“Aydınlanmadan önce odun keser, su taşırsın. Aydınlandıktan sonra odun keser, su taşırsın.”
Zen deyişi
Yaşamın içinde fark etmesek de birçoğumuz sahip olduğumuz tek zamanı, yani anı, kaçırıyoruz. Dolu dolu yaşıyor-muş gibi davranıyoruz. Fakat yalnızca “her şeyden biraz” alıyoruz. Anda olmadığımız için deneyimleri derinliğiyle hissedemiyoruz, ilgi alanlarımızda derinleşemiyoruz; sanat yapmıyoruz, emek isteyen becerilerde uzmanlaşamıyoruz. Bir başkasını ya da kendimizi dahi tanımaya zaman ayırmak istemiyoruz. Çünkü bir şeye gereğinden fazla zaman ayırırsak, kaçırabileceğimiz çok daha fazla şey olduğunu biliyoruz. Doyumsuzuz, çünkü içimizde kocaman bir boşluk oluştu ve onu bu kadar şeye rağmen dolduramıyoruz. İronik olarak, doldurmaya çalıştığımız her şey içimizi daha fazla boşaltıyor. Ve bizi dolduracak olan her şey de boşluğa ihtiyaç duyuyor. Zihnimiz, gürültüye değil sessizliğe ihtiyaç duyuyor. Kalbimiz kalabalığa değil, samimi olana ihtiyaç duyuyor. Bedenimiz koşuşturmaya değil, dünyaya basmaya ihtiyaç duyuyor. Duyularımız sınırsız uyarana değil, odaklanmış farkındalığa ihtiyaç duyuyor.

Günümüzde, “robot ve insan”, “gerçek ve illüzyon”, “iyi ve kötü” arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor. Bu, doğadan ve kendi özümüzden uzaklaşma hali, içsel boşluğumuzu da arttırıyor. Bu boşluğu dolduracak olan; sinir sistemimizi, duygu durumumuzu, bedensel sağlığımızı, enerji alanımızı, bir yönüyle de hayatımızı iyileştirecek olan her şey; bütünüyle anda olabildiğimiz, özümüze uygun olanda gizli. Ve bu yaşam bilgeliği; nesiller boyudur farklı kültürlerde, farklı biçimlerde, farklı dillerle ve yöntemlerle iletilmekte. Belki de en yalın ve en zarif haliyle Zen felsefesinde.
Bugün, unutulan bu kadim bilgelikleri yeniden hatırlıyor ve adına “sinir sistemi regülasyonu”, “akışa bırakma” ya da “anda kalma” diyoruz. Fakat asıl önemli olan isimler değil, doğamızda var olanı yeniden hatırlamak ve bunları günümüzde uygulamak… Çünkü binlerce yıl önce geçerli olan “iyi yaşam” ilkeleri neyse, bugün de hepsi geçerli. Sanırım “insan doğası” dediğimiz şey, en çok da böyle kesişimlerde göz kırpıyor bize…

Şimdiki An Her Şeydir
Geçmiş gitti, gelecek henüz yok. Geçmiş, ancak hafızamız kadar gerçek, gelecekse tamamen bir belirsizlik. Bu sebeple ne geçmiş gerçektir ne de gelecek. An dışındaki tüm zamanlar zandır ve hepsi değişime açıktır. Reiki ve kuantum fiziğinin kimi teorileri de bunu destekler. Bunlara göre yalnızca gelecek değil, geçmiş de değişebilir. Ve geçmişi de geleceği de değiştirebilecek tek şey andır. Yalnızca bulunduğumuz an; elle tutulabilir, bilinebilir ve deneyimlenebilir tek bilgidir. Dünya üzerinde, anın dışında yaşayabildiğimiz tek bir deneyim dahi yoktur. Bu sebeple zihinle sürekli geçmişe ya da geleceğe gitmek anlamsızdır. Hayatı yaşamak, yalnızca anda kalmamız ve andaki deneyimimize odaklanmamızla mümkün olur.
Boşluk, Doluluktur
Boşluktan korkan zihin, boşluğu gürültüyle doldurur. Sosyal medya, izlenmese dahi sürekli arkada dönen dizi/filmler, sürekli sosyalleşme arayışı, iş ve tüketim bağımlılığı… Neticede zihin kendi sesini duyamaz hale gelir, merkezini yitirir ve ona ait olmayan seslerin gürültüsüyle kalabalıklaşır. Ne kendini bilebilir ne de kendine ait olana ulaşabilir. İç boşluğunu dolduramaz, iç sesini duyamaz ve beyin bu plastisiteye alıştıkça gürültüden kurtulamaz. Ne var ki, bir bardak ancak boş olduğunda bir şey taşıyabilir. Zihin boşaldığında ve saflaştığında gerçek olanı duyabilir. Onu aşağı çeken dışarının kalabalık gürültüsünü, egosunu, önyargılarını, varsayımlarıın, tekrarlayan döngülerini ve negatif iç sesini duyup bırakabilir. Kişi ancak kendisi olmayandan kurtulduğunda, kendisi olanı taşıyabilecek kapasiteye sahip olabilir.

Düşün Gözlemcisi Ol, Düşünce Değil
Beynimiz bir işlemcidir; duyu organlarımızdan gelen elektrik akımlarını ve frekans alanından yansıyan manyetik enerjileri, önceki deneyimleri ve fizyolojik durumu oranında işleyerek düşünce üretir. Fakat biz bu kimyasal reaksiyona, yani düşüncelere, biraz fazla, gereğinden fazla, önem veririz. Çünkü tüm düşüncelerimizin gerçek olduğuna inanırız. Ancak onlarla aramıza mesafe koyduğumuzda ve tepkisel olmak yerine düşüncelerimizi sorguladığımızda, ilginç bir şey olur. Hayatın bizim kesin yargılarımızdan, çevremize ve kendimize ördüğümüz duvarlardan fazlası olduğunu keşfederiz. Kendimizi, kişileri ve deneyimleri farklı perspektiflerden “oku”maya başlarız. Düşüncelerin ve duyguların üzerimizdeki tahakkümü azalır. Psikolojinin en üst zihinsel beceri (metakognisyon) dediği bu “içe bakış” halini meditasyonla, sessizlikte yaparsak ise daha da ilginç bir şey olur. Ve düşüncelerimizi bizim üretmediğimizi fark ederiz. Hepsi kendi kendine yanıp sönmektedir ve biz birinin peşine takılıp devamını getirmediğimiz, ondan hikâye üretmediğimiz müddetçe üzerimizdeki tesirleri kesilir. En karanlık düşünce dahi ışık hızındadır; yanar ve söner. Bu gösterir ki biz düşüncelerimiz değilizdir. Fakat onları izleyen tanığızdır. Bu tanıklığı keşfetmek; zihnin hiç susmayan tutsaklığından, yarattığı içsel dramalardan kurtulmak ve özgürleşmektir.
Direniş Acıyı İkiye Katlar
Acı kaçınılmazdır, fakat ıstırap bir seçimdir. Olan şeye direnmek onu bizim için daha da katlanılmaz hale getirir. Çünkü direnç varsa, zihnimizde “olması gereken” ile “olmakta olan” çatışmaktadır. Yani, gerçeklik ile hayalimizdeki ideal savaştadır. Ne var ki bu savaşın galibi bellidir. Bizim keşkelerle veya böyle olmamalıydı’larla yaşamamız, yalnızca acımızı arttırır. Olan olmuştur ve artık olması gerekenin bir anlamı kalmamıştır. Üzerine düşünmemizi gerektiren tek şey bu içsel çatışmadır. O ideale neden o kadar bağlandığımız, süreçteki payımız ve seçimlerimizdir. Bu içsel dürüstlük hali; direniş, öfke ve bilinçsizlikten çıkmaya yardımcı olur; sonraki deneyimlerimize ışık tutar. Direnmemek ve kabule geçmek ise iradesizce hiçbir şey yapmamak değil, gerçeklikle barışmaktır. Elimizden geleni yaptıktan sonra gerisini yaşamın zekâsına ve akışına teslim etmektir. Direniş bizi ne kadar boğuyor ve dibe çekiyorsa, yaşamın zekâsına teslimiyet de bizim o kadar gözlerimizi açar ve ıstırabımızı azaltır.
Cevaptan Önce Soruyla Otur
Bilgiye ulaşımımız hızlandıkça, sorulara tahammülümüz azalıyor. Elbette, yaşam böylesine hızlı akarken cevapların da yavaş kalmasını bekleyemeyiz. Zihnimizin belirsizliğe alerjisi vardır, buna bir de günümüzün performatif kültürü eklenince; bilmemek değil, sorgulamak ayıp hale geldi. Artık sormadan biliniyor, okumadan kitap yazılıyor; herkes her şeyin uzmanı ve kimse uzun yanıtlar istemiyor. Elbette, bu yeni dünyada sorularla değil cevaplarla meşgul olmalı (Sokrates mezarında takla attı). Halbuki gerçek anlayış, sorgularda yatar ve bazı soruların değeri cevapta değil, dönüştürücü olan cevaplama sürecindedir. Özellikle de hayatla, insanla ve kendimizle ilgili olanlar, hızlı ve yüzeyselce cevaplanamaz. Bunlar ancak sorularıyla oturduğumuzda, gözlemle ve deneyimle ışığa kavuşabilir. Bu olmadığında bilgiye aşikâr oluruz fakat onu hayata aktaramaz, içselleştiremeyiz. Zen ustalarının koan (mantıkdışı, paradoksal sorular) vermesinin amacı doğru cevabı almak değil, zihnin alışılmış düşünme kalıplarını aşmaktır. Örneğin: “Sıfırın yarısı nedir?”. Zihnimiz bu soruya hemen “sıfır” cevabını verir, fakat koan tam da burada başlar. Çünkü sıfır, hiçliktir. İkiye bölünebilmesi için bir şey olması gerekir. Hiçlik ikiye bölünemez. Bu koanda zihnimiz boşluğu kavramaya çalışır fakat kendi duvarına çarpar; sınırlarını zorlar ve yeni yollar keşfeder. Zen bilgeliğine göre belirsizliğe izin vermek; hazır, hızlı ve yüzeysel cevaplardan uzak durmak, daha derin bir farkındalığın ortaya çıkmasına izin verir. Çünkü bazı cevaplar düşünerek değil, düşünmediğimizde kendiliğinden gelir.

Her Şey Geçicidir — Bu Bir Kayıp Değil
Her şey geçicidir. Yaşadığımız bu şey her ne ise, iyi ya da kötü, deneyimi geçicidir. En kötü anımız geçicidir. En sevdiğimiz insanla olan ilişkimiz geçicidir. Bu, insanlara daha az bağlanmamızı gerektirmez. Yaşamda çok sevmeyle ilgili herhangi bir sınır olmamalı. Fakat her zaman bir gün, bir sebepten, sona ereceğini de bilmeli, kabul etmeli ve hatırlamalıyız. Hiçbir şeyin, hiç kimsenin ve hiçbir nesnenin sahibi değiliz. Bunun eksilten değil, özgürleştiren ve “gerçek olan”a uyandıran yanını fark etmemiz gerekir. Maddesel deneyimimize ait her şey bu kadar geçici iken, nasıl “gerçek” olabilir? Gerçek değilse, onların geçip gitmesi, nasıl kayıp olabilir? Geçiciliği kabul ederek deneyimlerin duygusuna vardığımızda, onlara gereken takdiri sunabiliriz. Ancak geçiciliği fark ettiğimizde, anın kıymetini bilebiliriz. Onlara tutunmanın yaratacağı ıstırabın yerine deneyimlemiş olmanın şükranını hissedebiliriz. Üzüntülerin, acıların ve zor dönemlerin geçiciliğini bildiğimizde, kendimizi güçlendirebiliriz. Kendi dönemlerimizin, bedenlerimizin, duygularımızın ve düşüncelerimizin geçiciliğine izin verdiğimizde, hepsinin andaki hakkını verebiliriz.
Yavaşlamak, Hızlanmaktır
Aceleci zihin dikkatsiz olur. Anda değildir ve yalnızca hiç bitmeyecek sonraları kovalar. Çok iş yapar ama az şey görür. Çok şey deneyimler fakat pek azını hisseder. Hız, hayatın elimizden kayıp gitmesidir. Durmak zorunda kalınca açığa çıkan bir yorgunluk ve ancak yavaşlayınca fark edileni gölgeleyen bir perdedir. Yavaşlayan zihin daha derin, daha keskin, daha verimlidir. Enerji, hız için heba edilmez; önemli olanlar için korunur. Sinir sistemi yavaşlıkta düzene girer, hız kaotiktir. Kaos; kazalara, çarpışmalara ve çatışmalara gebedir. Eğer herhangi bir alanda güvenli, sağlam ve stabil ilerlemek istiyorsak yavaşlamamız gerekir. Keyif almak, merkezimizi bulmak ve derinleşmek istiyorsak yavaşlamamız gerekir. Renkleri, dokuları ve tatları almak; insanları, kendimizi ve hayatı olduğu gibi deneyimlemek istiyorsak, yavaşlamamız gerekir.

Ego Mükemmel bir Hizmetkâr, Fakat Berbat bir Efendidir
Ego, dünyada işlev görmek için bedenimiz kadar gerek duyduğumuz bir araçtır. Fakat kimliğimizin temeli olduğunda bizi kör eder. Önceki yazılarımda bu konuyu derinlemesine işlediğim için uzun uzadıya girmeyeceğim. Fakat egoyla -bana göre- ideal ilişkimizi tek bir cümleyle özetleseydim; önemli olanın onu tanımak fakat ona inanmamak olduğunu söylerdim. Tıpkı her gün kendi çıkarları için propaganda yapan siyasetçiler, şirketin kârı için motivasyonu önemseyen yöneticiler, ürünlerini satın alalım diye “gereklilik” yaratan markalar gibi, görünürde faydamıza olan fakat özünde bizi sömüren bir sistem ego. Nasıl ki siyasetçinin, yöneticinin ve markanın dürüst ve empatik olanları da var, bencil ve kötücül olanları da; ego da tıpkı böyle. Ne düşmanımız ne de dostumuz. Ne tamamen zararlı ne de bütünüyle faydalı. Yalnızca kendi biricikliğine inanan ve çoğunlukla da çıkarlarını korumak için gerçekliği çarpıtmaktan kaçınmayan bir alışkanlıklar bütünü. Bilinç kazanmış bir zekâ; girdi (input) karşısında çıktı (output) üreten bir yazılım dizisi. Fakat biz kodlarımızda nelerin olduğunu, bizi nelerin tetiklediğini, aşağı ya da yukarı çektiğini bilmediğimizde, hayatımızın kontrolünü ele alamıyoruz. Olanı olduğu gibi değil, zanlarımızla görüyoruz. Savunma mekanizmalarımızın farkına varamıyoruz; Kurban-Kurtarıcı-Zorba rollerinden kurtulamıyoruz ve manipülasyona açık oluyoruz. Çünkü bize zarar veren tüm ilişkiler ve sistemler; yalnızca egosal programlarımız (zaaflarımız) onlara uyduğu için hayatımızda yer alır ve büyür. Yani ancak biz kurbansak, zorbalara gücümüzü teslim ederiz; bize uymayan akımların peşinden ancak, “yetersizlik”, “tercih edilmeme” gibi endişelerimiz tetiklendiği için koşarız. Bilinçli farkındalık olmadan, bilinçdışı seviyede gerçekleşen bu süreçlerin sebebi, bizim egomuzun sesini duymamamızdır. Farkında olmadan onun efendisi değil, hizmetkârı olmamızdır. Bu sayede kontrol temelli sistemler ve kişiler, egomuzu yani kendi zihnimizi, bize karşı kullanır. Ta ki biz onlara izin veren programlarımızı görüp, farkındalığa geçene kadar. Onların bize gerçekten hizmet edip etmediğini, yaşamımızda yerleri olup olmadığına “gerçekten” karar verene kadar. Bu olduğunda; egonun ardına gizlenmiş doğamızı daha yakından tanır, zamanın illüzyonlarını izler ve ruhumuzun dingin sorularını duymaya başlarız.
©mümkün dergi
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

