KÖTÜLERE DUYULAN AŞK: YERYÜZÜ KİMİNİN CEHENNEMİ KİMİNİN CENNETİDİR
Farkındalık

Kötülere Duyulan Aşk: Yeryüzü Kiminin Cehennemi Kiminin Cennetidir

Kötü kahramanları severdi çocukken. O yüzden belki hep öylelerine aşık oldu. Onlara duyduğu sevginin onları iyileştirebileceğine inandı. Bunun için çabaladı. Bilmediği, iyiliğin her zaman işe yaramadığıydı. İçinde olduğunu fark ettiği kötülükten korkup karşısında duranın olduğundan çok daha iyi birine dönüşme ihtimaline sarıldı. Onu korkutan o parçayı, ondan çekip çıkarmaya çalıştı. İğrendiği o şeye bir yandan hayran olduğunun çok sonraları farkına vardı. Halbuki tenhada sıkıştırdığında onu, boğazına bıçağı dayamıştı. İyiliğinin hakkı olan takdirin kötülüğü yüzünden elinden alınmasına razı olamazdı.

Onlar kötü müydü? Yoksa o kendi kötülüğünü mü onlara yansıtmıştı? Karşısında belirenin yarattığı hayal kırıklığıyla baş edemedi. Demek ki hiç sevmedi. Sadece hayali gerçekleşsin istedi. Kimseyi gerçekten dinlemedi. Onların kendisinin duymak istediklerini söylediklerine inandı. Kendini kandırdı. Kendine sıkıştı. Oradan çıkamadı. Korktu. O küçük delik güvenli gelmeye başladı. Nefes almakta zorlanmasını umursamadı.

“Her an tetikte, karşısında duran kişinin gözlerinin ta içinde, onun kendisinden sakladıklarını bulma telaşı içindeydi.”

Özgürlük müydü istediği yoksa bu ona güvenli gelen yerde kalmak mı? Cevabı burada kalmaktı. Güvende hissettiği için değil, dışarısı çok daha korkutucu geldiği için. Baktı uzaklara daldı, o da onunla o karanlık sulara daldı. Bu sular, onun suları değildi. Kayboldu. Akıntıya kapıldı. Dünyanın dışında bir yerde kendine geldi. Bir adaydı burası. Küçük bir ada. Güneş gökyüzünde gülümsüyordu. İçten mi yok alaycı mıydı bu gülümseme, anlayamadı. Susamıştı. İçecek su bulmaya çalıştı. Bir su birikintisi gördü. Temiz görünüyordu. İçti kana kana. Su çok tatlıydı.

Bir yılan geldi yanına.

Bir yılan geldi yanına. Ona şöyle bir bakıp göz ucuyla, onunla aynı sudan içti. Beyaz bir yılandı. Daha önce böylesini hiç görmemişti. Akbuğa’nın beyaz yılanı mıydı bu yoksa Çin efsanesindeki Beyaz Yılan Hanımefendi miydi? Bu durumda şifa için mi buradaydı yoksa onu kandırmaya mı çalışıyordu?

“Matruşka bebek gibi, rüya içinde rüya vardı.”

Su birikintisinin hemen yanında yaşlı bir ağaç vardı. Üzerinde meyveleri vardı. Henüz bu meyveler kızarmamıştı. Ağacın dalı yavaşça suya uzandı. Suya dokunduğu an ağacın yaprakları hışır hışır bir şarkı mırıldanmaya başladı. Şarkının sözlerini anlamaya çalışırken uyandı.  Aydınlık bir otel odasında, beyaz nevresimleri olan geniş bir yataktaydı. Tek başınaydı. Neredeyim ben demeye kalmadı aynı yatakta bir kez daha gözlerini açtı. Bir öncekinden tek farkı, bu kez yanında sevdiği kadın vardı. Tam onun nasıl huzurlu uyuduğunu düşünürken aynı yatakta tekrar uyandı. Demek ki demin gördüğü de rüyaydı. Ve aynı yatakta, tekrar uyandı. Bu kez sevdiği kadın yanında değildi. Tam içinde bunun acısını hissederken bir kez daha uyandı. Şimdi yanındaydı.

Bir daha uyanmak istemedi. Açmadı gözlerini. Daha derin bir uykuya dalmaya kendini zorladı. Tıpkı derin sulara dalar gibi… Sevdiği kadının onunla aynı yatakta uyuduğu anda kalmalıydı. Bir an gelecek, nasılsa uyanacaktı. O gün belki kendi bile artık bu yatakta olmayacaktı. O vakit gelene kadar hala burada olmanın tadını çıkarmalıydı. İçini bir korku sardı. Kötü bir adam mı olmaya başlamıştı? Beyaz Yılan Hanımefendinin karşısında bulmuştu kendini. Tanrıça, yapmaması gereken bir şeyi yapmış, bir insana âşık olmuş ve bunun için cezalandırmıştı. Onu da cezalandımak isteyen birileri mi vardı?

Sürekli birilerinin kötülüklerinden dert yananlardan olmak istemiyordu.

Sürekli birilerinin kötülüklerinden dert yananlardan olmak istemiyordu. Onların dert yandıklarının kendi kötülükleri olduğunu biliyordu. En az onlar kadar kötü olmaya iştah duymasalar, onlardan bu kadar rahatsızlık duymaz, onların canlarının nasıl yandığının ve bununla baş edemediklerinin farkına varırlardı.

Kötü kadınlar tanıdı. Onlar kendilerinin epey iyi olduklarına inanırlardı. İstediklerini yapmayanları kazanlarına atar kaynatır, sonra köpeklerine yedirirlerdi. En azından onların karnı doysun isterlerdi.

“Kötü adamlar tanıdı. Onlar kendilerinin epey kötü olduklarına inanırlardı. İstediklerini yaptırmanın bir yolunu bulurlardı. Önce ateşe verir kurbanlarını, sonra söndürürlerdi. Yanıkları hiç iyileşmezdi.”

Bu kötü adamları nasıl terk edeceklerini, hiçbiri bilmezdi. Fareli köyün kavalcısı gibiydiler. Ama ne onlar kaval çalardı ne de kurbanları fareydi. Yine de hepsi nemli ve karanlık yerleri severdi.

Bu farelere benzeyen insanlar, fareler gibi bulaşıcı bir hastalık taşır mıydı, bilinmez. Söylenegelen onlara bulaşmayana, onların da bulaşmadığıydı. Haddini aşıp bulaşanı ağında bir güzel paketler saklardı. Önce canını alırdı. Canı varsa paket patlardı. Canı olmayanlar, canı olanlardan daha uzun yaşayabilir. Fakat bildiğiniz gibi, onların güneşi görmemeleri gerekir.

Kötü kadınlar ve kötü adamlar dans eder düşlerinde. Çirkindir yüzlerinin bir tarafı. Diğer tarafıysa öyle güzeldir ki asla inanamazsınız çirkin tarafının varlığına. O güzelliği itip iki tarafı, en azından o kadar çirkin olmayana geçmek, kolay değildir.  Onların dansını seyrederken onun içindeki kötüler dirilir. Mezarları açılır ve hepsi ayağa dikilir. Gece saklar çirkinlikleri. Güneşse acımasızdır. Tıpkı çocuklar gibi. Söyleyiverir görünmesinden en korkulanı, sanki canınızın yanması kadar doğal bir şey daha yokmuş gibi. Kamburunuz büyür. Başınızı önünüze eğip sessizce ilerlersiniz. Ardınızda gülüşmeler kalır. Belki hepsi size değildir. Yine de dışındasınızdır o gülüşlerin.

“Geceyi gizlenmeyi kolaylaştırdığı için sever. Gece de onu sever mi, bilmez.”

Sevsin mi, onu da bilmez. Belki bazı sevdikleri onu sevmese daha iyidir. “Şimdi sevmesin!” dermiş Ülker Ablası, artık hayatta olmayan birinden bahsederken. “Toprağını sevsin.”

Seven sevdiğine kendindekini bulaştırır. Kötü kötülüğünü, iyi iyiliğini. Ne ne kadar iyi, ne ne kadar kötü tartışılırsa da bazı kapıların açılmasından çok korkarsınız. O kapıların ardında, tüm diğer şeylerle sevgi vardır ve o, bir şeyleri korkunç olmaktan kurtarır. İyi olursunuz, canlı. Canlılar ölebilir. Siz de ölebilirsiniz. Olsun. Bir hayalet olmaktan daha iyi değil midir gözlerinizi kapayıp hayata, açmak ışığa? Ya ışık o kadar eğlenceli olmazsa? Çürüyen meyvenin yok olup gittiğini kim görmüş? Adem’in o dala uzanacağını herkes bilir.

Yeryüzü kiminin cehennemi kiminin cennetidir.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Hüseyin Akdağ
Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden mezun oldu ve aldığı program sonrasında Milli Program Bakanlığı sınavına girerek Aile Danışmanı olur. Reiki (3 aşama) ve Duygusal Özgürleşme Teknikleri (EFT) programlarına katıldı. 3D (Duygu- Düşünce- Davranış) Yönetimi, Yaşam Koçluğu ve Programcının Programı programlarını tamamladı. 200 saatlik Yoga Eğitmenlik Programını tamamlayarak Hindistan’da bu programın ileri seviyesini aldı. İlhan Astroloji Enstitüsünde temel ve ileri seviye astroloji programını tamamladı. Kurucularından olduğu Hera Akademi bünyesinde çeşitli merkez, dernek, kurum ve kuruluşlarda kişi ve gruplara danışmanlık ve program hizmetleri veriyor.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.