Bu yazıyı kısa yazacaktım. Olmadı. Konu kendini sevmek olunca, iki cümlede geçmek mümkün olmuyor. Çünkü bugün kendini sevmek yalnızca kendinle ilgili bir mesele değil; toplumun, ilişkilerin, sosyal medyanın ve görünür görünmez bütün o hayaletlerin arasında bir iç referans kurabilme meselesi. Bu uzuuuuun yazıda hayaletlerle tanışacak, kirpiklerden kimliğe uzanan küçük ama öğretici bir yolculuğa çıkacak ve sonunda kendini sevmenin aslında bir duygu değil, içeride bir merkez kurabilmek olduğunu birlikte keşfedeceğiz. Kısacası… yine Serda Uzunyazar oldum. Ama mesele büyük.

KURUMSALLAŞMIŞ, ÖRGÜTLÜ HAYALETLER
İnsanın kendini sevmesi, çağımızın en çok dile getirilen ama en az anlaşılan meselelerinden biri. Çünkü kendini sevmek en kişisel, en önemli ve en hayati iş. Ve her geçen gün zorlaşan bir iş… Çünkü insan kendi başına bir varlık olarak yaşamaz; aksine, görünür ve görünmez kalabalıkların ortasında, sürekli değerlendirilen, ölçülen ve yorumlanan bir varlık olarak varlığını sürdürür. Modern dünyada kendini sevebilen bir insan olmanın zorluğu, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi yalnızca kendi iç dünyamıza göre değil, aynı zamanda dış dünyanın sürekli değişen beklentileri üzerinden kurmaya çalışmamızdan kaynaklanır.
Oysa dışımızdakiler -biz onlara “hayaletler” diyeceğiz- sandığımız kadar tutarlı, sürekli ve sorumluluk sahibi bir yapı değil. Amerikalı kültür antropoloğu Clifford Geertz’in işaret ettiği gibi o, tek bir ses değil; farklı zamanlarda konuşan, çoğu zaman birbirini çürüten ve süreklilik taşımayan normlar toplamı. Evet, tamamdır Clean Geertz ama biz bu parçalı ve geçici sesleri tek ve değişmez bir otorite gibi algılamaya devam ediyoruz!
Dışımızdakileri bir kurum değil bir hayalet gibi algılamak lazım çünkü onlar ara sıra ortaya çıkıyor, birkaç norm bildiriyor ve kayboluyorlar: “Bu yaşta böyle yapılmaz”, “Artık bunu başarmış olman gerekirdi”, “Böyle hissetmen normal değil öyle hissetme şöyle hisset” … Sürekli bir “aşkım orası değil” hali. Ancak bu yargıların hiçbirinin arkasında süreklilik, sorumluluk ya da hesap verme zorunluluğu yok, fikri takip yok… Çok iyi konsept. Toplum gelir, kültürel şokunu yapar ve gider. Ne güzel İstanbul be! Keşke ben de bir toplum olsaydım!
Toplumla da bitmez ki! Bu hayalet yalnız değil: Aile, arkadaş çevresi, romantik ilişkiler ve iş dünyası da kendi normlarını üretir. Her biri bize farklı bir rol önerir: daha ilgili, daha güçlü, daha üretken, daha görünür, daha hızlı. Onu ol bunu ol; öyle ol, böyle ol. Olmazsan olmazsın!
Dijital çağda ise bu listeye sosyal medya da eklendi: Sürekli mutlu, sürekli başarılı ve sürekli gelişen hayatları görmek bizlerin, kendi yaşamlarımızı da bir proje gibi algılamamıza yol açıyor. Evrimsel psikoloji bu durumu açıklayan önemli bir çerçeve sunuyor. İnsan zihni, sosyal onayı hayatta kalma sinyali olarak algılayacak biçimde evrimleşmiş. Tıpkı şarkıdaki gibi, “ya içindesindir çemberin ya da dışında yer alacaksın” ve dışında yer alırsan vahşi bir hayvana karşı savunmasız kalırsın. Birlikte olmak iyidir, süründen ayrılma, sürünü sev, sürüne ait ol, sürün! Evet kabul, dış değerlendirmelere duyarlılık doğal ve adaptif bir özellik. Ancak modern dünyada bu mekanizma, tarihsel bağlamının çok ötesinde. Artık kendimizi küçük bir sosyal grubun içinde değil, binlerce görünür ve görünmez referans noktasıyla kalibre ediyoruz. Gel gelelim sürü inanılmaz kalabalık ve kimi ararsan orada! Sonuç: kronik yetersizlik, değersizlik ve bir olmamışlık hissi. En sonuç: Kendini sevememek.
Tam da bu noktada kendini sevme kavramı yeniden masaya konuyor. Toplum moplum deyince kendini sevmek, dış sesleri susturmaktır gibi anlaşılsın istemem. Hayır bunu demeyeceğim. Kendini sevmek, tüm seslerin üstünde, bir iç referans noktası kurmuş olmaktır. Başka bir deyişle, kendini sevmek bir duygu değil, bir yönelimdir: kişinin kendi kıymetini dış değerlendirmelerin toplamından değil, kendi iç kıymetlendirme sisteminden üretmeye başlamasıdır.

GERÇEKLER PARİS, HAYALETLER TEKSAS
Basitçe örnekleyelim. Modern kimlik baskısının en görünür alanlarından biri gündelik tüketim… Bir örnekle ilerleyelim. Sosyal medyada makyaj içeriklerini dikkatle izleyen herkes, bu hayaletlerin en yoğun çalıştığı alanlardan birinin de gündelik estetik ve tüketim alanı olduğunu görecektir. Instagram’da makyaj influencerlarını gözlemlediğinizde modern kimlik baskısının küçük ama çok öğretici bir laboratuvarını görürsünüz. Bu dünyaya göre kirpikleri kusursuz kıvıran 12.139.122 rimel vardır; cildi porselen gibi gösteren 718.326 highlighter, kaşları zımbalanmış gibi sabitleyen 2.441 ürün (kaş sabitleyici sayısı az gözlemlerime göre, kaş sabitleme yeni çıktı çünkü).
Üstelik mesele yalnızca ürün değil. Kimi vegan, kimi temiz içerikli, kimi boykot listesinde, kimi sosyal sorumluluk sahibi… Bu dünyanın takipçisi için artık bir rimel sadece bir rimel değildir. Aynı anda estetik, ekonomik, etik ve politik bir karardır. Her şey sınıfsal, her şey politik! Rimel bile.
Polonyalı sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman ne diyor: “Modern dünyada tüketim, ihtiyaç karşılamak için değil, kimlik göstermek için yapılır.” Teşekkürler, clean Bauman…
Sen bir rimel dersin ama o artık yalnızca işleviyle değil etik duruşu, ekonomik konumu, politik çağrışımı ve sembolik değeriyle de değerleniyor. Vegan olması, yerli üretim olması, boykot listesinde olmaması ya da sosyal sorumlulukla ilişkilendirilmesiyle, bir rimel bile artık bir kimlik performansı.
“Sevgili dostlar, bir rimelin bile politik olduğu bir dünyada, kirpiklerimin nasıl görüneceğine ben karar vermek zorundayım!”
Çünkü bunlar delirdi (dışımızdakiler). Modern dünyada hayaletler yalnızca neyin eksik olduğunu söylemekle kalmıyor aynı zamanda nasıl olması gerektiğini de tarif ediyor. Daha parlak bir cilt, daha kalkık bir yüz, daha bakımlı bir görünüm… Bu delice bence. Oysa kendini sevmenin başladığı yer tam da bu bilinç: Bu gerçekten bana göre mi, yoksa hâlâ hayaletlere mi inanıyorum?
Kirpikten Kimliğe: Sağdan Soldan Üstten Alttan Önden Arkadan Donat
Bugün kimlik dediğimiz şey, çoğu zaman sandığımız gibi keşfedilen bir öz değil, her gün yeniden sahnelenen bir performans. Sosyolog Erving Goffman’ın yıllar önce söylediği gibi, modern insan hayatını bir sahne gibi yaşar; farklı ortamlarda farklı roller üstlenir, kendisini kabul göreceği biçimde sunar. Bugünün dünyasında bu sahne büyük, ışıklar çok, seyirci sayısı uzay! Sosyal medya, iş hayatı, ilişkiler ve gündelik satın alımlarımızla (değerler, önemler, anlamlar, duygular dahil) tercihlerimiz üzerinden küçük küçük kimlik imalatı yapıyoruz. Peki bu imalat, fabrikada seri üretim gibi mi yapılacak, yoksa bir atölyede, bir zanaatkârın elinden çıkan bir iş gibi mi? Her gördüğümü duyduğumu takıp takıştıracak mıyım yoksa kendimi kendi haline mi bırakacağım? Kime göre, neye göre, ne belli?

MISSION IMPOSSIBLE: KENDİNİN VASİSİ, HAMİSİ, VELİSİ VE DELİSİ OLMAK
Kendini sevmek, bir zanaat disiplini gibi. Evet dış dünyanın sunduğu hazır kalıplar güvenli hissettiriyor ama gel gelelim kalıcı olmayacaklar. Kalıcı olan, güvende olmadığında, durumla baş edebilme becerin olacaktır. Ve insanın kendini sahiplenmesi, kendi kendisinin vasisi, hamisi, velisi ve delisi olması bir ustanın tezgâhı ve tezgâhtakileri tanıması gibidir; malzemene bak -iyi bak-, denemeyi, yanılmayı ve ayıklamayı göze al. Arada fırtına var, kaos var, yerden yere vurulma var ama olsun, benim kimliğim benim kararım.
“Farkındalık deyince fenalık geçiriyordunuz ama size bir haberim var, farkındalık dediğimiz şey meğer metakognisyon göstergesiymiş. Yani en fevkaladenin fevkinde zekâ türü.”
Hangi ortamda nasıl davrandığını, hangi tercihin gerçekten kendine ait olduğunu, hangisinin sadece kabul görmek için yapıldığını fark etmek, insanın kendi hakkında farkındalığının olmasıdır yani öz farkındalık. Yani tezgâhımızda hep kendimiz var ve yavaş, dikkatli ve sabırlı bir iç işçilikle kendimizi seviyor, kendimizle ilgileniyor ve kendimize emek veriyoruz. Delileri duyuyor ama onların peşine takılmıyoruz. Neden? Çünkü hayaletlere inanmıyoruz.
Bu emeğin merkezinde bir iç mekanizma var: “Merkez ses” diye tabir edebileceğimiz, psikolojide ise metakognisyon olarak adlandırılan “üst akıl”. Bu ses, dış dünyadan gelen her öneriyi, her eleştiriyi ve her beklentiyi doğrudan kabul etmiyor; kendine önce yukarıdan bir bakıyor, tartıyor sonra soruyor: Bu gerçekten bana mı ait? Bu benim ihtiyacım mı, yoksa bir role mi özeniyorum? Bu ben mi? Varsın kendini beğenmiş desinler, öyle evet, beğeniyoruz clean hayalet! Bana göre bu nokta, kimliğin dışarıdan yönetilen bir performans olmaktan çıkıp içeriden yönetilen bir yapı haline geldiği yer. Bir anlamda insanın kendi kulesinden aşağıdaki kalabalığı seyretmesi ve şunu söyleyebilmesi: Herkes konuşuyor olabilir ama son karar buradan verilecek. Ve bu kararı beni seven, beni beğenen, beni koruyan, beni gözeten biri verecek: Kuledeki kraliçe.
KİM BU KRALİÇE?
Gürültünün ulaşamadığı, sakinlikten rüzgârın sesinin duyulduğu o ihtişamlı kulede güzel mi güzel, iyi mi iyi bir kraliçe var. Yüzünde acele eden bir dünyanın tedirginliği değil beklemeyi ve görmeyi bilmenin dinginliği var. Üzerinde yere kadar dökülen, nur beyazı bir elbise; ışık vurdukça derinleşen, rüzgâr estikçe canlanan bir kumaş… Elbisenin eteklerinde ve manşetlerinde ince gümüş işlemeler; gösterişli değil ama göz alıcı, kudret elbisesi bu. Omuzları hafif, sakin, güçlü ve vakur bir duruşla durur… Sanki o kumaş yalnızca bir giysi değil, zamanla kazanılmış bir itibarın örtüsü. Başında altın bir taç, üstüne yerleştirilmiş elmaslar ışık saçar. Aralarda yakutlar parıldar; sıcak, derin ve kararlı bir kırmızı. Bu taç bir hatırlatıcı: Kulenin yönetimi ona ait. Burası, onun toprakları. Aşağıdan gelen sesler, tavsiyeler, eleştiriler, hayaletlerin çağrıları kulenin duvarlarına çarptıkça, zayıflıyor. O ise yüksekten bakar, acele etmez, paniklemez. Herkesi görür, her sesi duyar ama hepsine onay vermez. Çünkü öncelikle sorar, “Bu benim topraklarım için mümkün mü?”
Kendini sevmenin en zarif hali bu, içindeki kulenin tepesinde, sakin, seçici ve kendi hükmüne sadık kraliçenin gözünden kendine bakmak, kendini yapmak… Bu kendinle ilgili kararların yönetimini geri almaktır. Kimlik ancak içeriden yönetildiğinde insana ait olur. Kimliği bir performans olarak yaşayan insan yorulur, örselenir, parçalanır oysa kendini zanaatle ve kanaatle kuran kişi daima sonunda kendi merkezine gidecek ve orada sakince kendi sırtını sıvazlayacak, kendini öpecek, kendini sarıp sarmalayacaktır. Çünkü artık o, başkalarının değildir; o kendi atölyesinde çalışıyordur. İnsanın kendi hayatının ustası olması, dünyadaki en büyük özgürlüktür.
İşte bu nedenle “Asıl gerçekler hep Paris’tir, hayaletler ise Teksas”
İç Referansın Gücü
Kulenin tepesinden kendi topraklarına bakan kraliçenizi düşünün. Gözlerinizi kapayın ve onun nasıl göründüğünü hayal edin. Sonra gün içinde olup bitenlere onun gözlerinden bakmaya çalışın. Neyi duyuyor, neyi duymuyor? Neyi dikkate alıyor, neyin üstünden sessizce geçip gidiyor? Başınızı kaldırın ve ona bakın.
Aşağıda hayatın bütün sesleri dolaşırken: öneriler, eleştiriler, tavsiyeler, teşhisler, eksik listeleri… Her biri iyi niyetle ya da iyi niyet görüntüsüyle ortaya konulurken, kraliçe ne yapıyor ne yapmıyor. İşte metakognisyon tam olarak budur: Düşüncelerinin, yargılarının ve iç seslerinin, dış sözlerinin içinde kaybolmak yerine, onlara yukarıdan bakabilmek.
Kendini sevmek bir duygu değil, bir yönelimdir demiştik. Her şey üzerinize geldiğinde, ileri bir adım atıp kendinizin önüne geçebilmek; kendini her koşulda korumak, savunmak ve yaşatmak demektir. Çünkü bizler, dünyaya fazlasıyla açık, fazlasıyla hassas ve duyarlı, korunmaya, sakınılmaya, gözetilmeye muhtaç varlıklarızdır.

Kendim, Benim Kutsal Emanetim
Kraliçenin asıl görevi budur: Gürültüyü yönetmek değil, benim hayatta kalmamı sağlamak. Kraliçe beni bu dünyada en çok seven kişidir.
Bu yüzden kendini sevmek, kusursuz olduğuna inanmak değildir. Kendini sevmek, elindeki eksik listesinin kimin tarafından yazıldığını fark edebilmektir. Kraliçe kendisine uzatılan bir listeyi eline aldığında önce şu soruyu sorar: Bu benim topraklarım için mi, yoksa bir hayalet daha mı konuşuyor? Çünkü hayaletlerin en büyük gücü, önce sorunu tanımlamaları, sonra da çözümü önermeleridir. Sorun onlar tarafından konur, çözüm yine onlar tarafından satılır. Bu döngü fark edilmediğinde insan kendini sürekli değiştirilmesi gereken bir proje gibi yaşamaya başlar. Oysa kraliçe bilir ki insan bir proje değildir. İnsan bir süreçtir.
Kulenin yüksekliğinden bakıldığında gerçek çok daha sade görünür. Hepimizin kirpikleri güzeldir ve her birimizin rimeli başkadır. Bu, yalnızca estetik bir tercih meselesi değildir; hayatın tamamına yayılan bir ilkedir -ve elbette konu kirpik değil-. İlişkilerde, kariyerde, yaşam temposunda ve kişisel hedeflerde yaşanan pek çok huzursuzluk, eksiklikten değil, yanlış tercihlerden yani yanlış eşleştirmelerden doğar.
Metakognitif zihin -yani kulenin içindeki emir komuta merkezi- tam da burada devreye girer. Çünkü kendini sevmenin en olgun hali, onlar için doğru olanın benim için doğru olmayabileceğini kabul edebilmek ve kendi ölçümü, ölçeğimi kendi iç referansımla kurabilmektir.
Hayaletlerin listesi hiçbir zaman bitmez. Aşağıda her gün yeni bir eksik, yeni bir standart, yeni bir “olman gereken” dolaşacaktır. Kendimi sevebilmem ancak kraliçeme sadakatle mümkün olacaktır.
KRALİÇEDEN ÖĞÜTLER
Kulenin kraliçesi şöyle buyurur:
- Her işe yaramayan şey senin kusurunla ilgili değildir; çoğu zaman yalnızca sana göre değildir.
- Eğer bir kaba sığamıyorsan, kendini değil kabı sorgula.
- Başkasında mucize gibi görünen bir şeyin sende aynı etkiyi yaratmaması eksiklik değil, uyumsuzluktur. Senin değil, onun uyumsuzluğudur.
- Sana uymayanı düzeltmeye çalışma; bırak.
- Kıyas, ruhun huzurunu sessizce aşındıran bir canavardır; onu hayatının merkezine yerleştirme.
- Filtrelenmiş hayatlarla kendini ölçtüğünde, kendi gerçeğine yabancılaşmaya başlarsın.
- Zihnin sana “Bende bir sorun olabilir” dediği anlarda, bir adım geri çekil ve şunu sor: Belki de sorun, bunun bana göre olmamasıdır.
- Her bedenin kendi ritmi, her ruhun kendi iklimi, her hayatın kendi temposu vardır; tek ve evrensel bir doğru model yoktur.
- Sana iyi gelmeyeni iyileştirmeye çalışma; sana iyi geleni bulmaya yönel.
- Yeni ürünler, yeni yöntemler ve yeni düzeltmeler aramadan önce, değiştirmeye çalıştığın şeyin gerçekten sorun olup olmadığını anlamaya çalış.
- Eksiklik duygusunun kaynağı her zaman sen olmayabilirsin; bazen yalnızca başkasının standardını yakalamaya çalışıyorsundur.
- Modern dünyanın en büyük yanılgısı, uyumsuzluğu yetersizlik olarak yorumlamaktır.
- Her şey herkese göre değildir ve bu bir eksiklik değil, bir korunma sistemidir.
- Kendini sevmenin yolu kendini değiştirmekten değil, kendine uygun olanı seçmekten geçer.
- Kapılarını sağlam tut ve başkalarının kapılarına da kendi kapıların kadar saygı duy.
- Sevilmemeye tahammül etme.
- Kibir meclisinde mütevazı olma.
- Sadakatin kendine olsun.
- Kirpiklerin için en doğru kararı sadece sen verebilirsin, karar gücünü kimseye kaptırma.
- “Ayda yılda bir olsa da muhakkak ara, azıcık zamanından ayır da. Öldüm mü kaldım mı diye sor ara sıra adımı kalbine yaz sakın unutma.”[1]
Hayaletler yine konuşacak. Yeni rimeller çıkacak. Yeni hayatlar daha parlak görünecek. Ama sen kulene çıkıp aşağıya baktığında, her şey biraz daha net olacak. Ve belki o zaman anlayacaksın: Sorun hiçbir zaman kirpiklerde değildi. Mesele, kimin gözünden baktığındaydı. Kendini sevmek de tam olarak bu: Kendi gözlerini geri almak.
Kendi sesini yetkili kıl ey dost; dünya konuşsun, sen kraliçeyi dinle. Bak nasıl seviyorsun kendini, kendine dönünce, kendi gözlerinle görünce.
[1] Adımı Kalbine Yaz, Söz & Müzik: Tarkan, Adımı Kalbine Yaz albümü, 2010.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

