İsmail Ateş, Bu Büyük Ressam ile Soyut Resimlerin Yeniden Yorumlanışı
Aktüalite

İsmail Ateş, Bu Büyük Ressam ile Soyut Resimlerin Yeniden Yorumlanışı

“Soyut sanat bir yok oluş değil, yeniden doğuştur: Her bakışta, her dönemde, her izleyicide yeniden anlam kazanır.”

Büyük Ressamların Üzerine Düşünmek

Ressam yazılarının arasında en önemlilerinden birini yazacağım ve İsmail Ateş yazacağım. Prof. İsmail Ateş, Türk resminin özgün isimlerinden biri. Uluslararası bir etkisi var. Etkisi giderek artıyor. Ben de bu ressamı geniş bir planda ele alıyorum.

Önce şunu söyleyeyim; Bir ressamın büyüklüğü, ona atfedilen unvanlarla değil; yarattığı işlerin zamanın testine dayanma biçimiyle ölçülür. Bu testlerin en zorlu olanı, eserlerin farklı dönemlerde, farklı gözler tarafından farklı anlam katmanlarıyla yeniden keşfedilip keşfedilmediğidir. İsmail Ateş bu testi, kariyerinin her evresinde geçmektedir: 1981’den bu yana üretilen yapıtlar, her yeni izleyiciyle, her yeni sergide, her yeni sanat tarihi penceresinden bakıldığında yeni anlamlar kazanmaktadır.

Soyut resmin yeniden yorumlanışı, sanat tarihinin en hareketli ve en verimli alanlarından biridir. Mondrian’ın ızgaraları minimalizmin öncüsü olarak yeniden okunur; Rothko’nun renk dikdörtgenleri spiritüel bir deneyim alanı olarak yeniden keşfedilir; Malevich’in siyah karesi dijital sanatın ilk ikonu olarak yeniden konumlandırılır. İsmail Ateş’in yapıtları da bu süregelen yeniden okuma pratiğinin canlı bir parçasıdır.

İsmail Ateş’in yapıtları da bu süregelen yeniden okuma pratiğinin canlı bir parçasıdır.

Bu makale, Ateş’in soyut resimlerinin nasıl ve neden yeniden yorumlandığını ele almaktadır. Sanatçının kendi sanatsal evrimini; eleştirmenlerin, küratörlerin ve izleyicilerin bu evrimi nasıl okuduğunu ve bu yorumların gelecekte nereye uzanabileceğini incelemektedir. Bir büyük ressamın eserleri, tamamlandıktan sonra sanatçıdan bağımsız bir yaşam kazanır; Ateş’in resimleri de bu bağımsız yaşamın en canlı örneklerinden birini sunmaktadır.

Soyutun Yeniden Okunması: Her Dönem Kendi Ateş’ini Yaratır

Soyut sanat, figüratif sanata kıyasla çok daha açık uçlu bir yorum alanı sunar. Bir portrede izleyicinin nereye bakacağı bellidir; soyut bir tuvalde ise bakışın nereye yöneleceğini hiçbir şey önceden belirlemez. Bu belirsizlik, soyut sanatın en büyük gücü ve en temel yeniden yorum kapısıdır. Her izleyici, her dönem ve her kültürel bağlam, aynı soyut tuvale farklı bir anlam yükler.

İsmail Ateş’in erken dönem yapıtları 1980’lerin koyu tonlu, karanlık atmosferli geometrik bileşimleri ilk sergilendiğinde dönemin sanat ortamının süzgecinden geçirildi. O yıllarda Türk soyut sanatının uluslararası bağlantılarının zayıflığı ve yerel sanat piyasasının gelişmemiş olması, bu yapıtların sınırlı bir izleyici kitlesine ulaşmasına yol açtı. Ancak aynı yapıtlar bugün, küreselleşmiş sanat dünyasının çok daha geniş ve çeşitli perspektifleriyle yeniden değerlendirildiğinde; Süprematizm, Minimalizm ve Color Field arasındaki özgün sentezi nedeniyle çok daha yüksek bir tarihsel öneme kavuşmaktadır.

Süprematizm, Minimalizm ve Color Field arasındaki özgün sentezi nedeniyle çok daha yüksek bir tarihsel öneme kavuşmaktadır.

Bu yeniden değerlendirme süreci, sanatçının da farkında olduğu bir süreçtir. Ateş, kariyeri boyunca aynı dili konuşmaya devam etmiş; ancak o dilin dönemin gerektirdiği farklı vurgularla seslendirilmesine izin vermiştir. Bu tutarlılık, yeniden yorumun önünü tıkamak yerine açar: Çünkü tutarlı bir dil, farklı okuyucuların farklı şeyler keşfetmesine yetecek kadar derin bir anlam rezervi barındırır.

“Çizgisel bir zamansallık içinde değil, birbirinin yanına konularak anlaşılması gereken bu resimlerde en erken yapıttan en son tuvale dek ölümsüz bir ‘yeniden hayata geliş’ söz konusudur. Ateş’in resimleri tamamlanmış değil, sürekli açılan metinlerdir.”

Eleştirmenlerin Gözleriyle: Farklı Okumalar, Ortak Bir Üstat

İsmail Ateş’in yapıtları, farklı sanat eleştirmenleri ve küratörler tarafından farklı perspektiflerden okunmuştur. Şinasi Tek, sanatçıyı geometrik kesinlik ve matematiksel titizlik bağlamında değerlendirerek Süprematist geleneğin özgün bir devamı olarak konumlandırmıştır. Jale Erzen ise renk anlayışına odaklanarak Ateş’i bir renk filozofu olarak tanımlamış; rengin temsil aracı değil araştırma nesnesi olarak kullanılmasını bu okumanın merkezine koymuştur.

Mehmet Yılmaz, sanatçının erken dönem yapıtlarındaki karanlık atmosferi ve onun giderek aydınlığa doğru evrimleşen renk anlayışını bir varoluşsal yolculuk olarak okumuştur. Gülseli İnal ise Jung’ca arketip kavramıyla Ateş’in geometrik formlarına yaklaşmış; üçgen ve karenin yalnızca görsel değil, kolektif bilinçdışının derinden tanıdığı arketipal semboller olduğunu vurgulamıştır. Bu dört okuma, birbirini dışlamaz; aksine her biri diğerinin görmediği bir katmanı görünür kılar.

Bu çoğul okuma pratiği, büyük sanatçıların yapıtlarının en belirleyici özelliğidir. Rembrandt farklı dönemlerde psikolog, teknisyen, insancıl ve mistik olarak okunmuştur; Cézanne hem empresyonizmin doruk noktası hem de kübizmin habercisi olarak yorumlanmıştır. Ateş’in yapıtları da bu çoğul okuma kapasitesine sahiptir: Hem matematiksel hem tinsel hem Doğulu hem Batılı hem minimal hem atmosferik hem tarihsel hem de çağdaş.

“Kandinsky’nin ilk soyut döneminde renklerin sembolizmini özgür fırçalarla anlattıktan sonra, son döneminde tuhaf geometrilere neden başvurduğunu, İsmail Ateş’in resimleri dolayısıyla daha iyi anlayabiliyoruz. Burada simetri ve simetrinin barizce bozulması, saydamlık ve sınırsız boşlukların beklenmedik biçimlere yanıt vermesi; mekânın ancak zihinsel ve tinsel olabileceğini, zamanın ancak ilişkiler sürekliliği olduğunu anlatıyor.”

Sanatçının Kendi Yeniden Yorumu: İçeriden Bir Evrim

Yeniden yorum yalnızca dışarıdan, eleştirmen ve izleyici gözüyle gerçekleşmez; en derin yeniden yorum, sanatçının kendi önceki yapıtlarına döndüğünde ya da onlarla diyaloğunu sürdürdüğünde ortaya çıkar. Ateş’in sanatsal evrimi, bu içeriden yeniden yorum pratiğinin en tutarlı örneklerinden birini oluşturur.

1981’deki ‘Korku’ ile 2010’ların ‘Evren Tasarımları’ arasındaki mesafeye bakıldığında, dışarıdan bir süreksizlik gibi görünen şey aslında derin bir süreklilik barındırır. Renk daha duru hale gelmiştir, ama aynı üç ana renk konuşmaya devam eder. Form daha az ve daha yüklü hale gelmiştir, ama aynı geometrik sözcük dağarcığı kullanılır. Kompozisyon daha geniş ve daha özgür hale gelmiştir, ama aynı denge ve oran anlayışı işler. Bu, bir sanatçının kendi dilini yeniden yorumlamasının, o dili terk etmeksizin derinleştirmesinin nadide örneğidir.

New York deneyimi bu içsel yeniden yorumun en dramatik anını oluşturur. Amerikan Soyut Dışavurumculuğunun merkezinde, o geleneğin en büyük isimlerinin yapıtlarıyla yüz yüze gelen Ateş; kendi sanatını dışarıdan görebilmiş, kökenlerini daha net tanımlamış ve özgünlüğünü daha güçlü temellere oturtmuştur. New York seyahati bir dönüşüm değil, bir netleşmedir: Sanatçı oradan kim olduğunu daha iyi bilerek dönmüştür.

“2004’te New York’ta açtığı ‘Designs of Universe 2003–2004’ ve 2012’de yine aynı şehirde gerçekleştirdiği ‘Designs of Universe 2010–2011’ sergilerinin büyük ilgi görmesi, sanatçının evrensel bir dil kurduğunun en somut kanıtı olmuştur. Uluslararası izleyici, bu tuvallerde hem tanıdık hem de hiç görmediği bir şeyle karşılaşmıştır.”

Renk Alanlarının Yeniden Keşfi: Her Bakışta Farklı Bir Renk

İsmail Ateş’in renk alanları, statik değil dinamik oluşumlardır. Aynı tuval, sabah ışığında ve akşam ışığında farklı görünür; yakından ve uzaktan farklı hissettirir, ilk bakışta ve uzun süre bakıldıktan sonra farklı anlam katmanlarını açar. Bu dinamizm, renk alanlarının yeniden yoruma en açık boyutunu oluşturur.

Jale Erzen’in isabetle saptadığı üzere Ateş, rengi temsil etmez; rengin çeşitli hallerini araştırır. Bu araştırma hiçbir zaman tamamlanmaz; her yeni tuvalde aynı kırmızının yeni bir hali keşfedilir, aynı mavinin yeni bir derinliği açığa çıkar. İzleyici de bu sürecin ortağıdır: Onun bakışı, rengin bir sonraki halini belirleyen bir etkendir. Bu nedenle Ateş’in tuvalleri önünde iki kişi tam olarak aynı şeyi göremez; herkes kendi kırmızısıyla, kendi mavisiyle, kendi sarısıyla karşılaşır.

Bu nedenle Ateş’in tuvalleri önünde iki kişi tam olarak aynı şeyi göremez; herkes kendi kırmızısıyla, kendi mavisiyle, kendi sarısıyla karşılaşır.

Bu kişisel yeniden yorum potansiyeli, Ateş’in büyüklüğünün en demokratik boyutunu oluşturur. Sanat tarihini bilen bir küratör başka bir şey görür; o tuvali ilk kez gören bir çocuk başka bir şey. Geometrik formu tanıyan bir matematikçi başka bir şey hisseder; renge duygusal olarak yanıt veren bir şair başka bir şey. Ve bu çoklu görüş, birbirini yanıltmaz; tersine birbirini tamamlar. Büyük sanat, bu tamamlanma kapasitesine sahip olan sanattır.

Uluslararası Bağlamda Yeniden Konumlanma

Türk soyut sanatı, uluslararası sanat tarihinin genel anlatıları içinde yeterince yer bulamamıştır. Bu sessizlik, o sanatın niteliksizliğinden değil; sanat piyasalarının ve eleştiri geleneğinin coğrafi ve kültürel önyargılarından kaynaklanmaktadır. Ateş’in yapıtları, bu sessizliği kırmaya en yakın örneklerden biridir: Biçimsel dili evrenseldir, referansları uluslararasıdır, kaygıları insanlığın ortak soruları etrafında döner.

Sanatçının New York sergileri bu uluslararası konumlanma çabasının en somut ifadesidir. Ancak bu çaba, özgünlükten taviz vermeden gerçekleştirilmiştir. Ateş, New York’a “Batılı” görünmek için gitmemiştir; kendi özgün dilinin evrensel bir rezonans oluşturabileceğine duyduğu güvenle gitmiştir. Bu güven haklı çıkmıştır: Uluslararası izleyici, Ateş’in tuvallerinde hem tanıdık bir geometrik düzen hem de hiç görmediği bir tinsel derinlik bulmuştur.

Uluslararası izleyici, Ateş’in tuvallerinde hem tanıdık bir geometrik düzen hem de hiç görmediği bir tinsel derinlik bulmuştur.

Küreselleşen sanat dünyasında “merkezler” ve “çevreler” arasındaki hiyerarşi yavaş yavaş çözülmektedir. Bu çözülme sürecinde, Anadolu’nun kültürel mirasını Batı soyut geleneğiyle özgün biçimde harmanlayan Ateş gibi sanatçılar hem Doğu’ya hem de Batı’ya ait olmayan yeni bir merkez oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyelin gerçekleşmesi, sanatçının yapıtlarının gelecekte nasıl okunacağını belirleyecek en önemli etkendir.

“Resmine imza atmasa bile herkesin tanıyabileceği özgün bir ‘dünya’ kurmuştur İsmail Ateş. Bu tutarlılığı saplantı sınırında seyreden bağlılık, sanat çevrelerindeki imajını perçinleyen en önemli unsur olmuştur.”

Soyut Resmin Evreninde İzleyicinin Rolü: Yorum Ortaklığı

Roland Barthes’ın “yazarın ölümü” kuramı, edebiyat bağlamında ortaya atılmış olsa da görsel sanatlara, özellikle soyut sanata çok daha güçlü biçimde uygulanabilir. Barthes’a göre bir metni tamamlayan onu yazan değil, onu okuyan kişidir; anlamın nihai kaynağı okuyucudur. Soyut resimde bu kuram, neredeyse birebir geçerlidir: Figürün rehberliğinden yoksun olan izleyici, anlam üretiminde çok daha aktif ve belirleyici bir role sahiptir.

İsmail Ateş’in tuvalleri bu bağlamda özellikle verimlidir. Geometrik formlar tanınabilir ama yoruma açık; renk alanları tanıdık ama tahmin edilemez, kompozisyon dengeli ama statik değil. İzleyici bu unsurları kendi kültürel birikimi, duygusal durumu ve estetik duyarlılığıyla birleştirerek her seferinde yeni bir anlam üretir. Bu anlam üretimi, sanatçının niyetini geçersiz kılmaz; aksine tamamlar ve genişletir.

Türk izleyici Ateş’in tuvallerinde Anadolu’nun geometrik mirasını görebilir; Batılı izleyici Mondrian ve Rothko’nun izlerini okuyabilir; Asyalı izleyici İslam sanatının kristal düzenini tanıyabilir ve hiçbir sanat tarihi bilgisi olmayan biri yalnızca renk ve biçimin yarattığı duygusal deneyime teslim olabilir. Bu çoğul izleyici gerçekliği, Ateş’in yapıtlarının neden büyük sanat kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğinin en güçlü kanıtıdır.

Zaman İçinde Değişen Anlam: Tarihsel Yeniden Yorumun Dinamikleri

Sanat tarihinde bir yapıtın anlamı, üretildiği dönemden farklı dönemlerde nasıl alımladığına bakıldığında çoğunlukla dramatik bir dönüşüm gösterir. Van Gogh, hayatında tanınmamış; ölümünün ardından deha ilan edilmiştir. El Greco, yüzyıllarca kötü resim yapan biri olarak değerlendirilmiş; Ekspresyonizm ’in keşfiyle birlikte öncü bir dahi olarak yeniden okunmuştur. Bu tarihsel yeniden okuma dinamiği, Ateş’in yapıtları için de geçerlidir.

1980’lerde Türkiye’nin sanat ortamında üretilen bu yapıtlar, dönemin kısıtlı alım kapasitesiyle karşılaşmıştır. Ancak bugün, Türk soyut sanatının uluslararası görünürlüğünün arttığı, Doğu–Batı sanat sentezine duyulan ilginin yoğunlaştığı ve geometrik soyutun yeniden moda olan bir estetik dil haline geldiği bir bağlamda değerlendirildiğinde; bu yapıtlar çok daha geniş ve çok daha anlam yüklü bir tarihin parçası olarak okunmaktadır.

Gelecekte bu yeniden okuma nasıl gelişecektir? Dijital sanatın geometrik diliyle Ateş’in geometrisi arasındaki ilişki, yeni nesil izleyiciler tarafından nasıl kurulacaktır? Yapay zekanın sanat üretimine katkısı tartışılırken, insanın sezgisel geometrik bilgeliğinin en özgün örneklerinden biri olarak Ateş’in yapıtları nasıl konumlanacaktır? Bu sorular henüz yanıt beklemektedir; ama her büyük sanatçının yapıtları gibi Ateş’in tuvalleri de bu soruları karşılamaya hazır bir anlam rezervi barındırmaktadır.

“Renk raporları, birer karyatit gibi tuvali boydan boya taşıma görevi içinde hayali sütunlar olarak dikilir. Bu sütunlar, zamanın üzerinden geçmesiyle çökmez; tersine her geçen on yılda daha sağlam, daha anlamlı, daha gerekli görünür.”

Büyük Ressamın Tanımı: Ne Yapar ki Büyük Sanat?

Büyük sanat, döneminin ötesine geçer. Üretildiği anın dilini konuşur ama yalnızca o anda anlaşılmakla yetinmez; başka zamanlara, başka dillere de çevrilebilir. Mondrian’ın ızgaraları 1920’lerin De Stijl manifestosundan çok daha fazlasıdır; Rothko’nun renk alanları 1950’lerin New York duygusundan çok daha derin şeyler taşır. Büyüklük, dönemselliği aşma kapasitesidir.

İsmail Ateş’in bu kapasiteye sahip olduğunun en güçlü kanıtı, tutarlılığıdır. Kırk yılı aşan bir kariyer boyunca aynı geometrik dili, aynı renk üçlüsünü, aynı yüzey estetiğini sadakatle sürdürmüştür. Bu sadakat, yaratıcı bir kısıtlılığın değil; derin bir inancın ürünüdür. Sanatçı, bulduğu dilin gerçekten söylemek istediği şeyi söylediğine, keşfettiği formların gerçekten barındırması gereken anlamı barındırdığına inanmaktadır. Ve bu inanç, yapıtlarına dönemler üstü bir güç vermektedir.

Büyük sanatçının bir diğer belirleyici özelliği, miras bırakma kapasitesidir: Hem gelecek sanatçılara bir dil, hem izleyicilere bir deneyim hem de eleştirmenlere bir soru bırakmak. Ateş’in geometrik soyutu, Türk soyut sanatı içinde bu üç mirası birden bırakmaktadır. Gelecek nesil Türk soyut ressamları onunla diyalog kurmak zorunda kalacaktır; izleyiciler onun tuvallerinde hâlâ yeni şeyler keşfedecektir ve eleştirmenler onun sanatının tam olarak nerede durduğunu tartışmaya devam edecektir.

Soyutun Yeniden Doğuşu: 21. Yüzyılda Ateş’i Okumak

21. yüzyılın ilk çeyreği, soyut sanat için paradoksal bir dönemdir. Bir yanda dijital görüntülerin ve algoritmik estetiğin egemenliği; öte yanda elle yapılmış, yavaş ve düşünceli sanatsal pratiğe duyulan özlem. Bu paradoks içinde İsmail Ateş’in yapıtları hem çok güncel hem de zamana dirençli bir konumda durmaktadır.

Geometrik soyut, dijital tasarım estetiğiyle yüzeysel bir benzerlik taşıdığı için 21. yüzyıl izleyicisine tanıdık gelir. Piksel mimarisi, kullanıcı arayüzü tasarımı ve veri görselleştirme; hepsi geometrik bir dil konuşur. Bu tanışıklık, Ateş’in tuvallerine ilk adımı kolaylaştırır. Ancak o ilk adımın ardından izleyici, dijital geometrinin hiçbir zaman sunamayacağı bir şeyle karşılaşır: İnsan eliyle, insan aklıyla ve insan ruhunun tüm karmaşıklığıyla üretilmiş, mükemmel ama asla steril olmayan bir biçim düzeni.

Bu karşılaşma, Ateş’in yapıtlarının 21. yüzyıldaki yeniden yorumunun çekirdeğini oluşturur. Dijital çağın izleyicisi, bu tuvallerde hem kendi görsel dilini hem de o dilin kayıp olduğunu düşündüğü sıcaklığını, derinliğini ve insaniliğini bulur. Teknolojinin geometrisi hesaplar; Ateş’in geometrisi hisseder. Bu fark, büyük sanatın dijital dönemde de neden vazgeçilemez olduğunu açıklar.

“Sonsuz olan onun tuvalde sonlu olarak görünmekte; oysa o sonsuzluğa yeni bilgiler yollamakta, kırmızı, mavi, sarı manifestolar vermektedir. 21. yüzyılın izleyicisi bu manifestoları kendi dilinde okur; ama mesaj aynı mesajdır.”

Sanatçı ve Eser Arasındaki Mesafe: Yapıtın Bağımsız Yaşamı

Sanatçı ve Eser Arasındaki Mesafe: Yapıtın Bağımsız Yaşamı

Her tamamlanmış yapıt, bir noktada sanatçıdan bağımsızlaşır ve kendi yaşamını sürdürmeye başlar. Bu bağımsızlaşma, sanatçının niyetinin önemsizleşmesi anlamına gelmez; ama o niyetin tek anlam kaynağı olmaktan çıkması anlamına gelir. Ateş’in her tuvali, sanatçının atölyesinden ayrıldığı andan itibaren yeni yorumculara, yeni bağlamlara ve yeni anlamlara açık hale gelir.

Bu bağımsız yaşamın en ilginç boyutu, yapıtların birbirleriyle ve sanat tarihiyle kurdukları diyalogdur. Ateş’in 1981 tarihli ‘Korku’su, bugün hem sanatçının öznel bir kaygısını hem de Türk soyut sanatının o dönemdeki genel atmosferini hem de evrensel bir varoluşsal duyguyu taşımaktadır. Bu üç katman, yapıtın üretildiği anda bir arada yoktu; zamanla, yorumlarla ve diyaloglarla birikmişlerdir. Büyük sanat, bu birikim kapasitesiyle büyüktür.

Ateş’in yapıtlarının bağımsız yaşamı, aynı zamanda onun sanatçı kimliğini de yeniden şekillendirir. Sanatçı, yarattığı yapıtların yarattığı büyük ressamdır; kısmen. O yapıtlar ne kadar çok okunursa ne kadar çok yorumlanırsa, sanatçının kimliği de o kadar çok katmanlı hale gelir. Ateş’in ‘büyük ressam’ unvanı, yalnızca kendi üretimiyle değil; o üretimi okuyan gözlerin, yorumlayan dimağların ve bu yorumları aktaran kalemler koleksiyonuyla da inşa edilmektedir.

Yeniden Yorumun Sonsuz Ufku

İsmail Ateş’in soyut resimleri, tamamlanmış değil sürekli açılan yapıtlardır. Her yeni izleyici, her yeni dönem ve her yeni kültürel bağlam, bu yapıtlara yeni bir anlam katmanı ekler. Bu süreç, sanatçının niyetini değiştirmez; ama o niyetin yarattığı eserin yaşam alanını genişletir. Genişleyen bu yaşam alanı, büyük sanatın en kesin tanımıdır.

Soyut resmin yeniden yorumlanışı, hiçbir zaman tek yönlü bir süreç değildir. Eleştirmenler Ateş’i yorumlarken aynı zamanda kendi dönemlerini, kendi kaygılarını ve kendi sanat anlayışlarını da açığa çıkarırlar. İzleyiciler onun tuvalleri önünde dururken aynı zamanda kendi iç dünyalarıyla da yüzleşirler. Bu karşılıklı açılım, soyut sanatın en büyük armağanıdır ve Ateş’in yapıtları bu armağanı en cömert biçimde sunan örnekler arasındadır.

Sonuçta büyük ressam İsmail Ateş’in soyut tuvalleri, tarihsel bir doküman olduğu kadar yaşayan bir varoluştur. Geçmişi taşır, şimdiyi konuşur, geleceğe soru sorar. Geometrik formları evrensel, renkleri kozmik, yüzey estetiği kadim ve yeniden yorum kapasitesi sonsuz olan bu yapıtlar; Türk sanat tarihinin uluslararası arenada en güçlü seslerinden birini oluşturmaktadır. Ve o ses, her geçen yıl biraz daha yüksek, biraz daha net ve biraz daha evrensel bir rezonansla çınlamaktadır.


©mümkün dergi

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Yuka Ajans Yay. ve Org. Tic. Ltd. Şti.’ye aittir. Köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmesi ve/veya habere aktif link verilmesi halinde dahi kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.

Uğur Batı
Prof.Dr.Uğur Batı, aralarında çok satanlar da olan 25 kitabın yazarıdır. Dünyaca ünlü Harvard Business Review, Bloomberg Businessweek , GQ, Esquire, The Independent, BrandMap dergilerinde uzun yıllardır köşe yazarlığı yapmaktadır. En çok tıklananlardan Milliyet.com.tr portalı köşe yazarlığı da yapmıştır. Onedio Küratörlerinden ve Onedio Yazio Projesinde köşe yazarlığı da yapan Uğur Batı, daha önceki yıllarda ise Grafik Tasarım Dergisi , Brand Age dergisinde ve Gennaration adlı gazetede uzun süreli köşe yazarlığı yapmıştır. Alanında öncü Global Savunma Dergisi yazarlığı ve yayın kurulu üyeliği de yapmıştır. Uğur Batı ayrıca daha önce kültür, sanat, edebiyat dergisi Trip ’te köşe yazarlığı, yine Mikrop Dergisinde köşe yazarlığı yapmış, mevcut durumda da Kafasına Göre dergisinde yazmaktadır. Dünyanın ilk nöropolitik kitabı ile New York Times, Independent , The Times gibi uluslararası gazetelerde, Hürriyet, Milliyet, Sabah, Star Gazetesi ve Türkiye’deki günlük ulusal gazetelerde, GQ, Alem, BrandMap, Brand Age, Harvard Business Review gibi dergilerde pek çok röportaj gerçekleştirmiş olan Uğur Batı, ikna, iletişim bilimleri, reklam, marka, deneyimsel pazarlama, nöropazarlama, davranış bilimleri, toplumsal sinirbilim ve kararbilimi, dil ve iletişim gibi alanında Türkiye’de saha, akademik ve laboratuvar çalışmaları yapan en önde gelen akademisyen konumunda. Toplamda 19 kitabı bulunan Batı’nın kitapları 60 üzerinde üniversitede ders kitabı olarak okutulmaktadır. Kitapları Alfa, Everest Yayınları, Media Cat, Doğan Kitap, Destek Yayınları ve Kara Karga gibi Türkiye’nin en önde gelen yayınevlerinden çıkmıştır. Kitaplarından bazıları şunlardır: Reklamın Dili, Marka Yönetimi, Enneagram İle Kişilik Analizi, Kendine İyi Bak, Dijital Oyunlar, Tüketici Davranışları, Marka Tasarımı ve İletişimi Uygulamaları (Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Tek Yazarlı Ders Kitabı), Markethink ya da Farkethink Ben Bilmem Beynim Bilir, Sinaps, Kusursuz Kararlar Vermek. Prof.Dr. Uğur Batı’nın kurgu alanındaki kitapları şunlardır: Azraa-eel Menkıbeleri adlı romanı, Aşkın Karanlık Yüzü, Karanlık Yılbaşı Hikâyeleri ve Anadolu Korku Öyküleri III. Ulusal ve uluslarası dergilerde bilimsel yüz kadar makalesi olan Batı’nın SSCI, AH&CI ve alan endeksli pek çok makalesi bulunmaktadır.
Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.