Hindistan’ın güney doğusunda gözyaşı damlası şeklinde Hint Okyanusunda yer alan bu ada devleti, 65 bin kilometrekarede 20 milyon nüfusu barındırıyor. Halkın büyük çoğunluğu Budist. 13. yüzyıla kadar “bilinmedik şeyler bulma” anlamına gelen Serendib adıyla anılan ülke uzun yıllar Portekiz, Hollanda ve İngiliz sömürgesi olarak kalmış. 1948 yılında Seylan adıyla bağımsızlığını kazanmış.
Ada halkının çoğunluğunu oluşturan Kuzey Hindistan kökenli Tamiller, adanın ilk sakinleri. MÖ 3. yüzyılda buraya yerleşmişler. Mağaralarda yaşayıp ağaç yaprakları ile örtünen bu yerliler uzun süre burada varlıklarını sürdürmüşler. Ada üzerinde Hint etkisi hâkim olsa da zamanla dil, din ve kültür açısından farklı kimlikler ortaya çıkmış.1972 yılında azınlıklara daha fazla haklar tanınarak başkanlık sistemine geçilmesi ile ülkenin resmi adı “Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti” olarak kabul edilmiş.
Sri Lanka bir kültürü, bir yaşam biçimini anlamakla ilgili bir ülke. Tapınaklar günlük yaşamın dokusuna işlemiş. Tapınak girişlerindeki çiçeklerin kokusu, safran renkli cübbelerin hışırtısı, duaların yumuşak mırıltısı, hepsi havaya yayılan bir maneviyat senfonisi gibi. Tropik iklimde fışkıran devasa muz, mango, hindistancevizi ve kauçuk ağaçları, yemyeşil tropik ormanların bittiği yerde birdenbire ortaya çıkan yemyeşil çay plantasyonları, rengarenk baharat bahçeleri, pirinç tarlaları ve üç binden fazla çiçekli tropik bitki çeşidi ile dünyanın en önemli bitkisel çeşitlilik alanlarından. Bu topraklardaki çiçeklerin renk cümbüşü, insanı sürekli şaşırtan ve sürprizler sunarak Serendib isminin hakkını veriyor.
Virajlı yollarda ilerlerken heybetli dağların arasında beliriveren nehirler, şelaleler, fillerin yıkandığı durgun göller, altın sarısı kumsalları döven dev okyanus dalgaları, imkânsız yüksekliklerde karşımıza çıkan binlerce yıllık Budist kültürünü yaşatan muhteşem tapınaklar insanın daha şaşırtıcı ne olabilir ki diye sorgulamasına neden oluyor.

Ülkenin kültürel ve doğal cömertliği sayesinde sürekli sürprizlerle karşılaşıyoruz. En etkileyici olan denizin ortasındaki uzun çubukların üzerine tünemiş balıkçılar. Sonrasında bu tropik okyanus balıklarının yerel tezgahlarda taze taze yer aldığını görmek ve yerel bir restoranda bu balıkların tadına varmak eşsiz bir deneyimdi.
Yerel pazarlardaki değişik türde sebzeler ve tropik meyveler rengarenk ve iştah açıcı. Yol kenarında verilen molalarda tepeleri kesilerek kamışla sunulan hindistancevizinin suyu bambaşka bir tat.

Filleri, sürekli dikkatli olmayı gerektiren oyuncu maymunları, uzun boyunlu beyaz balıkçıl kuşları ile vahşi yaşamı yine sürprizlerle dolu. Kandy yakınlarında ailelerini kaybetmiş yetim filler için oluşturulmuş Pinnewela Fil Koruma Alanı ziyareti kaçırılmayacak bir deneyim. Fillerin hüzünlü bakışlarını da gölette su ile serinlerken aldıkları keyfi de seyretmek muhteşem. İngiliz koloni döneminde yükseklerde kurulan ve “Küçük İngiltere” olarak anılan Nuwara Eliya’da, Tudor dönemi malikanelerinden kırmızı tuğlalarla yapılmış postaneye, golf sahalarından kulüplere kadar her şey İngiliz tarzı. Geleneksel ada yaşamı içinde bu yüksek kültüre tanık olmak yine şaşırtıyor ziyaretçileri. Tropik yağmurların ardından beliren güneş ve gökkuşağı bu tezatlıklar içinde olağanüstü görüntüler sunuyor.
Bu bölgenin çay başkenti olarak bilinen Nuwara Eliya ülkede çay üretiminin zirve yaptığı yer. Çay tarlaları oldukça düzenli ve yüksek dağlardan süzülen sis perdesinin ardında yemyeşil bir örtü gibi uzanıyor. Yüksek rakımı ve ülkenin diğer bölgelerine göre daha serin olması sebebiyle çay üretimi için çok verimli bir ortam sağlıyor.
Çay plantasyonlarında ülkenin kuzey bölgesinden getirilen Tamil kökenli çoğu kadın işçiler oldukça düşük yaşam standartlarında ve düşük ücretlerle çalıştırılıyorlar. Çay yaprakları makasla kesilmiyor, tek tek elle toplanıyor ki bu da Seylan çayını eşsiz kılan bir özellik. Toplanan çayların çoğu İngiltere’ye gönderiliyor ve burada afilli ambalajlarda English Breakfast Tea olarak satışa sunuluyor. Yani sömürü düzeni şık ambalajlar içinde devam ettiriliyor.
Ülkenin eski başkenti Kandy’de yer alan kutsal “Diş Tapınağı” Buda’nın azı dişini barındırıyormuş. Her gün binlerce Budist’in ziyaret ettiği, dışı pembe renkte içi altın yıldızlarla süslü tapınakta o gün dua töreni vardı. Beyazlar giyinmiş yüzlerce kişinin tapınağın içinde duvar kenarlarına sıralanıp mırıl mırıl kutsal metinleri okuyarak tevekkülle ibadet edişini izlemek huzur vericiydi. İnanç, kutsal olanın huzuru, sessizlik ve dinginlik…Asya’nın insanını ayakta tutan bu denge olsa gerek.

1200 BASAMAK NİRVANA’YA ULAŞTIRIR MI?
Sigiriya’da devasa bir alanda hendekler, surlar, geniş bahçeler ve havuzlar ile çevrilerek koruma altına alınmış, tek parça olarak 160 metreye yükselen ve ‘aslan kayası’ anlamına gelen Sigiriya Kayasına 1200 basamakla çıkılıyor. Geçen zaman sonrasında orman tarafından yutulan kale yalnızca yerel köylüler tarafından biliniyordu.
16.yüzyılda Budist metinlerinde bahsedilen antik bölgeyi keşfe çıkan İngiliz tarihçiler bu şaşırtıcı yapıyı ve freskleri buldular. O dönem “aslanlar” anlamını taşıyan “Sinhala”ların geleneğinde aslan, kralların efsanevi atası ve kraliyet otoritesinin bir simgesiydi. Anıtsal bir çift aslan pençesi arasından kaya yüzüne oyulmuş geçitler yoluyla zirveye ulaşılıyor. Taş basamaklarla başlayan tırmanışın ilk düzlüğünde 5.yüzyılda da Kral Kaspaya tarafından inşa ettirilen sarayın kalıntıları ortaya çıkıyor.
Nefeslenmek için verilen mola sonrası devasa iki aslan pençesi formundaki kaya kütlesinin arasından önce zikzak sonra dar ve dik spiral merdivenlerden yukarı zorlu bir çıkış başlıyor. Bitkisel boyalarla yapılmış, bal ve yumurta karışımları ile korunmuş 1600 yıllık kutsal duvar resimlerinin bulunduğu dar bir geçidin sonunda bu zahmetli ve uzun tırmanışa değecek nefes kesici bir manzara bizi karşılıyor. Yoğun enerjik yeşil tonlar, sisli dağların ardında pembemsi gökyüzünde beliriveren gündoğumu ve zirveye ulaşmanın mutluluğu asıl nefes kesici olan. Dönüş yolunda gördüğüm beyaz balıkçıl kuşu Nirvana’ya erdiğimi müjdeledi mi bilinmez ama zirvede olmanın yarattığı haz bambaşkaydı.

Ülkenin bir başka manevi hac durağı ise Dambulla’da bulunan ve ülkenin en büyük ve en iyi korunmuş mağara kompleksi. Tarih öncesi Budizm’in Sri Lanka’ya gelmesinden önce halkın bu mağaralarda yaşadığı tahmin ediliyor. Yakınlarda bulunan 60’a yakın mağarada 2 bin 700 yaşında insan iskeletine ait mezarlar bulunmuş.16.yüzyılda da gerçekleşen Hint saldırısında Sri Lanka kralı15 yıl burada sürgün hayatı yaşamış ve savaş hazırlıklarını burada yapmış. Kazandığı zafer sonucu şükranlarının ifadesi olarak bu mağara tapınağı inşa ettirmiş, daha sonra gelen krallar da buraya eklemeler yaptırmışlar.
MÖ 1.yüzyıldan kalma beş Budist mağara tapınağında 150’den fazla irili ufaklı Buda heykeli ve 2 bin metrekare alanı kaplayan, Buda’nın yaşam sürecini resmeden duvar resimleri ve freskler bulunuyor. Fresklerden birinde Budizm öncesi ada halkının inançsız, savaşan insanlar olduğu resmedilmiş. 14 metre uzunluğuyla dünyanın en büyük yatan Buda heykelini görmek yine ülkenin ilk ismi “Serendib”in hakkını fazlasıyla veriyor. Burada bulunan tüm heykeller Buda olmakla birlikte sadece bir tanesi burayı yaptıran krala ait. Günümüzde burası hem tapınak hem de manastır olarak kullanılıyor.
Ülkenin bir diğer şaşırtıcı görüntüsü sömürge dönemine ait bir yerleşim. Güneyde Hint Okyanusu kıyısında bulunan ve UNESCO koruması altında olan Galle, kenti tamamen çevreleyen kale surları içine kurulmuş eski bir koloni şehri. “Küçük Hollanda” denilen bu yerleşimde Hollanda ve Portekiz mimarisi ile yapılmış şık binaların girişleri pub, restoran, butik ve hediyelik eşya dükkanlarına ev sahipliği yapmakta.
Dar ve kıvrımlı sokaklar ancak ufak tuktuklara uygun şekilde tasarlanmış. İnsanları dost canlısı ve güler yüzlü. Molada yerel bira içtiğimiz yol üstü pub gelen geçeni ve günlük hayatın akışını izleme fırsatı veriyor. Buldukları her boş alanda ellerine geçirdikleri tahta sopalar ve tenis toplarıyla kriket oynayan gençleri seyrederken geçmiş dönem yaşam tortularının iptidai şartlarda da hala geçerliliğini koruduğunu görüyoruz. Dağlardan, şelalelerden, tropik ormanlardan düzlüklere indikçe küçük yerleşimlerde gördüğümüz insanlar, ülkenin şartlarına rağmen azla yetinip ürettiğini tüketen, kocaman gülümsemeleri ile çok cana yakınlar. Temas kurup konuşmak için çok hevesliler. Bu sohbetlerde sosyal medya arkadaşlığı kurmak işten değil.
Son iki günümüzü geçirdiğimiz başkent Kolombo, küresel mimariye ayak uydurmuş, kolonyal mimarinin arasında çok katlı, modern gökdelenleri ile başkente yaraşır bir görüntüde. Upuzun okyanus sahili Poya Dolunay Şenlikleri dolayısı ile rengarenk bir kalabalıkla dolu. Taze ve kurutulmuş balık ve envai çeşit deniz ürünü satan camekanlı seyyar arabalar sahil boyu dizilmiş. Kalabalık ve cümbüşün içindeki sükûnet, yoksulluk ve gürültülü trafik kaosuna rağmen güler yüzlü, meraklı, sıcakkanlı insanların tezat oluşturduğu bir şehir.

TARKANLI KARŞILAMA SÜRPRİZİ
Kolombo’da Seylan çayını İngiliz asaletiyle sunan muhteşem dekorasyonlu çay salonu, güler yüzlü yerel çalışanlar, sabah tanık olduğumuz çay tarlalarından ve işçilerinden ne kadar uzak. Öğlen yemek yediğimiz bir gökdelenin teras restoranında çalan batı müziği, aşağıda nehir boyundaki şenliklerde çalınan yerel ezgilerden ne kadar farklı. Hizmet sektöründe çalışan genç nüfus turizmin önemini kavramış, öyle ki mekâna adım attığınızda sizi geldiğiniz ülkenin şarkılarıyla karşılıyorlar. Tarkan da bize böyle şaşırtıcı bir karşılama yaptı.
Turizme açılmaya son yıllarda başlanmış ancak ülke hala politik düzlüğe çıkabilmiş değil. Kuzey ve doğu bölgeleri, Hindistan’dan adaya inen ve kendi topraklarında hak iddia eden Tamil gerillaları ve Sri Lanka askeri birlikleri arasında süren iç savaşla 25 yıldır mücadele ediyor. Bir yandan da ada hala 2004 yılında güney ve doğu sahillerini vuran tsunaminin yarattığı kayıp ve zararları kapatmakla uğraşıyor.
Dünyanın yeryüzündeki cenneti ya da Hint Okyanusu’nun incisi olarak ünlenen Sri Lanka, bir kez daha Asya kıtasını ve dost canlısı güler yüzlü insanını bana çok sevdirdi. Adeta sanal hayatın içinden çıkıp bir anda gerçek hayatları görmüş olduk. Buralarda kaos değil gerçek hayat yaşanıyor ve bu toprakları güzel yapan da bu. Nitekim güneş daima doğudan, bu kadim topraklardan doğuyor.
2026 Ocak ayında bu güzel ülkeye gittim ve kalbimde yer edenleri paylaştım. Tüm gezgin ruhlara ilham olması dileği ile.

İlhan Orel kimdir?
Ankara doğumlu bir eğitimci. 25 yıl severek yaptığı mesleğini noktaladıktan sonra içindeki öğrenme ve merak duygusu ile dünyayı keşfe başladı. Başta Hindistan olmak üzere “güneş doğudan yükselir” diyerek doğudan batıya sayısız gezi yaptı. Gezgin olarak keşiflerine devam ediyor ve her deneyimini mutlaka defterlerine kaydediyor.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

