu ol, pozitif ol diyor genellikle.

Ne diyor Azra, “Ben sadece hafızada benim artık çünkü vücudum yok” diyor. Vücut o açıdan çok önemli. Yaşamı biz sadece ve sadece vücudumuzda tutabiliriz. Yani vücudumuz olmadığı zaman aslında yaşamıyoruz. Ölümün tersinden tanımı, değil mi? Vücudun olmadığında sen yaşamıyorsun. Şimdi bunu şöyle de düşünebiliriz; vücudun uyuştuğunda, yani vücuduna iyice duyarsızlaştığında ölüyorsun. Olumsuz hisleri baskılayan bütün kendine dönüş ve kişisel gelişim sistemleri aslında vücudunu hissetmemeni öneriyorlar. Bir nevi öldürüyorlar seni. Neye inan diyorlar? Bir hayale inan diyorlar. O hayalde ne oluyor? Sen kendini iyi hissediyorsun. Çok mutlusun. İşte pozitif şeyler oluyor. İyi niyetler koyuyorsun ortaya vesaire. Ama aslında ister genetik olarak düşün ister karma diye düşün istersen önceki yaşamlardan diye düşün, birçok duygu vücudumuza kodlanmış olarak geliyoruz dünyaya. Bir de bu yaşamın içinde çeşitli duyguları vücudumuza yediriyoruz. Kederini hissetme, matemini, öfkeni hissetme, onları unut, unut, unut, unut dediğinde sen aslında bir hayalete çevirmeye çalışıyorsun kendini. Bunu yani bir “ghost” anlamında da söylüyorum. Aynı zamanda da hayalini kurduğun yani gerçek olmayan bir sen içinde yaşamaya çalışıyorsun. Yani yanına klonlanmış versiyonunu koyuyorsun ve onun avatarında yaşamaya çalışıyorsun gibi oluyor. O yüzden yaşamı yüzde yüz hissedebilmek için birincisi vücutlara geri dönmemiz lazım. Yani karnının ağrısıyla, ondan sonra ayağının uyuşmasıyla, yaşlanmalarınla, aksayan vücudunla, karaciğerinle bütün vücudunu tekrar hissetmen gerekiyor ki yaşamı hissedebilesin. Hepimiz biliyoruz aslında, spor yaptığın zaman, yorulduğun zaman, yüzdüğün zaman, beş elementi tattığın zaman, işte suyun içindeyken, rüzgara tabi iken, dağa çıktığında, sıcakla karşılaştığında, soğukla karşılaştığında, hızla kayarken yaşamı hissettiğimiz biliyoruz. O yüzden bağımlıyız aslında bir şekilde hareket etmeye. Çocuklar için şu andaki en büyük tehlikesinden biri bu. Yaşamıyorlar. Hayal bir dünyadalar ve orada beden yok, sadece zihin var. 10-15 yaş grubunu hareket ettiremiyoruz.

Beyoğlu’nda yürürken Azra ve Anna Maria’nın sokağa atılmış bir okul sırası buldukları sahne var. O kadar güzel tarif etmişsin ki o sırayı ve çağrıştırdıklarını. Kesin Defne hayatının bir noktasında sokakta böyle atılmış bir okul sırası gördü diye düşündüm.

Hiç görmedim aslında. O sahneyi yazarken Türkiye’de bile değildim. Ama o nesneyi ben biliyorum. Hem kendi ilkokulumdan biliyorum hem burada Rum okullarına yaptığımız kitap gezilerinden onların hala o sıraları kullandıklarını gördüm. O nesne Anna Maria’yla Azra’nın ilişkisini, Ana Maria’nın hikayesine bağlıyor. Azra öldükten sonra ise hem tarihe hem de Beyoğlu’na hem de hepsini birbirine bağlayacak. Beni de bizim yaş grubunun okuruna bağlıyor. Yeni çocuklar öyle kapağı kalkan, kalemliği, gizli bölmesi olan sıraları bilmiyorlar artık

Çok üretken bir yazarsın. Bu yedinci romanın. Tamamladın, editörüne verdin. Bu arada editörlük aşamasının önemine dair anlattıkların için Mümkün Ajans olarak teşekkür ederiz. Sonra ne oluyor, bir süre ayakların yere basmadan huzurlu günler yaşıyor musun?

Yok, hiç öyle bir şey olmuyor. Çember Apartmanından sonra yaptım, bir ara verdim, iyi gelmedi o bana. Bir rutin oturmuş zaten, her sabah yazıyorum. Onu çıkarttığım zaman ben ne yapacağım şimdi diyorum. O nedenle Rüyaya Benzer’i teslim ettikten sonra hemen oturdum yazmaya, öykü yazarım, ufak tefek notlar alırım derken Latif Pastanesi akmaya başladı. Kitap yayınlandığında yeni kitabın ilk versiyonuna başlayalı bir ay olmuştu bile.

“Benim evim Türkçe” dediğin bir söyleşin var. Biz bu ifadeye bayıldık. Bir kez de Mümkün dergi için anlatır mısın ne anlatmak istiyorsun?

Tayland’da yaşadım, Amerika’da yaşadım, şimdi Atina’da yaşıyorum, gidiyorum, geliyorum, çok geziyorum ve tabii ki bana evin neresi diye çok soruluyor. Bir sürü de evlerim var ama o evlerin içinde artık geçici olduğumu biliyorum. Atina’ya en çok vakit geçirdiğim evime de gitsem, oradan 3 hafta sonra yine yola çıkacağımı bilerek giriyorum içeri. Hareket halinde olmayı da çok sevdiğim için zaten yerleşmek istemiyorum hiçbir yere. Ama neyin içine yerleşebiliyorum? Türkçenin içine yerleşebiliyorum. Türkçenin içine, düşünürken, yazarken yerleşiyorum.

Her gün el yazısıyla sayfalarca ya roman yazıyorum ya kendime sabah sayfaları yazıyorum ya mektup yazıyorum ama hep Türkçe yazıyorum. Onun içinde eriyebiliyorum, kendim olabiliyorum. Yoga derslerimi Türkçe veriyorum. O yoga dersini verirken yine Türkçe’nin içinde eriyorum. İnsanın hiçbir performans derdi olmadan içinde eriyebileceği bir şeyse ev, benim için o Türkçe.


[1] Mary Hopkin tarafından seslendirilen şarkı (1968) “Ah o günler… Hiç bitmeyeceğini sandığımız o güzel günler.”


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

yaprak-cetinkaya
Gazetecilik eğitimini Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde aldı. 27 yıldır farklı görevlerde daima mesleğine aşık bir hal ile çalışıyor. Gazeteciliği en çok wellbeing, kişisel gelişim, psikoloji, ezoterizm, mitoloji gibi daha az konuşulan konular üzerinden yapmayı seviyor. Mümkün Dergi, Yuka Dükkân ve Yuka Ajans’ın kurucu ortaklarından…
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.